Simone de Beauvoir’ın “Mandarinler” Romanından…

Beauvoir özel hayatları ifşa ediyor.

Beauvoir’ın 1954 tarihli “Mandarinler” romanında Albert Camus var, Andre Malraux, Boris Vian da, Sartre da… Hatta Sartre’ın genç sevgilileri ve Simone de Beauvoir’ın aşkları da…

Feminizm tarihi için önemli bir durak Simone de Beauvoir. Keza Fransız solu için de. Yalnızca 2. Dünya Savaşı sonrası Avrupası için değil, ‘68 denilince de akla gelen üç-beş isimden biri. Goncourt ödüllü “Mandarinler” ise, 1954’te ilk yayımlandığında epeyce gürültü kopartmış romanı. Romanda yok yok. Albert Camus var, Andre Malraux var, Boris Vian var, Sartre var. Sartre’ın genç sevgilileri var. Tabii, Simone de Beauvoir’ın aşkları da var.

Aslında Portekiz kökenli bir sözcük mandarin. Çin dilinde bir lehçeyi imliyor. Mandarin Çincesi, bugün, İngilizceden sonra en çok kullanılan ikinci dil. Neredeyse, yaklaşık bir milyar insan tarafından konuşuluyor.
Bu arada, Çin satrancı Siyançi’de, vezirin iki yanında duran bekçi taşlara da mandarin deniyor. Eski Çin’de ise ulema takımına mandarin derlermiş. Okumuş yazmış kesime yani.
Eh, bu anlamda “Mandarinler” adı cuk oturuyor Simone de Beauvoir’ın 1954’te yayımlanan, neredeyse bütün Fransız entelijansiyasını anlatan ve de sarsan romanına. Tabii, bugünün olay kitabı değil artık “Mandarinler”. Yani ne sansasyonel ne de güncel.

Aşk ve özgürlüğü tartışıyor

Peki, bu durumda bu romanı bugün de okunur kılan nedir? Doğrusu, bunun cevabını herkes kendi adına verebilir. Genelde 2. Dünya Savaşı sonrası Avrupasına, özelde de başta Fransız olmak üzere dünya soluna ilgi duyuyorsanız, (özellikle de Soğuk Savaş yıllarını merak ediyorsanız) kitap kuşkusuz ilginizi çekecektir.
Ama şu da var: Doğruya doğru, “Mandarinler,” her ne kadar vakt-i zamanında, Fransa’nın en büyük edebiyat ödüllerinden biri olan Goncourt Ödülü’nü kazanmış olsa da, edebiyat okuruysanız eğer, size ne Albert Camus’nün varoluşcu tadını verebilir ne de Boris Vian’ın sıra dışı coşkusunu.
Yalnız, bu demek değil ki Simone de Beauvoir’ın romanı okuruna hiçbir edebiyat lezzeti sunmuyor. Yok böyle bir şey.
Kaldı ki, roman sadece ve sadece solu ya da entelektüellerini anlatmıyor. Beauvoir, bugün de geçerli olan (aynı şekilde yarın da geçerli olacak) aşk ve özgürlük sorunsalını aktarıyor, tartışıyor.

Camus hoşlanmamıştı

Şunu belirtmekte de fayda var: İkili bölümler halinde ilerliyor roman. 3. tekil şahısla ilerleyen bölümlerde ana eksende, Albert Camus olarak değerlendirilen Henri Perron var. 1. tekil şahısla ilerleyen bölümlerde ise anlatıcı bir kadın psikiyatr; Anne.
Anne, Nadine’nin annesi, Fransız direnişinin ve solunun önemli isimlerinden Robert Dubreuilh’ün karısı. Robert Dubreuilh ve karısı Anne kim diyorsanız, onlar Sartre ve Simone de Beauvoir olarak okunmuş.
Bu arada şunun altını çizelim: Beauvoir, romanını Amerikalı sevgilisi Nelson Algren’e ithaf etmiş. Gelgelelim, Camus gibi Algren de hoşlanmamış romandan; hatta özel hayatını açık etmekle suçlamış,  öfke kusmuş zamanında. Hatta diyebiliriz ki, bu yüzden ilişkileri bitmiş.
Uzun sözün kısası: İster gerçek kimlikleriyle karakterleri okuyun, isterse de kurgusal karakterler olarak. 750 sayfayı aşkın roman, okuruna bir yanıyla hem yazınsal hem siyasal tarih anlamında güçlü bir nostaljik tat vaat ediyor.


Beauvoir’ın hayatının aşkı Algren

Kabul etmek gerekir ki; Sartre, Simone de Beauvoir’ın hayatının arkadaşıysa, Nelson Algren de hayatının aşkıydı. ‘Kurbağa-prof’a karşı yakışıklı kırılgan prens! Zaman, yazar ve müzisyen Nelson Algren ile Simone de Beauvoir aşkını banalleştirir mi bilinmez elbette. Ama şu bir gerçek ki romandaki Anne, genç Chicagolu Lewis Brogan’da bulduğu tenselliği, tutkuyu saklamaz. Tıpkı gerçek hayattaki Simone de Beauvoir’ın Nelson Algren’e kadar hiç orgazm olmadığını (Beuavoir’la Nelson Algren, 1947’de tanışmışlar bu arada) itiraf etmesi gibi.  Algren’e, ilişkileri sürdüğü sürece 300 mektup gönderir Beauvoir. “Mandarinler” romanı, iki aşığı ayırır.
14 Nisan 1986’da, parmağından hiç çıkarmadığı, Algren’in hediye ettiği yüzüğüyle ölür Beauvoir. Algren’e gelince, o 9 Mayıs 1981’de Long Island’da kalp krizi geçirerek yaşamını kaybeder.

Varoluşçuluğun kitabını yazan adamla bir ömür geçirdi

Simone de Beavoir Paris Edebiyat Fakültesi’nde tanıştı Jean Paul Sartre’la. Konuşur konuşmaz ondan etkilendi. O kadar çok etkilendi ki, sonradan bir yapıtında bunu “Yaşamımda ilk kez, kendimi zeka ve birikim yönünden eksik buldum” diyerek anlatır.
1929’da felsefe agregasyonunu, Sartre’ın ardından ikincilikle kazanır Beauvoir. Sartre’ın Eylül 1939’da askere alınması, 1940’ta Almanlara esir düşmesi, ancak Mart 1941’de geri dönebilmesi ilişkilerinin önemli duraklarındandır.

Sevgililerini paylaştılar

Sartre, varoluşçuluğun kitabını yazan bu çirkin adam, Beauvoir için bir türlü kopmadığı, kopamadığı bir hayat arkadaşı olur yaşadığı sürece.
Birbirleriyle zaman zaman sevgililerini paylaşsalar da, ta ki sağlık sorunları ortaya çıkıncaya dek aynı evi paylaşmazlar. Bir yandan da asla birbirlerinden ilişkilerini saklamadılar. Tam tersine, açık ilişki, ilişkilerinin sihirli sözcüğü olur.
Özgürlük ve kadın hareketleri, Beauvoir’ın yaşamının anlamı olurken, yapıtları birbirini izler.
5 Nisan 1980’de ölen Sartre’ın ardından bir 6 yıl daha yaşar Simone de Beauvoir. Bugün, Beauvoir ve Sartre yan yana gömülüler.

(Serpil Gülgün -Milliyet 2009)

 

Bu kitaba kitapdevrimi.com’dan ulaşabilirsiniz:
http://kitapdevrimi.com/urun/mandarinler-simone-de-beauvoir/

 

 

 

 

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR