GAUGUIN, MANET ve VAN GOGH’un kesik kulağı… – Aslı Bora yazdı…

“Gauguin’in çizimi biraz Van Gogh’u hatırlatıyor,” ifadesini okuduğumda gülümsüyorum.

 Paul Gauguin 

Paul Gauguin, resimlerinden önce yaşam öyküsüyle modern insanın belleğinde takdirle ve birazcık da kıskançlıkla yer eden o meşhur Fransız. Kendisi zamanın birinde bu kadar kıskançlığa mazhar olacağını bildiğinden, üşenmemiş Mahrem Günlük isimli bir kitap yazmış. Bu günlük öyle bildik bir günlük değil tabi. İçinde sanata, hayata ve insanlara dair düşünceler, hayatının değişik döneminden bölük pörçük anılar, kadınlar, resimler, ressamlar ve daha fazla Gauguin olan bir kitaptan söz ediyorum. İtiraf edeyim ki  İthaki Yayınları tarafından basılmış olan Mahrem Günlük artık kronik bir hadise haline gelen, “Ne kadar harika kitap seçiyorum” kibrine kapılmama neden oldu.
Herhalde Gauguin yaşasa son cümlem için “İşte benden faydalanmaya çalışan çağdaş bir kadın” derdi…
Yani bu yazı ciddi miktarda Gauguin ve eser miktarda da Mahrem Günlük içeriyor…

Esasında her şey gayet olağan biçimde başlamıştı. Takvimler 1848’in sıcak bir Paris gününü gösteriyorken Eugéne Henri Paul Gauguin dünyaya gözlerini açtı. 3 yaşındayken gazeteci olan babasını kaybetti. Annesi ve kardeşleriyle bir dönem Peru’da yaşadı. Akabinde Fransa’da eğitimini tamamladı. Askerliğin ardından bir kambiyo firmasına girdi. Kısa sürede borsa simsarı olarak isim yaptı. 1873’te Danimarkalı Mette ile hayatını birleştirdi. 19. yüzyıl için ideal erkek yaşantısı için bu kadarı fazlasıyla yeterliydi. (Yanlış anlaşılmasın çağımız için de yeterlidir.)

Kısaca para, evlilik, çoluk çocuk…Hayat işte bu kadardı!

İşte tam yaşam yükünü tutmuş ilerlerken Gauguin koleksiyonculuk işine de el attı. Tutkuyla modern ressamların eserlerine saldırıyordu. Başkalarının tablolarına sahip olmak yetmediğinden işten arta kalan zamanlarını resim yapmaya ayırmaya başladı. Bu “amatör ressamlık” kendisine fazlasıyla ağır geliyordu. Resim bir hobi olmamalıydı. Yıllarca sonra bu dönemine ilişkin bir anısını Mahrem Günlük ‘te şu cümlelerle  aktaracaktı:
”Kimsenin sinirlendiremediği bir de Manet’yi hatırlıyorum. Bir keresinde benim bir resmimi görüp (ilklerden biriydi), çok iyi olduğunu söylemişti. Ben de üstada saygımdan “Ah ben sadece bir amatörüm,” demiştim. O zamanlar borsa simsarıydım, sadece geceleri ve tatillerde resimle ilgileniyordum. 
“Yo hayır,” demişti Manet “Amatörler yoktur, kötü resim yapanlar vardır.” Çok hoşuma gitmişti.”

Takvimdeki rakamlar hızla değişirken 1883 yılında Gauguin için yeni bir hayat başladı. Artık her şeyi ve bir bakıma herkesi arkasında bırakıp yalnızca sanatla ilgilenme zamanıydı. Sanatın kalbine Paris’e gitti. Prestijli birkaç sergide eserleriyle yer almayı başarsa da parasal açıdan çok zor günler geçirdi. Sanat çevrelerinde büyük yankılar uyandıramasa da zaman içinde ekonomik olarak kendisine kol kanat geren arkadaşları sayesinde resim yapmaya devam etti. Tam bu tarihlerde Vincent Van Gogh ve ağabeyi Théo’yla yolu kesişti. Daha sonraları Vincent’ın yoğun ısrarının da etkisiyle Arles’ye yolculuk yaptı. Birlikte yaşadıkları bu süreçte resim yaptılar, gezilere çıktılar, aynı parasızlığa katlandılar. Günü geldiğinde Gauguin bu zaman dilimindeki rolünü ‘Vincent’ı aydınlatma vazifesi üstlendim…’ gibi iddialı bir ifadeyle tanımlayacaktı. İkilinin bir uyum harikası olduğu söylenemezdi. Herkesin bildiği hazin sona hızla yaklaşılıyordu. Kimilerine göre bu trajedinin yegane sorumlusu Gauguin’di. Ressam Mahrem Günlük‘te bu konuya da açıklık getiriyor.

