BADIOU’nun hakikat estetiği: ”Emperyalizm”e ve ”demokrasi”ye karşı – Mehmet Ulusoy yazdı…

Geçtiğimiz yıllarda İletişim Yayınları‘nın “SanatHayat” dizisinden çıkan Sanat Manifestoları başlıklı kitabı okurken, çoğu modernist içerikli ve postmodernizme yöneliş içinde olan manifestoların en sonunda yer alan bir metin diğerlerinden içerik olarak farklı olduğunu gördüm ve ilgimi çekti. Metin, özellikle küreselleşmeye ve postmodernizme radikal eleştiriler getiriyordu; ve postmodernizmin özne-birey merkezliliğine karşı hakikat/gerçek merkezli bir sanat anlayışını dile getiriyordu. Bu, geçen yazımda etik üzerine kitabından söz ettiğim Alain Badiou‘nın “Çağdaş sanat üzerine 15 tez” içerikli manifestosuydu.

Özellikle Batı 68’inin yenilgisinden sonra, 1970’lerde, başta Fransa olmak üzere, Avrupa’da (ve ABD’de) Marksizmden neredeyse kitlesel düzeyde bir aydın kopuşu yaşandı. Kopanları çoğu, “insan/özne varsa gerçeklik vardır” anlayışını savunan, akıldışılığın ve öznelciliğin, birey merkezliliğin çeşitli versiyonlarını oluşturan düşünsel, estetik kuramlar geliştirseler de, hepsi de postmodernizm çatısı altında buluştular. Bu çöküntü ve soysuzlaşma akımına direnen sayılı düşünürlerden biri de Alain Badiou idi. Felsefi idealizmin büyük ideolojik yıkımından ve kuşatmasından o da etkilenmekle birlikte sistem karşıtı Marksist, devrimci özünü korudu.

Batı’daki bu baskın akıl dışı akıma karşı Badiou, estetikle ilgili felsefi düşüncelerini Başka Bir Estetik adlı kitabında etraflı olarak ele alıyor. Söz konusu kitapta küreselci-postmodern estetiğe, daha doğrusu karşı-estetiğe bir seçenek olarak “yeni bir estetik” kuramını geliştirirken bugüne kadarki estetik alanında egemen olan üç farklı anlayışı ya da modeli (kitapta “şema” olarak çevrilmiş) inceliyor. Bunlar; Aristotales‘in kurucusu olduğu, insanın ruhsal arınmasını, yücelmesini, yetkinleşmesini (katharsisi) amaçlayan klasik estetik model; özellikle Aydınlanma döneminde öne çıkan ve insanın eğitimini ve bu yoldan gelişip mükemmelleşmesini odağına alan didaktik estetik model ve 19. yüzyılda başlayan ve sanatçı-bireyin yaratıcı hayal ya da düş gücüne vurgu yapan Romantik estetik model olarak tanımlanıyor.(1)

Söz konusu estetik modellerin yirminci yüzyılda “doyuma ulaştıkları”nı ifade ediyor Badiou. Evrensellik ve gerçeklik ufku büyük ölçüde bulanan Batı merkezli bakış açısının sınırlılıklarını ve metafizik açmazlarını taşıyan tez, yine de gerçekliğin bir yanını oldukça doğruya yakın yansıtmakta. Örneğin “doyuma ulaştıkları” saptaması metafizik bakışın bir yansıması, çünkü Batı uygarlığının çürümekte ve çökmekte olduğu gerçeğini yeterince yansıtmıyor. Ama yine de mevcut düşünsel, estetik birikimiyle ve toplumsal dinamikleriyle Batı’nın tıkandığını, yeni bir şey üretemediğini ortaya koymaktadır. Diğer yandan, gündeme getirdiği “başka bir estetik seçenek” ise, içinde bulunduğu idealist-öznelci düşünsel koşulların izlerini, hatta daha önemlisi çoraklaşmış Batı’nın içinden yeni bir estetik atılımın umutsuz hayalini taşıyor olsa da, yine de devrimci bir özü içermektedir.

Manifesto’ya geçmeden önce, kitaptaki tezlerin daha iyi anlaşılması açısından “başka bir estetik”le ilgili düşünceleri biraz açmakta yarar var. Özetle şunları söylüyor Badiou:
Yeni bir estetik, belli bir tez etrafındaki bir dizi çeşitlemeden ibarettir. Tezi şöyle ifade edebiliriz: Bir doymuşluk ve bir kapanım durumu (abç -mu) olduğu göz önüne alınırsa, yeni bir şema, yani felsefe ile sanat arasında bir dördüncü düğümlenme tarzı önermeye çalışmak gerekir.

“(…) Miras alınmış üç şemada -didaktik, romantik, klasik- ortak olan ve bugün kurtulmamız gereken neler var? Sanıyorum ki üç şemada da ‘ortak’ olan şey sanat ve hakikat ilişkisi (abç -mu) ile ilgilidir. Bu ilişkinin kategorileri içkinlik ve tekilliktir (abç -mu). ‘İçkinlik’ şu soruya gönderecektir: Hakikat, yapıtların sanatsal etkisine gerçekten içsel midir? Yoksa, sanat yapıtı dışsal bir hakikatin hepi topu aracı mıdır? ‘Tekillik’ ise başka bir soruya gönderecektir: Sanatın tanıklık ettiği hakikat mutlak anlamda sanata has mıdır? Yoksa, eser üreten düşüncenin başka söylem türlerinde de dolaşıma girebilir mi?” (s.19)

Yüksek felsefi yoğunluktaki bu tezi daha anlaşılır kılmaya çalışalım. Badiou’ya göre, miras alınan estetik modellerde sanatsal yapıtların hakikatle ilişkisi hem içkin, yani hakikat yapıtın içeriğinde erimiş, özümlenmiş, içselleşmiş, hem de tekil, yani benzersiz, özgün olamamaktadır. Bu durumda bir sentez önermektedir yazar. Bu sentez, “Sanat, bizzat bir hakikat usulüdür”de ifadesini buluyor. Daha Türkçesi, “Hakikat usulü”, hakikatin ifade ediliş, dışavurum biçimi ya da yoludur. Hakikatin diğer bir temel ortaya konuş biçimi, yöntemi de bilimdir; yazar buna siyaset ve aşkı da ekler. Ayrıca, sanat bir düşünmedir ya da düşünümdür, bu düşünmenin ürünü olan yapıtlar “gerçek”, nesnel, somut şeylerdir. Bu düşünmenin etkinleştirdiği, somutlaştırdığı, ete-kemiğe büründürdüğü hakikatler başka hakikatlere -ister bilimsel, ister siyasal, ister aşka ilişkin hakikatler olsun- indirgenemez. Peki, sanatın eğitsel işlevi ne olacaktır? Yanıt çok nettir: ‘Sanatın eğitici olmasının çok basit bir nedeni vardır, o da hakikatler üretiyor olmasıdır.’

Şimdi Badiou’nun Manifesto’daki tezlerine geçebiliriz. Manifesto’yu, her şeyden önce, Badiou’nun estetik ve sanatla ilgili tezlerinin daha süzülmüş, yoğunlaştırılmış ve özellikle de “küreselleşme ve postmodern çağ”a karşı evrensel insani idealleri yücelten toplumcu bir tavırla daha da keskinleştirilmiş hali olarak okumak gerekir. Burada metnin bütün maddelerini tek tek ele almak mümkün değil, ayrıca gereksiz de. Ancak onun ruhunu verebilmek açısında bazı maddeler üzerinde durmakla yetineceğiz.

İlk madde, ABD merkezli gerici modernist-postmodernist sanat anlayışının, pornolaşan cinselliği ve her türlü sapkınlaşan cinsel ilişkiyi, “insan bedeninin sınırsız keşfini” kutsayan alçalışını ve bayağılaşmasını son derece özlü ve yüksek bir kavrayışla yansıtmaktadır: “Sanat, sonsuzun, beden ile cinselliğin sonlu sefilliğine ulvi zülulu (yüce alçalışı!) değildir. Sanat, tersine, maddi bir çıkarma işleminin sonlu araçlarıyla sonsuz bir öznellik dizisinin üretilmesidir. Bugün çelişki, yeni formlara duyulan arzunun sonsuzluğu ile, bedenin, cinselliğin vs sonluluğu arasındadır. Yeni sanat, bu çelişkinin terimlerini değiştirmelidir; sonsuzluk tarafına yeni bir içerik, yeni bir ışık, dünyaya yeni bir bakış koymalı; sonluluk tarafına ise araçların ve vecizleştirmenin kesinliğini koymalıdır…” (2)

“Bedenin, cinselliğin vs sonluluğuna” karşı “yeni formlara duyulan arzunun sonsuzluğu…” vurgusuna, “vs”nin yerine geçmişi ve geleceği yok sayan aptallaştırılmış tüketici bireyin günübirlik amaçsız, anlamsız, önüne gelen her şeyi tüketmeye odaklanmış sıradan yaşam “arzu”sunu da eklersek, burada, postmodern kültür ve sanata köklü bir meydan okuma olduğu açıkça görürüz. “Sonsuzluk” kavramıyla da, kuşkusuz, modern çağın “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” ideallerinin gelecekteki sonsuz çeşitliliği, özgünlüğü, zenginliği içeren açılımları… Toplumların ve insanlığın özgürleşmesinin, gerçek anlamda maddi-manevi eşit hak ve olanaklara kavuşmasının, gelişip yetkinleşmesinin ve yeteneklerini geliştirmesinin sınırsız yenilik ve değişim süreci, özlemi ve enerjisi anlatılmaktadır. Özetle Badiou, küreselci kapitalist efendilerin insanı sürüleştirmesine ve “bir solucan gibi” günübirlik, sıradan, ot gibi bir yaşama hapsetmesine isyan etmektedir.

Badiou, “yeni bir estetik” ve dolayısıyla yeni bir insan, yeni bir toplum derken, küreselci emperyalist sistemin sahte “yenilik”çi, değişim”ci tuzağına da düşmüyor: “Yenilik saplantısı” diyor “kapitalizme karşı eleştirel bir tavır değildir, çünkü kapitalizmin kendisi yenilik saplantısı ve formlarının sürekli yenilenmesidir.” Böylece “Biçimsel yenilik, zulüm, ölüm, beden ve cinsellik saplantısı olmayan bir sanatsal yaratımın peşine düşmeliyiz” (s. 356-357) derken, aslında kapitalizmin “moda”lar yaratarak kendini yenileme ihtiyacının hizmetinde bir yanılsamaya teslim olmadan, köklü toplumsal ve kültürel bir yeniliğin peşinde olduğunu ima ediyor.

Paranın ve siyasi iktidarın evrenselliğine karşı sanatın evrensel sorunu ne olmalıdır, sanatsal yaratının işlevi nedir? “Bugün sanatsal yaratı yeni bir evrensellik önermelidir; sadece ben’i veya cemaati ifade etmemeli, insanlığa yeni tür bir evrensellik sunmalıdır. Ben buna hakikat diyorum” (s. 357). Evrenselliğe vurgu yaparken Badiou, bir çok Batılı aydının düştüğü hataya düşmüyor. “Paranın ve iktidarın evrenselliği” burada, mafyalaşmış emperyalist tekellerin dayattığı, ulusların etnik kültürlere, din ve mezheplere, cemmatlere/tarikatlere bölündüğü küreselci bir evrenselliği anlamına geliyor. Badiou ise, tam da böyle bir evrenselliğe karşı yeni bir evrensellik öneriyor.

