Balkan Naci İslimyeli ‘Gece Gelen Telgraf’ – Mahmut Nüvit Doksatlı yazdı…

Balkan Naci İslimyeli ‘HATIRLA’ sergisi (20 Eylül – 27 Ekim 2017) Tophane-i Amire’de, Mahmut Nüvit’in hatırladıkları bu yazıda…

‘Hocam Balkan Naci İslimyeli’nin Tophane-i Amiredeki ‘Hatırla’ sergisi vesilesi ile bana sipariş edilen ve Türkçede hiç yayınlanmamış olan yazımı gündeme getirmemin iyi olacağını düşündüm. Bana verilen siparişte İstanbul Next Wave sergisinde çok özel bir bölümde sergilenecek işlerinin sadece eleştirel olan kısmını incelemem söylenmişti. Bu yazı da 2009’a kadar olan işlerine bir yaklaşma denemesidir. Tophane-i Amire sergisinde ise sanat hayatına başladığı ilk on beş yıl sergi harici olduğu için bu ilk onbeş yılı da hatırlamanın sergiyi tamamlayacağını düşündüm.’

Balkan Naci İslimyeli -07.08.2009- Gece Gelen Telgraf

Balkan Naci’nin Türk sanatındaki özgün rolü tüm sıkıntıları içselleştirerek bir nevi kendi etinde deneyerek bize sunmasıdır.

Sanat hayatına bakıldığında belli başlı birkaç tema etrafında tekrarlar olduğu görülür. Bir tanesi -ki çok önem verdiğimiz eleştirel yönü ağır basmış siyasallaşmış işlerdir- temelleri yine bizzat kendi yaşamındadır, bizzat kendisi başlangıç noktasıdır ve tekrarlarla devam eder. Hem bir vicdan yarasıdır, hem de bitip tükenmez. Bir sonu gelmez, bir soluk aldırmaz insana. Tekrarlar bu sebepledir. Siyasal tarihimizdeki darbeler gibi birbirini takip eder ve Balkan Naci üç darbeyi de hayatına sığdırmayı başarmıştır. Bitmez tükenmez siyasal yargılamalar, yargısız infazlar, tehditlerin kucağında geçip gitmektedir ömür, tekrarlarla, tesellisi olmayan. Bir sonu gelmeyen, bir iyileşme belirtisi göstermeyen, bir yüzümüzü güldürmeyen.

Çocukluk resimlerine bakıyorum Balkan Naci’nin ve diğer ilk gençlik yıllarına, sanki lider olacak büyük siyasal sorumluluklar alacak gibi görünmüyor. Lisede resimlerinin asılı olduğu duvarın önünde sıfır beden bir delikanlı. Öyle bir şeyleri devirecek kıracak dökecek gibi değil. Yine üçlü bir grup fotoğrafı liseli iki arkadaşı objektife bakarken o çerçevenin dışında çok uzaklara başka bir yöne bakıyor. Orada, o dünyaya ait değil.. Çok belli bu. Masumiyeti, habersizliği, kendi dünyasına kilitlendiği ve bir daha da açılmayacağı  (SIR 1990, SURET teki örtük anlamlar 1998).

Balkan Naci, Adapazarı’nda değil Pericua‘da doğsaydı acaba hayatına ve sanatına Devrimci Gençlik gibi dönemin antiemperyalist ve anti Amerikancı örgütlenmesini alması gerekir miydi? Gerekmezdi, gerekmiyordu da. Fakat hayat bazen hepimizin omuzlarına taşıyabileceğimizden ağır yükler koyar. (Günahlar Sevaplar, 1995 Fotoğraf) İstesek de istemesek de. Kabul görebilmek ve hayatın içinde yer alabilmek, tescil edilmek,  daha fazla sevilmeyi istemek daha daha fazla  sevilmek…
Belli bir tarihte belli bir coğrafyada belli bir sosyal çevrede doğduğunuz zaman kader ağlarını örmeye başlamıştır bile. (Yazı-Yazgı,1994, 30X42cm, Fotoğraf, Asetat, Kolaj) Bin bir ihtimamla büyütülen kucaklarda gezdirilen fakat yine de içedönük bir sanatçı karakterinin tüm mutsuz ögeleriyle sosyalleşmeye, insanların arasına karışmaya çalıştığı her sefer ayakları tökezlemiştir.

Daha fazla mutsuz daha fazla kederli daha fazla endişeli olunmuş (Çile, 1994,30x42cm Fotoğraf, Asetat, Kolaj), ve göğüslemek için her şeyi, daha fazla ironi gerekmiştir.

Balkan Naci’nin hemen hemen işlerinin üçte biri ironiktir. Mahmutpaşa ve Tahtakale isimlerinden türetilen Matah sergisi örneğin. İstanbul Eminönü’deki birbirine çok yakın ve daha çok da ucuzluklarıyla tanınan ve İstanbul’un her yerinden ucuz alışveriş yapmak isteyen halkın tercih ettiği iki alışveriş semtinin isimlerinden üretilmiş bir isimdir. Bu isim altında üretilen her bir iş görkemli görüntülerin altında, yakından bakıldığında en ucuz malzemelerden mamuldür.

SURET sergisindeki her bir iş gerek isimleri gerekse konunun ele alınış biçimi açısından ironiktir. ‘Yaralı Kediler’ anıtı (2005) yine sevimli bir kedi biblosunu çok önemli bir halk kahramanı edasıyla sunar. 18 yaşında yaptığı işlerde bile bu açıkça görülür. (Düşünen Kadın, 1965, Karton Üzerine Yağlıboya).  Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu’nda öğrenci olduğu yıllarda yapmış olduğu bir çok iş;  Muz Yiyen Kadın, Zeki Müren 1, Zeki Müren 2, Assolist,  Vedet Şantöz 2,  Efkar gibi işler ki hepsi 1970 yılına tarihlenmiştir; ironiyi saf yürekli bir tarzda işleyen, adeta halk sanatına yakın bir üslupta ele alınmış işlerdir.

1967 yılında, Balkan Naci İslimyeli, Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okuluna girdiğinde; yirmi yaşında ve her bakımdan sosyalleşmeye hazırdır. Kendi alanlarına kavuşmak için de sabırsızdır. O sene ekim başında, Küba devriminin parlak yıldızı Ernesto Che Guera, Bolivya devrimi için silahlı mücadele ederken dağlarda yakalanarak öldürülür. Türkiye ise, Balkan Naci’nin doğduğu yıldan beri (1947), soğuk savaşın ön cephesinde, NATO içinde Amerika yanında yer almaktadır. Vietnam Savaşı tüm sevimsiz savaş fotoğraflarıyla ‘Çirkin Amerikalı’nın yüzünü teşhir etmektedir. Birazcık sosyal hak ve adalet isteme gayretleri, Martin Luther King gibi sevilen bir zenci liderin 4 Nisan 1968′de öldürülmesi gibi cevaplar almaktadır. Paris’te başlayan öğrencilerin daha fazla özgürlük isteyen üniversite işgalleri, fabrikalara ve başka ülkelere sıçrar, Türkiye’de de yankısını bulur. Fakat bu üniversite işgalleri Paris’te geleceğin siyasi liderlerini, bakanlarını bağrından çıkarırken, Türkiye‘de, Vedat Demir gibi liderlerini, öğrenci yurtlarına yapılan polis baskınında pencereden atarak öldürür. Kızıldere’de ölü olarak yakalar veya darbe sonrası apar topar asar.

Kısaca özetlemeye çalıştığım Balkan Naci’nin beş yıllık yüksek okul yıllarının atmosferini oluşturan en önemli olaylardan biri de; 1969 yılı Şubatında, 76 gençlik örgütünün, ABD ve 6. Filosuna karşı yaptıkları protesto eylemine, kontrgerilla saldırısıyla iki gencin bıçaklanarak öldürülmesi ve 200’ününde yaralanmasıdır. Balkan Naci’nin resim yapmak için kapandığı odasından ara sıra bu ve benzeri eylemler için, Dev-Genç’in Tatbiki Güzel Sanatlar sorumlusu olarak dışarı çıkmasını 22 yaşına yakıştırabiliyorum. Fakat 1971 yılına gelindiğinde, banka soygunundan aranan bir kişinin, oda arkadaşının olmadığı bir saatte, oda arkadaşını bekleme özrüyle sığındığı evde Balkan Naci, birden kendini başka bir dünyanın içinde bulur. Gözaltı, tutuklanma ve malum dayak kötek sorgu günlerinden sonra salıverilir.

Kendi deyişiyle gazetelere ilk çıkışı Akbank Acıbadem şubesi soygununa yataklık etme suçuyladır. Peşine 12 Mart 1971 darbesiyle birlikte yeniden tutuklanır ve dört ay Sabahattin Eyüboğlu gibi Türkiye hümanizması için düşünce geliştirmeye çalışan diğer aydınlarla Maltepe Cezaevi‘nde yatar. Okulu bitirme projesi de böylece yarıda kalır ve de geleceğine ‘sakıncalı’ gölgesi düşmüştür artık. Türkiye’de de çok partili, demokratikleşme dönemi duvara toslamıştır.

1971′e tarihlenen  (21.12.1971) dört adet işten bir tanesinin   (Gözüm, Kumaş Üzerine Ebru), kanlanmış bir adet sol gözü son derece dekoratif ve aynı derece ironik bir şekilde sorgulama hatırası olarak ele alması dikkat çekicidir. 2006 yılında Burgazada‘da babasına hitaben teşhisimizi doğrulayacak şu şiiri yazmıştır:

Hatırlar mısın baba,

On iki mart darbesinde tutuklandığımda

Adliye koridorundaki karşılaşmamızı,

Dayaktan morarmış yüzüme bakışını,

Derin acını benden saklayışını,

Her şeyin elinden alınmış gibi kalışını

Hatırlar mısın baba,

O gündür,

Ve daima sol kolum havada…

Yine 1971 tarihine denk düşen başka bir işinde ‘Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar’ atasözüne atfen  ‘Yiyenler, Bakanlar’ isimli kâğıt üzerine pastel ve çini teknikleriyle ironik bir üslupla, bir sofradaki meyvelerden muz yiyen şapkalı şık bir kadını seyreden kasketli erkek kalabalığı gösterilmiştir. Sadece ‘kelle’ olarak ifade edilen erkek kalabalığı ‘kadına’ ya da ‘meyvelere’ veya her ikisine birden yiyecek gibi bakmaktadır.

Balkan Naci ilk sergisi -lisedekini saymazsak- 1970 yılındadır. Bu sergisi kendinden büyük Komet, Mehmet Güleryüz, Alaattin Aksoy, Neşe Erdok ve Utku Varlık gibi yeni figür kuşağının dikkatini çeker. Onlara katılarak anlatımcı bir ortak dilde buluşarak sergiler açar.

1970’ler çok önemli bir kırılma dönemidir. Atatürk 1938’de öldükten sonra bir müddet İsmet İnönü olağanüstü liderler dönemini sürdürür. 70’lerde bu sona erer ve büyük kentlere göç olgusu hızlanır ve belirleyici bir karakter almaya başlar. Balkan Naci’nin bu dönem yaptığı işlere ‘sanatın şehirleşme dönemi’ olarak bakmak gerekir aynı zamanda.

Sakıncalı Balkan Naci, gecikmeyle, aynı zamanda birincilikle 1972 yılında okulunu bitirir. 72 yılına tarihlenen bir işi olmamakla beraber o arada iki sergi yaptığını biliyoruz. Yani Kızıldere katliamında, hemen hepsi neredeyse Balkan Naci ile yaşıt, 10 gencin öldürüldüğü sene ve de gençlik liderlerinin yakalanarak asıldığı senedir 1972.  Her şeye sanatıyla cevap vermek istemektedir. Takipler, gece baskınları geride kalan yıllarını da vesayet altına alır. Uzun yıllar gece çalan her kapı baskın, arama ya da her neyse ona benzeyen bilinmeyen uğursuz bir bela içindir. Telaşı ve kâbusunu destekler her doğan gün. Tüm bu etkilenmelerini bugüne kadar sanatında döne döne ve tekrarlarla işlediğini göreceğiz. Hani neyin cezasıdır bu?

Okul biter bitmez akabinde Tatbiki Güzel Sanatlarda, kimseye gölge etmeyeceği düşünülen Temel Sanatlar Kürsüsüne asistan olur. 1973 yılı aynı zamanda 37. Hükümet Kurulur. Bülent Ecevit başkanlığında Cumhuriyet Halk Partisi’nin sosyal demokrat hükümeti ve bu hükümet 1974 Temmuzunda Kıbrıs Harekâtı başlatır.  Peşine 1975 yıllarından itibaren ardı arkasına  ‘Milliyetçi Cephe’ hükümetleri gelecektir.

Balkan Naci, bu döneme tarihlenen işlerinde yine aynı teknikle (pastel ve çini) ironik işler yapar. Bunlardan ‘Ateş Yakmak ‘(1973) tablosunda yakılan kitaplarının üzerinde Balkan Naci (kendisi) de yakılırken gösterilir. Tablo dışında kalan kimliği teşhis edilemeyen bürokrat olduklarını tahmin edebileceğimiz iki kişi, bu ateşte ellerini ısıtmaktadırlar.

Bir diğerinde (Şok,1974) Balkan Naci çıplak olarak gösterilmiştir. Karanlıkta kaldığı için kimliği belirsiz iki kişi, gelişmiş bir teknolojiyle elleri arkadan bağlanmış figürün erkeklik organına elektrik vermektedir. Karanlık bir gölge olarak gösterilen iki kişiden elektirik vereninin eli aydınlandığı için, diğer tablodaki ateşin sıcağında ellerini ısıtan kişiler olduğunu anlarız. Simetrik kompozisyonun tepesini taçlandıran ikili figür ise aşağıdaki işkencenin müsebbibi olarak fakat olaylardan bağımsızmış gibi yiyip içip eğlenirken temsil edilmişlerdir. Bir diğeri yine halk sanatı sunuş ve takdimlerinden yararlanmış ‘Holding’ kompozisyonudur.

