BAY HİÇ KİMSE’YE MEKTUP – Özlem Kalkan Erenus yazdı…

Leinster Gardens Caddesi, Londra’nın batısında, Hyde Park’a birkaç dakikalık yürüyüş mesafesinde bulunan gösterişli bulvarlardan biridir ilk bakışta. Cadde boyunca müthiş bir uyumla sıralanmış beyaz boyalı, Viktorya dönemi evleri, inşa edildikleri 1840’lı yıllardan bu yana, her yönüyle ince bir zevkin ve varsıllığın izlerini taşır.

Tertemiz sıvalı duvarları, iyon tarzı kolonlar üzerinde yükselen sundurmalarla korunmuş heybetli giriş kapıları, birinci katlarda üçgen alınlıkların altına yerleştirilmiş kanatlı pencerelerin her iki yanını süsleyen korint başlıklı sütunları, beyaz parmaklıklı küçük balkonlara açılan, zarif kornişlerle çevrelenmiş üst kat pencereleriyle inci gibi dizilmiş sıra evler, seçkin Batı Londra’nın zevkiselimini yansıtır.

Beş katlı bu kusursuz evlerin önünde uzanan geniş kaldırımdan geçmekte olan bir yabancı, hayranlıkla izlediği nezih silüetin bir yanılsamadan ibaret olduğunu aklına bile getirmez elbet. Ancak dikkatle bakacak olursa; her şeyin göründüğü gibi olmadığını anlayacaktır.

Hemen tüm evlerin şıkır şıkır parlayan camlarından, varlıklı bir yaşantının farklı boyutlarına işaret eden küçük detaylar görmek mümkün olsa da, 23 ve 24 numaralı evlerin mat gri renkli pencere camlarının ardında hiçbir şey görünmez. Tüm ihtişamına rağmen kulpu bile olmayan masif kapıları çalacak ne bir zil, ne de bir tokmak bulunur. Çünkü 23 ve 24 numaralı evler aslında yoktur.

Bundan tam bir buçuk yüzyıl önce, özenle hazırlanmış bir kandırmacadır bu evler.

1860’larda, dünyanın ilk yer altı raylı ulaşım sistemi olan Londra Metrosu inşa edilirken, mevcut binaların altında ilerleyen tüneller açmak yerine, aç-kapa olarak bilinen yöntem uygulanır ve yer altı rayları, kazılan derin çukurlara döşendikten sonra, üstleri dolgu malzemesi ile kapatılarak tüneller oluşturulur. Bunu yaparken hat boyunca var olan yapılar yıkılarak, kazılan tüneller kapatıldıkça yerine yenileri inşa edilir.

Kurulan bu ilk sistem, bugün anladığımız biçimiyle bir metrodan çok, bir tür “yer altı treni” sayılabilir. O zamanlar buhar gücüyle çalıştırılan orijinal yer altı lokomotifleri kondansatörlerle donatılmış olsa da, çıkan dumanı tünellerin içindeki havayı fazla kirletmeden dağıtmak için, açık havaya erişimi olan, geniş havalandırma boşluklarına ihtiyaç duyulmaktadır. Hâl böyle olunca, tünellerin yapımı esnasında yerle bir edilen binaların bazılarını yeniden inşa etmek mümkün olmaz. Güzergâh üzerinde öyle noktalar vardır ki, havalandırmayı sağlamak amacıyla açık bırakılmaları gerekir.

İşte tam da bu nedenle, Leinster Gardens Caddesi’nin 23 ve 24 numaralı muhteşem evleri de, Londra’nın çeşitli bölgelerinde bulunan bazı binalarla aynı kaderi paylaşarak, yerlerini boşluğa bırakır. Ne var ki, şehrin bu denli zengin ve gönençli bir caddesi üzerinde böylesi bir kusur kabul edilemez görünmektedir. Bu tür bir gedikle komşu evlerin göz alıcı güzelliklerini ve elbet maddi değerlerini tehlikeye atmayı göze alamayan zamanın Demiryolu İşletmeleri, havalandırma kanalının hemen önüne, 22 ve 25 numaraları birbirine bağlayan ve ilk bakışta komşu evlerden hiçbir farklılık göstermeyen sahte bir cephe inşa eder.[1]

Güzel bir yüzün orta yerindeki yara izini örten bir maske gibi, kesintisiz uzanan sıra evlerin alımlı suretini tamamlayan bu kandırmacayla birlikte, aslında var olmayan, ancak yok olmasına da izin verilmeyen gizemli bir adresin hikâyesi başlar.

Andrew Martin, Underground, Overground: A Passenger’s History of the Tube (Yer Altı, Yer Üstü: Bir Yolcunun Metro Tarihçesi) adlı kitabında, aradan geçen yüz elli yıl içinde var olmayan evlerin nasıl sıklıkla eğlence konusu yapıldığından bahseder. Sahte cephenin hiç açılmayacak kapısına teslim edilmek üzere acemi çıraklara boş yere taşıtılan ağır kömür çuvallarından tutun da, Bay Hiç Kimse, Leinster Gardens No:24, adresine gönderilen ısrarlı mektuplara kadar türlü şakalardan söz eder.[2]

Rivayet odur ki, 1930’lu yıllarda uyanık bir dolandırıcının haftalar öncesinden biletlerini 10 Gine’ye sattığı yardım balosuna gelen birbirinden şık davetliler de, kandırıldıklarını ancak sahte evlerin bulunduğu adrese varınca fark ederler.

Günümüzde sahte evlerin her iki yanında birer lüks otel yer almaktadır. Kitabını yazarken, Henry VIII ve Blakemore adlı bu iki oteli ziyaret eden Martin, otel personeline yanı başlarında bulunan sahte evlerle ilgili bazı sorular yöneltir, ancak güler yüzlü çalışanlardan tatmin edici bir yanıt alamaz. Birkaç dakika sonra dışarı çıktığındaysa, iki otelin ön büro yöneticilerini 23 ve 24 numaraların önünde durmuş, hararetle konuşurken bulur. Her ikisi de hayretle “biz hep bu binaların sizin otele ait olduğunu sanıyorduk” demektedir.

Her gün önünden geçerken, belki de sadece göz ucuyla gördükleri düzmece binaların gerçek olduğuna inanan bu sıradan insanlar eğer sizi de şaşırtıyorsa; bir kez daha düşünün! Evet, caddenin diğer ucundan dönüp baksak, sahte cephenin ardına gizlenen havalandırma boşlukları orada öylece durmaktadır. Ama çoğumuz, zahmet edip bakmayız. Tıpkı her gün karşılaştığımız, ama arkasına dönüp bakmaya çaba harcamadığımız, onlarca sahte yüzün gerçek olduğuna daha ilk bakışta inandığımız gibi…

Özlem Kalkan Erenus

[1] Sahte cephenin her türlü bakımından, halen şehrin ulaşım hizmetlerini yöneten Transport for London şirketi sorumludur.

[2] Martin’den aktaran: Hugh Morris, “The Peculiar Truth Behind 23-24 Leinster Gardens” The Telegraph, 14.11.2018

Bununla ilgili ne düşünüyorsun?
  • Fascinated
  • Happy
  • Sad
  • Angry
  • Bored
  • Afraid
SOSYAL MEDYADA PAYLAŞ:

YORUM YAP

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR