BALIKAŞIRAN – Özlem Kalkan Erenus yazdı…

Uranos‘un ak köpükten olma kızıyım ben: ‘Aphrodite.’ Güzelliği, aşkı ve arzuyu fısıldarım binlerce yıldır ölümlü kulaklara. Praxiteles bembeyaz mermerden yontarken bedenimi, ısıtıverdim buz gibi taşı eşsiz kıvrımlarımla. Knidoslular yarımadanın en güzel terasına yerleştirdiler sessiz suretimi. Akdeniz‘in ılık rüzgârı, Ege‘nin serin meltemine karıştı bacaklarımın arasında. Mermerden olmasaydı eğer, göğsümün ta içine çekmek isterdim badem kokulu bu nefis esintiyi ve eğer kaybolmasaydım, anlatırdım taştan sessizliğimle bugün bile, Datça‘nın güzelliğini: ‘Datça, Balıkaşıran’da başlar…’

Balıkaşıran, Datça Yarımadası‘nın en dar yeri. Sekiz yüz metreye kadar daralan kıstağın bir yanı Ege, diğer yanı Akdeniz. Coğrafi tanımlamalara göre; yarımadanın iki denizi birbirinden ayırdığı kabul edilse de, bu uzun ince yolu her iki denizin birbiriyle kucaklaştığı bir buluşma noktası olarak hayal etmek daha güzel sanki…

Yarımadanın bu en dar yerinden geçenler, artık Datçalı sayılır, uzun ve sağlıklı bir ömür sürermiş. Ege ve Akdeniz kıyıları Balıkaşıran’da birbirine öyle yaklaşırmış ki, bir denizden sıçrayan balıklar karayı aşıp, öbür denize atlarmış. Balıkların bir denizden diğerine uçtuğunu söyleyenler de yok değilmiş. Datçalı balıkçıların deyişiyle; bir kıyıdan tutulan balıklar, kısa bir yürüyüşle diğer taraftaki kıyıdan denize bırakıldığında yaşamaya devam edermiş. Yöre halkı tarafından Kayıkaşıran olarak da anılan bölgede, nedense bir kıyının balığı diğerinden daha çok, daha bereketli olurmuş. Balıkçılar da yarımadayı bin bir zahmetle denizden dolaşmak yerine, kıstağın bu en dar yerinde sandallarını sırtlayarak diğer kıyıya taşırlar ve avın sonunda balıkla dolan sandallarını tekrar sırtlayarak geldikleri kıyıya geri dönerlermiş.

Her yıl mayıs ayının ilk pazar günü yapılan Akdeniz’den Ege’ye Dostluk ve Barış Yürüyüşü‘nde, Akdeniz kıyısındaki Kumluk plajından toprak testilere doldurulan suların, Ege kıyısında yer alan Gereme koyuna dökülmesiyle düzenlenen şenlikler, antik dönemin bu eşsiz kıyılardaki yankısını günümüze taşıyor adeta.

Tarihçilerin babası Herodot‘a göre; Pers ordularının istilasını önlemek isteyen Knidoslular, Balıkaşıran’ı kazarak, yarımadayı adaya dönüştürmeye karar verirler. Ancak hiçbir iş göründüğü kadar kolay değildir şüphesiz. Knidoslular kayaları parçalamak için uğraştıkça, savrulan keskin taşlar ellerini parçalar, yüzlerini, gözlerini yaralar. Kazıda çalıştırılan kölelerin boğuştuğu salgın hastalıklara bölgedeki şiddetli depremlerin yarattığı hasarlar da eklenince, Knidoslular derin bir hayal kırıklığına uğrar. Delphoi Tapınağı‘nın kahinlerine danışmaktan başka bir çözüm kalmaz. “Tanrılar eğer isteseydi, burayı zaten ada olarak yaratırdı” diyen kahinlerin sözünü dinleyen Knidos halkı, tanrıların gazabına uğramak yerine, kenti hiç savaşmadan Pers ordusuna teslim eder. Buna karşılık, Pers İmparatoru da kenti yakıp yıkmaktan uzak durunca, Knidos giderek gelişir ve zenginleşir.

Savaş Tanrısı Ares‘e yüz vermeyen, yaşama ve barışa sevdalı Knidoslular, iki denizin buluştuğu yerde, Güneş Tanrısı Apollon ve “güzel yolculukları” muştulayan Aphrodite Euploia‘ya adadıkları görkemli tapınaklar inşa eder. İnsanlık tarihinin ilk ansiklopedisini yazan Plinius, Heykeltıraş Praxiteles‘in M.Ö.350’li yıllarda iki ayrı Aphrodite heykeli yaptığından söz eder. Praxiteles, biri örtülü diğeri çıplak olan her iki heykeli de satışa sunar. Öncelik hakkına sahip olan Kos halkı, iffetli kompozisyonu tercih edince, alışılmamış çıplaklığıyla ün salacak olan ikinci Aphrodite’i de Knidoslular satın alır. Bir saç bandı ve kolundaki bilezik dışında tamamen çıplak olduğu söylenen, muhteşem Knidos Aphrodite‘i, kentin her tarafından olduğu gibi, hem Akdeniz’den hem de Ege’den görülen, dairesel planlı bir tapınağa yerleştirilir. Paros mermerinin saf beyazlığıyla göz kamaştıran Aphrodite’in çıplak bedeninin güzelliği kulaktan kulağa yayılır ve Knidos, uzun deniz yolculuklarını göze alarak gelen tüccar ve gemicilerin akınına uğrar. Bithynia Kralı Nikomedes, heykeli satın almak ve karşılığında kentin tüm borçlarını silmek üzere, cömert bir teklifte bulunsa da, Knidosluları ikna edemez. Antik Çağ yontu sanatının zirvesini simgelediği düşünülen heykel, bazı kaynaklara göre, Bizans döneminde İstanbul’a götürülür ve burada kaybolur.  

Praxiteles’in başyapıtı günümüze ulaşabilseydi, Uranos’un güzeller güzeli kızı, kentin en seyirli noktasına yerleştiği andan başlayarak iki bin dört yüz yıl boyunca olup biteni, Datça’nın güzelliğiyle harmanlar ve heykellere özgü sessizliğinde dile getirebilirdi. Ama biz bugün de sakin ve telaşsız bir yolculukta dinleyebiliriz Datça’nın güzelliğini; Balıkaşıran’da, Knidos’ta, Kargı Koyu’nda, Palamut ve Hayıt büklerinde ya da Kızlan Köyü’nün yeldeğirmenlerinde…

Ressam Selçuk Uçku‘nun organizasyonuyla, Güzel Sanatlar Birliği Resim Derneği üyesi sekiz sanatçının resim sergisini açmak üzere, 9 – 15 Eylül 2017 tarihleri arasında Datça Belediyesi Liman Sanat Galerisi‘ne gidiyoruz. Sizleri de bekleriz, hem sergiye hem de Datça’ya…

Özlem Kalkan Erenus

 

 

Özlem Kalkan Erenus’un ‘Marcel Duchamp’ kitabına kitapdevrimi.com’dan ulaşabilirsiniz:
http://kitapdevrimi.com/urun/marcel-duchamp-sanati-ozlem-kalkan-erenus/

 

 

 

 

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Facebook Comments