Büyük şirketlerden birinin tüm yönetim kadrosunun stüdyo fotoğrafı gibi bir kompozisyonun da ön sıradaki koltuklarda oturanlardan birinin kucağına da bir kedi oturtuluvermiştir. Arka sırada ayakta duranlar dâhil herkesin yüzü karanlıkta olup teşhis edilememektedir.  Böylece karanlıkta kalan bu insanların olayların müsebbibi olduğunu anlamış oluruz. ‘Şok’, ‘Holding’ ve  ‘Ateş Yakmak’ tablolarında görünürde olmayan, anlaşılamayan, tam olarak tanımlanamayan, fakat genelde olayların ana müsebbibi olarak gösterilen figürlerin başka sanatçılar tarafından başka şekillerde işlendiğini görürüz. Balkan Naci genelde bu dönem ağır toplumsal eleştiri ve tespitlerini, karton üzerine pastel ve çiniyle yapmış, geleneksel halk sanatlarından yararlandığını belli eden bir saf yürekli tutumunu simetrik kompozisyonlar ve ironi ile anlatmıştır.

Bu dönem ortak özelliklerini taşıyan diğer resim ‘Cop’ tur. Yine sokakta iki polis, simetrik kompozisyonun ortasına aldıkları Balkan Naci’yi coplamaktadırlar. Yukarı sağ köşede çiçek taşıyan prangalı bir sol el vardır. Simetrisi olan sağ tarafta ise dev bir tarantula, barış güvercini olduğu anlaşılan beyaz bir güvercinin üzerine çullanmış zavallı hayvanı yemekle meşguldür. İkisi arasında göğe yükselmiş olduğu anlaşılan gravatlı takım elbiseli baba figürü yeryüzünde olup biteni endişeyle işlemektedir. Mesaj çok açık ve nettir. Barış ortamı yok edilmektedir, solcular hapsedilmekte, itirazı olanlarda coplanmaktadır.

Böyle bir dünyada bazı sanatçılarda içeriksiz işler yaparak sergi açmaktadırlar (Sanatçı ve Eseri,1974). Bu resimde, sergi açılışına gelen sepet sepet çiçekler arasında son derece abartılı giyinmiş şapkalı kadın figürü, gururla içi boş fakat değerli olduğu anlaşılan çerçeveyi göstermektedir.  Yine ‘Arananlar’ tablosunda kızlı erkekli dört figür (gözleri bantlı) bir kadının göğüs dekoltesi içine gizlenmiş şekilde gösterilmiştir.  İroni bazen de resmin ismine yerleşmiştir. ‘Saygon Maygon’  neredeyse sona ermek üzere olan Vietnam Savaşından az önce yapılmış ve Balkan Naci’nin teknik olarak kolâja geçeceğinin habercisidir. Kompozisyon özellikleriyle de diğer işlerden ayrılır. Tüm odayı işgale yeltenmiş abartılı bir yatak ucundaki pufa çıplak bir kadın figürü yerleşmiştir. Bu puflardan simetrik olarak başucu ve ayakucuna toplam dört adet konmuştur.  Figür kibarca ve çok uysal bir şekilde birini bekler gibidir. Kocaman oda ve yatağın ortasında pul kadar kalmış olan bir televizyon konmuştur. Ekranında, Vietnam savaşının ünlü fotoğraflarından biri olan yerde yüzüstü yatmış olan savaşçının, ensesine doğrultulmuş tabancanın namlusu kadrajlanarak montajlanmıştır. Bu resim yapıldıktan bir yıl sonra Kuzey Vietnam birlikleri 30 Nisan 1975‘de Saygon’daki Bağımsızlık Sarayı‘na girerek savaşa son verdiler. Saygon’un ismi değişerek devrimci lider Ho Si Min’in ismini almıştır.

1975 aynı zamanda Balkan Naci’nin Avusturya hükümeti devetlisi olarak Salzburg yaz akademisine gittiği yıldır. Nihayet 28 yaşındaki sanatçının pasaport, yurtdışı yasakları ve engelleri kalkmıştır. İlk defa yurt dışına çıkabilmektedir. O yaz hapiste olan başka bir gençlik lideri Harun Karadeniz hapishane dışında tedavi izni alamadığı için öldü.

Balkan Naci Avusturya dönüşü askere gider ve 18 ay askerlikten sonra okuluna, temel sanat kürsüsüne 1977 yılında geri döner.

1977 1 Mayıs‘ı Türkiye de ilk defa büyük bir coşku ve çok büyük bir katılımla kutlanmaktadır. Muhtemelen o yıl hocam olan Balkan Naci ile meydanı paylaşmış olmalıyım. Meydanda toplananların üzerine ateş açılması sonucu 36 kişi ölmüştü. Hepimiz günlerce şoktan çıkamadık. Belki de halen şoktayız.

