Güneşin Faytonu – Özlem Kalkan Erenus yazdı…

Phaethon gökyüzüne çevirdi yüzünü. Güneş o kadar parlaktı ki, kamaşıverdi kara gözleri. Umursamadı Phaethon, uzun parmaklı ince elini bakışlarına siper etti ve sürdürdü güneşi gözlemeyi. Baktıkça baktı, göz bebekleri ufaldıkça ufaldı. Uçuşan renk küreleri kaybolmaya başlayınca, mavi gökyüzü giderek kızıllaştı. Gözlerinden yaşlar akmaya başlayan Phaethon, çocukluğundan beri en sevdiği şeyin güneşi izlemek olduğunu düşündü: Kimse onun kadar uzun süre dayanamazdı bu parlak ışıklara. Ne de olsa, Phaethon’du onun adı; kendini bildiği ilk günden bu yana, “parlamak” için doğduğunu da biliyordu. Annesi Klymene, en tatlı ninnilerinde bile fısıldardı kulağına, Güneş Tanrı Helios‘un oğlu olduğunu: ‘Güneş Tanrı Helios’un oğlu… Güneş Tanrı Helios’un oğlu…’

Helios her sabah, güneşi doğduğu dağdan alarak, dört azgın atın çektiği arabasına yükler, gökyüzünü bir uçtan bir uca dolaşır ve gün batımında yeniden yeryüzüne indirirdi. Bu ışıklı yolculuğu her defasında hayranlıkla izleyen Phaethon, annesine koşar, gözlerinin yaşını Klymene’nin şefkatli kollarında kuruturdu.

O gün de aynısı oldu. Annesinin kollarında babasının özlemiyle kavrulurken, “daha fazla bekleyemem” diye yutkundu, “gidip konuşmalıyım onunla”. “Peki…” dedi annesi, “… git o halde, git ve konuş babanla!”

Ölümlüler arasında Hindistan adıyla anılan, güneşin doğduğu topraklar, pek uzak değilse de; birçok gündüz ve birçok gece sürdü, Phaethon’un yolculuğu.

Tam dünyanın tepesine tırmandığını düşündüğü anda, Güneş Sarayı‘nın parlak sütunlarıyla karşılaştı Phaethon. Boydan boya yaldızlarla kaplı, pırıl pırıl bir yerdi bu saray. Gece gündüz ışıldayan saraya, değil ölümlüler, bazı tanrılar bile giremezdi gözleri kamaştığından. Yaklaştıkça, sarayın kıymetli taşlar ve altın işlemelerle süslenmiş olduğunu fark etti Güneşin Oğlu. Sonu görünmeyen, upuzun merdivenleri tırmandıkça, birer birer açıldı sarayın gümüş kapıları. Yüzlerce basamak çıktığı halde, hiç yorulmamıştı Phaethon. Tavanına cennetin yıldızları nakşedilmiş, muhteşem bir salona vardı sonunda. Karşısındaki kapının her iki kanadına parlak taşlardan altışar yıldız işlenmişti: Gökyüzünün on iki burcu… Son basamağa ulaştığında, açılmakta olan kapının eşiğinde çakılıp kaldı Phaethon. Helios’un ışığı o kadar parlaktı ki; Phaethon dayanamayıp gözlerini kapadı sonunda. Ama Helios, her şeyi gören gözleriyle görmüştü onu. “Yaklaş yanıma delikanlı” dedi. “Neden geldin sarayıma?”

Güneş Tanrı, kıpkırmızı giysisiyle, elmaslarla süslü tahtına oturmuştu. Sağına ve soluna umutla ışıyan Günler dizilmiş, ellerinden tuttukları Aylar’la beraber, Yıllar’ın fısıltılı hikayesine kulak vermişlerdi.

Boğazını temizleyen Phaethon, “öğrenmem gereken bir şey var, onun için geldim” dedi, fazla çekinmeden. “Benim babam olduğun doğru mu?” Helios, parlayan tacını başından çıkardı ve “evet, ben gerçekten senin babanım” dedi. “O zaman, ölümlülere senin oğlun olduğumu kanıtlamama izin ver” diyen Phaeton’a, “Styks nehri üzerine and olsun ki; ne dilersen dile, gerçekleştireceğim” diye söz verdi Güneş Tanrı.

Phaethon büyük bir coşkuya kapıldı. Styks üzerine edilen yeminlerin bağlayıcılığını biliyordu. Tanrı da olsa, babası bu yeminden cayamazdı. Hiç duraksamadan söyledi dileğini: “Bugün arabanı ben sürmek istiyorum. Tek dileğim bu…”

Bunu duyan Güneş Tanrı, yaptığı hatayı anladı. Çaresizce onu vazgeçirmeye çalıştı: “Hiçbir ölümlü başaramaz bunu. Kaldı ki, ne Zeus ne de diğer tanrılar kullanabilir benim ateşten arabamı. Benden seni onurlandırmamı değil, öldürmemi istiyorsun bu dileğinle. Gel vazgeç bu dilekten. Başka bir şey iste, derhal yapayım.”