Batı’nın gerçekliğinden bakıldığında Badiou’nun düşünceleri sanki bir kara deliğin çekim alanında ona -biraz da çaresiz- direnen bir aydının çığlığıdır. Öyle ki, Batı’daki bu son direniş çığlıkları, sürecin doğası gereği kesiklidir, yarımdır: “Yeni bir yaşam olanağı, yeni bir dünya olanağı… Küreselleşme, yeni bir olanak yaratmanın imkansız olduğu inancını pekiştiriyor. Komünüzmin sonu, devrimci siyasetin sonu, tüm bunların hakim yorumu şu: Yeni bir olanak yaratmak imkansızdır. Burada bir olanağı hayata geçirmekten bahsetmiyoruz, yeni bir olanak yaratmaktan sözediyoruz” (s. 360).

Yeni bir olanak nedir? Bu olanak hiç kuşkusuz özgürlüğün “emperyal” ve “demokratik” tanımının dışındadır, “ötesinde”dir. Yani emperyalist sistemin ve liberal Batı demokrasisinin sahte “özgürlük” ve “demokrasi” alanı içinde “yeni bir sanat” geliştirme olanağı yoktur. Badiou, Manifestosunun sonunda, liberal özgürlükçü Batı demokrasisi içinde sanatla insanlık arasında doğru bir bağlantı kurma olanağının var olmadığını bütün açıklığıyla ortaya koyuyor: “Bugün karşı karşıya olduğumuz en önemli sorun, sanat ile insanlık arasındaki bağıntıdır. Daha doğrusu sanatsal yaratım ile özgürlük arasındaki bağıntı. (…) Bugün özgürlüğün emperyal bir tanımı vardır, bu da bildiğimiz demokratik tanımdır. (…) Benim düşünceme göre sanatsal yaratım, özgürlüğün demokratik tanımının ötesinde yeni bir özgürlük tanımını yaratmaktır” (s.361). Evet, yeni bir özgürlük, Batı’da olmayan değerler üzerine kurulan eşitlikçi ve paylaşmacı yeni bir dünya demektir; başka bir seçenek var mı, yok!

Sonuç olarak Badiou’nun bütün soyutlama ve genellemelerinin işaret ettiği şey, yeni bir sanat, yeni bir insan ve yeni bir uygarlık kapısını açacak anahtarın bugünkü Batı sistemi içinde olmadığı gerçeğidir. Batılı aydın ve sanatçı bunları Batı’da kaybetti, ama araması geren yer Batı’nın dışındadır. Tıpkı Nasrettin Hoca‘nın fıkrasında olduğu gibi; Hoca akıllıdır ve gerçekçidir; anahtarı ahırda yitiriyor, ama onu karanlık ahırda aramıyor, dışarıda, aydınlıkta arıyor! Çünkü karanlıkta bulma şansı hiç yoktur, aydınlıkta vardır.

Ve Badiou, derin devrimci isyanı ve öfkesiyle, çürüyen ve insanlığı zehirleyen ortaçağlaşmış Batı uygarlığının kabuğuna, balyozu elinde içeriden ağır darbeler indiriyor. O da, biz de biliyoruz ki bu darbeler kapitalizmi yıkmaya ve yeni bir toplum kurmaya yetmemektedir, yetmeyecektir. Yapılması gereken tek şey, Badiou’ların balyoz darbelerini, dışarıdaki, Ezilen ve Gelişen dünyadaki milyonlarca darbeyle birleştirmekten ibarettir.

Mehmet Ulusoy

Dipnotlar

(1) Alain Badiou, Başka Bir Estetik, Metis Yayınları, ikinci baskı, İstanbul, 2013.
(2) Alain Badiou, “Çağdaş Sanat Üzerine On beş Tez”, Sanat Manifestoları Avangart Sanat ve Direniş, derleyen ve sunan Ali Artun, İletişim Yayınları, İstanbul, 2010, s. 256.

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Facebook Comments