1977 yılı 12 ayında ‘2000 Yılına Doğru Sanatlar Sempozyumu’ düzenlenmişti. Bu kapsamda yapılan  ‘Sanat Bayramında’ aldığı birincilik ödülü sebebiyle Balkan Naci ile Vatan gazetesi için bir söyleşi yapmışız. Ben yirmi, Balkan Naci henüz otuz yaşına girmiş olmalı. Bu söyleşimizi 30 yıl sonra hazırlanan kitabın kaynakça kısmında ikinci sırada görünce çok şaşırdım. Demek Balkan Naci ikinci kez basına benimle yaptığı söyleşi ile çıkmış. Okula girdiğimin ikinci senesi olmalı. Balkan Naci’nin o zaman da zaten hakkında defalarca kitaplar yapılmış bir sürü sergi açmış, ödüller almış, kurumlaşmış bir sanatçı gibi ciddi duruşu vardı. Sanat Tarihi bitirme sınavlarımız sözlü olurdu. Jüride tam ortada yer alan Balkan Naci İslimyeli hocamızın kimseye iltimas yapası yoktu. Teklediğimizde resimlerindeki sarkastik üslubuyla bizi yere çalardı. Yanlış yapmaktan öylesine korkardık. İşimizi ciddiye alırdık.

‘Görsel Sanatlarda Anlatım Ögesi Kurgu’ tezinin sunuşunu yine o sene hıncahınç dolu salonda yaptı ve paralelinde bir sergi  okulun giriş salonundaydı. Sergisi de bir o kadar hayranlık uyandırdı. Sanatına yeni bir yöntem olarak kurgu ve kolajı almıştı.

1970’lerin ikinci yarısında böylece Balkan Naci üslubunda bir yenilenme oldu ve bu yenilenme sürekli bir hale dönüştü ama değişmeyen öğeleri de vardı.

Bir Yıkımın Mimarisi’ başlığı ile sunduğu 1978‘e tarihlenen işlerde yarattığı siyah beyaz dünyaya kırmızı bir güneş ya doğmakta ya da batmakta ama ışıklarını ve sıcaklığını asla dünyaya yollamamaktadır. Yine Limon sarısı bir ay doğmakta ya da bir hilal tabloda yerini almaktadır. Bu semboller, yarattığı resim dünyasında esas kahramanın zaman olduğunu bize göstermekteydi. Ne içindeyizdir bu zamanın ne de büsbütün dışında, yekpare, geniş bir anın parçalanmaz akışında diye sürüp giden şiirin görünümüdür bu. Baş aktör ‘zaman’ değişik zamanlarda değişik biçimlerde Balkan Naci’nin hemen her döneminde ortaya çıkar.

Gezginler… Gece Yüzleri diye başlayarak yıllarca devam eden yine siyah beyaz döneminde Türk resmine gece konusunu sembolleriyle yerleştirir.  (Gece Yüzleri, 1981, Aya Bakış, 1985, Dialoglar 1984, )

Bu dönemin peşinden gelen ve genelde mavi bir ışık içinde yüzen Pentimentolar serisinde yine gökyüzü ağarmak üzeredir, ya da direk olarak solgun bir hilal bize şafağı haber eder ‘Söyleşi’ 1986, Kız ve Orman, 1985, ‘Sahip’ 1986,  ‘Yürüyüş’, 1985’, ‘Kadın ve Köpek’, 1984, Bunun güzel örnekleridir.

Yine başka bir döneme tekabül eden Hava Su Toprak Ateş serisinden ‘Yarısı’ 1989, akrilik eserde ‘kökü onda sarmaşık olmuş bir dünya sezilmekte ve sanatçının mavi masmavi bir ışık ortasında yüzmekte’ olduğu görülmektedir. Yarım ay tepede masmavi ışık içinde yüzen figürün yansısıdır. Giderek de daha doğrudan bir sembol olarak saat kullanılmaya başlanarak zaman faktörü resimlerde değişik yöntemlerle vurgulanır.

Balkan Naci İslimyeli’nin 70’li yılların ikinci yarısından itibaren direk bir anlatımdan ziyade semboller dünyasında alegorik görüntüler yoluyla topyekün bir dünyayı kavramaya çalıştığını görüyoruz. Bu döneme denk düşen çok önemli olaylar, aydın cinayetleri katliamlar olduğunu biliyoruz. En bilinen örneklerinden Server Tanilli, sevgili uygarlık tarihi hocamız, dersleri bir efsane ve tıklım tıklım sınıflara ders veren o muhteşem kürsü hocamız, bir suikast sonucu felç kaldı. (07.04.1978). Peşine temmuz ayında sanat tarihçisi Bedrettin Cömert vahim bir cinayete kurban gitti. Bedrettin Cömert, Balkan Naci için, ‘sanatın araçlarına keskin bir zekayla egemen olan bir sanatçıdır’ demiş. Kanlı 1 Mayıs’dan sonra 16 Mart Katliamı, İstanbul Üniversitesi çıkışı  7 öğrencinin ölümü 41 öğrencinin yaralanmasıyla sonuçlanan bir bombalı saldırı olayı vardır. Bu tür olayları araştıran Savcı Doğan Öz de bu tür cinayet ve terör olaylarının müsebbibi olarak gösterilen kontrgerilla hakkında araştırma yaparken öldürüldü. 1978’in 12. ayında Kahramanmaraş‘ta tarihin en büyük alevi katliamı yapıldı. Ölen beş yüz kişinin içinde bebekler bile vardı.

Bu dönem Balkan Naci’nin işlerine siyah beyaz kolaj ve çini teknikle yansımıştır. Birbirinden çok alakasız gibi görünen bir sürü nesne bir çöküş psikolojisinin sembolleri olarak resimlerde yer alır. Çok nazik incinebilen ve çok çabuk bozulabileceğini düşündüğünüz kelebek, saten eldiven, ipek paravan gibi nesneler karşıtı objelerle bir arada kompoze edilerek çelişkili duruşlarından, karşıtlıklarından yararlanarak yıkım anlatılmıştır. Genelde analiz sonrası ortaya saçılmış gibi duran geçmiş ve çökmüş uygarlığı temsil eden ve Osmanlı son dönemine başlangıcı tarihlenen eşyalar,objeler, uygarlığı tehdit eden ‘karşıtı’ makine vida parçaları, sert cisimcikler tehditkar unsurlar olarak kompozisyona dahil edilmiştir. Bilhassa ‘Akıllı Bir Çocuğu Neler Bekler’ tablosunda simetrinin en ortasına yerleştirilmiş olan efendiden bir çocuk, elinde zamanın sembolü olan kırmızı güneşi bir elma tutar gibi göğsünün tam ortasında hedef tutmaktadır. Tablonun sol tarafında gizlenen tabancanın göğsü hedef alan namlusu tehditkâr bir biçimde ona doğrultulmuştur. Mimari bir denklik içinde anlatılan olaylar serisine bu yüzden ‘Bir Yıkımın Mimarisi’ ismi verilmiştir ve olaylar İstanbul’da geçer.

Balkan Naci’nin iki yıllığına Floransa‘da olması nedeniyle; 1980 darbesine gelene kadarki aydın suikastlarını, halka yapılan planlı saldırı ve psikopatolojik Nazi işkence yöntemlerini aratır katliamları yeterince hissedemediğini düşünebiliriz. Balkan Naci’nin kendi kaleminden dinleyelim:
’12 Eylül darbesinden hemen önce iki yıllık bir bursla İtalya ya gittiğimde bunu bir tokat gibi hissettim. Karanlık bir ülkeden gelmiştim ve televizyondan ülkemde olanları izliyordum. Kendimi çok kötü hissettiğim bir gün Floransa’da evimin hemen yakınındaki bir parka indim. Bir köşeye çekildim. Etrafım yeşillikler üzerinde mutluluk içinde sevişen gençlerle doluydu. Otuz yaşlarındaydım ve kendimi birden gençliği, duyguları çalınmış biri gibi hissettim. O çiftlere baka baka ağladığımı hatırlıyorum.’

12 Eylül Darbesi’nin öncelikle aydınları hedef alacağı tecrübelerle sabit olduğu için bilhassa örgütlü olanlar kendini koruyabilmek için yeraltına inerek izlerini kaybettiler. Bir kısmı sahte pasaportlarla kendilerini ülke sınırları dışına attılar ve çileli sürgün günleri başlamış oldu. Kalanlar kitaplarını nereye saklayacaklarını bilemediler. Önemli kısmı canlarını derdine düştü.  Tam bir rakam vermek gerekirse 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurt dışına gitti. Metropollerde inen uçakların tümünün iltica talebi yüzünden, belli başlı havaalanlarına üçer kişilik mülteci karşılama komiteleri kuruldu. 14 bin kişi yurttaşlıktan atıldı. 650 bin kişi gözaltına alındı. 1683 kişi fişlendi, 230 bin kişi yargılandı, 517 idam cezasından 50’si gerçekleşti. 388 bin kişiye yurtdışı yasağı konarak pasaport verilmedi. 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı. Bunlar arasında çok sayıda üniversite profesörleri ve öğretim üyeleri de vardır. Kuşkulu ölümler (faili mechul sayısı) 300’dür. 171 kişi işkenceli sorgulamalarda ölmüştür.