Gauguin’e bakılırsa o akşam her zaman gittikleri kafeye gitmişlerdi. Hafif bir apsent isteyen Vincent, dolu kadehi Gauguin’e fırlattı.  Ressam ani bir refleksle kendini kadehten kurtardı ve arkadaşını derdest edip evlerine götürdü. Sabah uyandığında Vincent pişmandı. Gauguin onu can-ı gönülden affetti. Ama bu olayın tekrar etme ihtimalini göz önüne almak zorundaydı, Théo’ya yazıp dönmek istediğini haber verecekti. Akşama doğru Gauguin sokakta gezinirken arkasından gelen düzensiz adımlara kulak kabarttı. Aniden döndüğünde Vincent’ın elinde bir usturayla üzerine geldiğini görmüştü. Vincent arkadaşıyla göz göze gelince eve doğru koşmaya başladı. Artık dönülmez yola girilmişti.

”Bu olayda ihmalim var mı? Elindeki usturayı alıp onu sakinleştirmeye mi çalışmalıydım? Bununla ilgili olarak epeyce vicdan muhasebesi yaptım, fakat kendimi suçlayacak bir şey bulamadım.Bırakın isteyen bana taş atsın. ”

Gauguin Vincent’ın peşinden gitmedi. Geceyi Arles’nin bilinen otellerinden birinde uyku ile uykusuzluk arasında geçirdi. Sabah olup evinin önüne ulaştığında aralarında jandarma ve polisin de olduğu bir kalabalıkla karşılaştı.

”Van Gogh eve dönmüş ve kafasına yakın yerden kulağını kesmişti. Ertesi gün aşağıdaki iki odanın zeminlerine yerleştirilen ıslak havlulara bakılırsa, kanı durdurmak için epeyce uğraşmış olmalıydı. İki oda ve yattığımız odaya çıkan küçük merdiven kan izleriyle dolmuştu. 
Dışarıya çıkabilecek hale geldiğinde, kafasına bir Bask beresi takıp bereyi aşağıya çekerek, kadın arkadaş isteyenlerin bulunabileceği o eve gitmiş, evin yöneticisine titizlikle yıkayıp bir zarfa yerleştirdiği kulağını vermişti. “Buyurun benden bir hatıra,” diyerek. Sonra eve koşmuş ve yatağına girip uykuya dalmıştı. Ancak perdeleri çekip pencerenin önüne yanan bir lamba yerleştirirken acı çekmişti.”

Gauguin arkadaşının neredeyse cansız gibi görünen bedenine baktı. Polis şefine Vincent kendine gelmeden önce şehri terk etmek istediğini belirtti. Vincent’ın yeniden kendisiyle karşı karşıya kalmasının onun ölümüne sebep olacağını düşünüyordu. Gauguin evden ayrıldığı sırada eve doktor ve taksi ulaşmıştı bile. Vincent uyandığında gerçekten Gauguin’i görmek istemişti. İki ressam bir daha hiç yüz yüze gelmedi. Ancak nadiren de olsa mektuplaştılar.
Gauguin, 37 yaşında ve kendisinden 13 yıl önce ölen Vincent’ın intiharını Mahrem Günlük‘te şu sözlerle aktarıyor:
”Karnına bir kurşun sıktı ve bundan birkaç saat sonra da öldü, yatağına uzanıp pipo içerek, bilinci tamamen yerinde ve sanatına duyduğu aşkla dopdolu, başkalarına nefret beslemeksizin ölüp gitti.”

Gauguin hayatının geri kalanında hep resim yaptı. Paris’ten uzun yıllar yaşayacağı ve eserlerinde adım adım takip edilebilecek Tahiti’ye yerleşti. Oradan yine aynı coğrafyanın uzantısı olan Markiz Adaları’na geçti. Şehirler ve insanlar değişse de yoksulluğu hiç değişmedi. Markiz Adaları’nda yerlileri isyana teşvik ettiği gerekçesiyle kilise ve hükumetle başı derde girdi. 1903 yılında aynı sebeplerden 3 ay hapse mahkum edildi. Ancak hapse giremeden hayatını kaybetti.  Öldüğünde 54 yaşında ve beş parasızdı.

Ölümünün hemen ardından popüler bir ressam oldu ve eserleri ünlü koleksiyonlara girdi. Geçtiğimiz günlerde Tahitili iki kızı betimlediği “Ne zaman evleneceksin?” isimli tablosu 300 milyon dolara alıcı buldu. 300 milyon dolar bugüne kadar bir tabloya verilen en yüksek rakam olarak tarihe geçti…

Veda Busesi
Burada küçük bir bölümüne değindiğim Gauguin’in dünyası Mahrem Günlük ‘te. Sıradışı bir ressamın gözünden 19. yüzyılın sanat ortamı, fikirler, espriler, Tahiti, Markiz Adaları ve yerliler bu hatıratın içeriğini oluşturuyor. Mahrem Günlük alışılmışın dışında bir kitap ya da yazarının sıklıkla ifade ettiği gibi ‘Bu bir kitap’ değildir. Gauguin’in tablosunun tam bu yazının kaleme alındığı sırada rekor fiyata satılması ise ilginç bir tesadüftür.

 

 

 

Aslı Bora

 

 

 

 

Notlar:
*Bütün alıntılar Paul Gauguin tarafından yazılmış olan Mahrem Günlük isimli kitaptan yapılmıştır.
**Kapak fotoğrafı benim tarafımdan çekilmiş olup, Gauguin’in tablosu Fondation Beyeler’ın internet sitesinden alınmıştır.

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Facebook Comments