Özlem Kalkan Erenus & “Sesler, Yüzler, Sokaklar”, 2016

Phaethon onu duymadı bile. Aklı, ışıklı arabada ve güneşin gökyüzündeki yolculuğundaydı. Zaten yıldızlar da gökyüzünden çekilmeye başlamış; Şafak, göğün doğusundaki mor kapılarını erkenden açmıştı. Atlar kapıda hazır, bekliyordu. Tartışacak zaman kalmamıştı. Güneş Baba, hiç istemese de oğlunun dileğini kabul etti. “Arabamı getirin” diye kükredi Saatler’e. Emri dinleyen Saatler, çocuğun boyundan büyük, güneş yüklü arabayı getirip, atların koşumlarını bağlarken, Helios her zamankinden de kuvvetli parlayan tacını alıp, oğlunun başına yerleştirdi.

“Oğlum, hiç olmazsa bu öğüdümü dinle: Kırbacı sımsıkı tut ve dizginleri sakın bırakma. Önceden geçtiğim yerlerdeki tekerlek izlerini göreceksin, aynı yolu takip et. Çok hızlı gidersen cenneti, çok yavaş gidersen annenin eviyle beraber yeryüzünü yakarsın. Şimdi, ya dizginleri al, ya da dileğinden vazgeç ve arabayı bana geri ver” dediyse de, Phaethon güneş arabasına atladı ve gururla gülümseyerek babasına teşekkür etti.

Şimşek gibi fırladı atlar, sabah bulutlarının arasından. Sürücülerinin acemi olduğunu anladıklarından, gemi azıya aldılar. Yokuşu öyle hızlı çıktılar ki, yeryüzündekiler hemen öğle vakti geldiğini düşünerek, günlük işlerini daha çabuk yapmak için telaşlandılar. Yüklerinin her zamankinden hafif, dizginleri tutan ellerinse çok daha zayıf olduğunu fark eden atlar, coştukça coştular. Yolun öyle dışına savruldular ki, Büyük Ayı ve Küçük Ayı takımyıldızları denize atlayarak zor kurtardılar kendilerini.

Phaethon çok korkmuştu, heyecandan dizginleri bırakıverdi ve atlar Doğu Rüzgarı‘nı da geçerek, hızla yeryüzüne inmeye başladılar. Güneşi taşıyan arabanın sıcaklığıyla tepeler tutuştu, vadileri alevler sardı. Irmaklar ya buhar olup uçtular ya da kaçacak delik aradılar. Ne yapacağını şaşıran Nil Nehri, başını çölün derinliklerine sokuverdi. O gün bu gündür, kaynağı nerededir, bilinmez. Libya baştan başa kavruldu, çöle döndü. Habeşistan halkı ise yakıcı güneşten kararıp, simsiyah oldular.

Sonunda yeryüzü, Tanrılar Tanrısı Zeus‘a boğuk bir sesle yalvardı: “Ben bu cezayı hak edecek ne yaptım? Ya benim yok oluşumu izle, ya da bir şeyler yap ve insanlarımı bu yangından kurtar!”

Yüce Zeus baktı ki, başka çare yok; yıldırımını aldığı gibi, Phaethon’a savurdu. Yıldırımın şiddetine dayanamayan Phaethon’un genç bedeni arabadan düştü. Gündüzden geceye ve geceden gündüze dek, kayan bir yıldız gibi süzülerek; düştü, düştü, düştü… Güneşin oğlunun düşü, Eridanos ırmağının sularında son buldu. Ateşe dönen gövdesini söndüren ırmağın kıyısına gelen su perileri Naiad‘lar, hüzünlü bir törenle gömdükleri Phaethon’un mezarı başında günlerce yas tuttular. Güneş Tanrı Helios’un kızları da geldi mezar başına; gelir gelmez de birer kavak ağacına dönüverdiler. Bugün bile Eridanos kıyılarında kardeşleri Phaethon için ağıtlar mırıldanır, göklerden gelen en ufak esintiyle usul usul sallanır dururlar. Acılı ezgileri, nehrin kıyısında dolaşanların kulaklarına ısrarla fısıldar: Güneş Tanrı Helios’un oğlu… Güneş Tanrı Helios’un oğlu…

Özlem Kalkan Erenus

Kaynakça:

Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1993

Edith Hamilton, Mitologya, çeviren: Ülkü Tamer, Varlık Yayınları, İstanbul, 1994

Mary Catherine Judd, Classic Myths, Minneapolis, 1901. (The Project Gutenberg EBook of Classic Myths, gönderim: 24.10.2011)

 

Özlem Kalkan Erenus’un ‘Marcel Duchamp’ kitabına kitapdevrimi.com’dan ulaşabilirsiniz:
http://kitapdevrimi.com/urun/marcel-duchamp-sanati-ozlem-kalkan-erenus/

 

 

 

 

 

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Facebook Comments