Öte yandan, 80’li yılların ortalarına kadar doğuda birçok köyde elektrik yoktu. Dönemi en iyi anlatan, kestirme yoldan para sahibi olarak, bu parayı da son sürat harcamak isteyen Yuppiler denilen yeni tür bir müteşebbis karakterinin ortaya çıkmasıdır. Ve Özallı yıllara işaret eder. Bu yıllar ülkenin dışa daha fazla açılıp, ekonomik olarak da daha fazla dışa bağımlı ve borç batağında her türlü malı ithal ettiği yıllardır.

Seksenlerin bu karamsar havası; olumluya giden yolda hiçbir gelişme olmaması, aksine bütün demokratik hakların askıya alınmasıyla beraber toplumsal alanda mesafeleri büyütmüş, sanatta biçimcilik ön plana çıkmış, neden sonuç ilişkileri silikleşmeye başlamış ve anlamsız işlerin sayısı çoğalmıştır.

Balkan Naci bu dönemde  (Gezginler…Gece Yüzleri) karton üzerine karakalemle yeni bir uslup denemesine girişir. 1985 yılına kadar olan resmine gece inmiştir. Sadece siyahın tonlarında karakterleri yalnızlık içinde sessiz bir bekleyiş içindedir. Çocukluk resimlerinden itibaren ortaya çıkan ay sembolü bu resimlerde sıkça kullanılır. Ayın yanında yine çocukluk hatıralarına yer etmiş sandal (su üstünde olma, hafiflik ferahlık sembolü) eşlik eder.

Soprano ve Gece’ 1981, 70X100,  ‘Serpme’,1981, 70X100 Karton Üzerine Kara Kalem, ‘Sandal ve Kız’, 1981, 70X100, vb gibi yapıtları buna örnektir. Sandal aynı zamanda mitolojide ölüleri kaşı tarafa götüren, ruhlarını taşıyan nesnedir. Böylece resminin her evresinde yer alan bu motif değişik okumalara açıktır.

Sıra dışı olan ‘Tutuklu ‘figürüdür. (1984,50X60cm Karton Üzerine Kara Kalem) Bu tabloyla Balkan Naci yetmişli yıllarını yeni bir metotla ele alır.

Mütakiben 1983–88 yıllarını kapsayan ‘Pentimentolar’ serisinde Balkan Naci’nin resminde hafiften şafak sökmeye başlamıştır. Zamanı temsil eden gökyüzü ağarmaktadır. Geceden kalma ay hilal şeklinde ufka kaymaya başlamıştır. Günün ilk ışıkları dünyayı yeterince aydınlatmasa bile tek renkliliğin içinde varyasyonlar belirmiştir. Ufuk çizgisinin genelde tablo yüzeyini dikkatli bir orantıyla böldüğü görülür. Bu atmosfer içinde figürler kendi yalnızlıkları içinde sabırla beklemektedirler.

Balkan Naci bu süreçte sanatta yeterliliğini alır, Doçent olur, kariyerinde ilerler.

1989 yılında Amerika’ya gitmeden önce açtığı ‘Hava, Su, Toprak, Ateş’  sergisinde 83 yılında başlayan alegorik peysajları malzeme değişikliği ve sunuşta yeniliklerle tekrarlanır.

‘Hava, Su, Toprak, Ateş’  serisinde yer alan genel peyzajlar çizgisinin dışında ileriye dönük referanslarıyla ‘Hiç’, (Tuval üzerine akrilik, karışık teknik) Doğrudan geçen zamana referansıyla ‘Saat’ 1994, (Tuval Üzerine Akrilik, Karışık Teknik) diğer sembol ay ile beraber kullanılmıştır. Bu peysajda yanılsamayı bozan iletkilerin sağlı sollu tabloya yerleştirilerek tablonun bir yanılsama yüzeyi olmaktan çıkarılıp, üçüncü boyuta hamle yaparlar. (aynı şey Nothing için geçerli) Bu bakımdan benzerlikler olmakla birlikte Gömüt (1989 120X150cm tuval üzeri Akrilik, Karışık Teknik), Gömüt (1994, 130X 150cm, Tuval Üzerine Akrilik, Karışık Teknik)  Peysaja monte edilen T cetvelleri ile düzenlemeler gömütleri paranteze alır.

Bu peysajlarda, bunca sene içinde asılan insanların, öldürülenlerin çoğaldığı topraklarda toprakların rengi artık değişmiştir. Karadır toprak. Yastadır, kirlenmiştir. Gökyüzü ise tanıdık bildik gökyüzü olmaktan çıkmış rengi değişmiş o da kirlenmiş topraklara eşlik etmekte, gelecek kötü günlerin habercisi (Felaket tellalı ) gibidir.

Berlin Duvarının çökmesine rağmen 1990’lı yıllar Türkiye de halen soğuk savaş kalıntısı kontrgerilla faaliyetleri sürmektedir. Hukukçu ve siyaset adamı Muammer Aksoy, Milliyet Genel Yayın Yönetmeni Çetin Emeç, Akademisyen Bahriye Üçok ardı arkasına öldürülür. 1993’ün önemli kaybı gazeteci yazar Uğur Mumcu‘nun öldürülmesidir. Onun acısı sevenleri tarafından tazeyken Sivas‘ta Madımak Oteline saldıran bir grup içerideki birçok sanatçıyı ve yazarı diri diri yakmıştır. Bu olaylardan sağ salim kurtulan Aziz Nesin’e mahkemelerde bir isim vermesi istendiğinde; Aziz Nesin olayların arkasındaki örgütlü güce dikkat çekmeyi yeğlemiştir.

Balkan Naci ilk defa 1994‘de Aksanat‘taki toplu sergisinde Yanık işini sergiler. Bu iş 30×42 cm kolâjdır. ‘Yanık’ Balkan Naci’nin göğsündedir. Göğsündeki sayısız yanmış kibrit çöpü acıyı etinde denediğini, bağrının yandığını,  Çile çektiğini (1994 30X42cm fotoğraf, asetat, kolaj,) acılar içinde olduğunu,  hatta ölenlerle öldüğünü (Okunaksız) göstermektedir.

Amerika’da olduğu 1989 yazından itibaren 1992 yılına kadar Balkan Naci ‘Deli Gömleği’, ‘Sır’, ‘İz’ gibi öteden beri ilgilendiği ve pek az ilgilenilen, ne yazık ki çok başarılı örneklerine rastlamadığımız rezervde bulunan bir kültür mirasına el attı. Orada (Amerika) ve burada (Türkiye) sergiler yaptı.

1993 yılında da profesör oldu.

1994′de de Söz adı altında yukarıda adını andığım işlerden bir cümle kurduğu bir sergi açtı. En az beş senelik bir çalışmanın özeti sayabileceğimiz bu sergideki işlerin ortak özelliği; son derece kapalı anlamlar içermesiydi. Adı üzerinde ‘Sır ‘ olan bu işler açıklamalarla daha sırlı hale geliyordu (Dilsiz alfabesiyle yapılan video işi). Öğrencilik yıllarından sonra bir miktar daha devam ettiği renkli işlerden sonra renge küsmüş gibi Balkan Naci hep siyah, hep beyaz, bazen siyah beyaz ve gri işlerle yoluna devam etmektedir. Bir yıkımın mimarisindeki ‘Akıllı Bir Çocuğu Neler Bekler’in oyuncusu, efendiden çelebi bir oğlan çocuğu  bu sefer  ‘Söz Dinleyen Çocuklar’da  ortaya çıkmıştır. Buradaki rolü icabı (yazgılıdır), Söz’e hapsolmuştur.

1995’de, tüm insanlığın tanık olduğu insanlık suçlarına karşı tüm insanlığın vicdanen sorgulandığı SUÇ’ta artık Balkan Naci, insanlık kadar eski Medea mitolojisini, Machbet gibi kanlı saltanat edebiyatı ve konsantrasyon kamplarına kadar genişlettiği pisikopatolojik katliamlar ve cinayetleri de repertuarına katarak en eski temalarına kuvvetli bir dönüş yapar. Sanat yapma yöntemleri yine farklılaşmış, yerleştirmeler, heykeller, video işleri yapmaktadır.

Bu işlerde tabi her zaman olduğu gibi sanat dilini değiştirmiş kendi ressam kimliği daha geride tutarak, bu bakımdan ‘daha az kutsal daha hayata yakın’ bir tutumla lanetlenmiş ‘ülke’nin sınırlarını tüm dünya coğrafyasına yaymıştır. ‘Kan Çıkmaz’ bu sebeple.

SUÇLUYUM          SUÇLU MUYUM           SUÇLUYDUM          SUÇLU MUYDUM

SUÇLUSUN          SUÇLU MUSUN           SUÇLUYDUN           SUÇLU MUYDUN

SUÇLU                 SUÇLU MU                  SUÇLUYDU            SUÇLU MUYDU

SUÇLUYUZ         SUÇLU MUYUZ             SUÇLUYDUK          SUÇLU MUYDUK

SUÇLUSUNUZ    SUÇLU MUSUNUZ        SUÇLUYDUNUZ    SUÇLU MUYDUNUZ

SUÇLULAR          SUÇLULAR MI            SUÇLUYDULAR     SUÇLU MUYDULAR

 

 

 

Mahmut Nüvit Doksatlı
Cihangir, 25.09.2009

 

 

 

 

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Facebook Comments