HAC PANAYIRI, SİYAH TAŞ VE TANRININ EVİ: KÂBE – Veysel Boğatepe yazdı…

Resmi İslam aktarımcıları, ilahiyatçılar ve son 16 yılda bir nevi toplum mühendisleri olarak ortaya çıkan / görevlendirilen ekran vaizleri, İslam öncesi Arap gelenekleri söz konusu olduğunda ya kaçamak cevap veriyorlar ya da hadislere başvurarak masal anlatma yolunu tercih ediyorlar. Bu tavrın başlıca nedeni de kendi içine kapanık olan İslam’ın, akıl süzgecinden geçirilerek doğru anlaşılmasından kaynaklanan kaygı ve korkudur. Çünkü doğru anlaşılması, toplum nezdinde edindikleri itibarlarını ciddi ölçüde sarsacağından beslendikleri sistemden pasifleştirilmelerinin de yolunu açacaktır. Tüm sosyal yaşamını dualarla düzenleyeceğine inanan bir toplumun (Örneğin; doların yükselişini durdurmak için topluca dua etmek gibi…) inşa edilmesinde başat rol oynayan dindar toplum mühendisleri aynı zamanda da fıkıh, kelâm, hadis vb. gibi İslam’a paralel inançlar sisteminin oluşmasında büyük rol oynamışlardır. Böylece herkesin cürümüne göre bir din, bir de Allah tasviri şekillendirerek zaten tutarsızlıklarla ve çelişkilerle dolu İslam’ı, daha da karmaşık hale getirmişlerdir. Neye, niçin inandığını sorgulamaya başlayan bireyin ya da kitlelerin “Allah’ın işine karışılmaz, sorgulamak günahtır” gibi söylemlerle temel hak ve hürriyetini elinden aldıkları gibi İslâm’ın hurafelerden arındırılmasının önünde de vantuzlu tıkaç görevini yapmaktadırlar. Üstüne inşa ettikleri saltanatın, itibarın toplumun özgürleşmesiyle yıkılacağından korkan modern görünümlü ilkel kafaların, sistematik bilinçaltı bastırma operasyonlarının karşısında durabilmek için de iki seçenek vardır. Anlatılan, uydurulan masallara körü körüne inanarak /  biat ederek teslim olmak veya İslâm öncesini süzgeçten geçirerek üzerine örtü atılan gerçekleri, masalların veya hikâyelerin karşısına çıkartmaktır. Burada en kritik soru da bize dayatılan, anlatılan masalların karşısına hangi yol ve yöntemlerle çıkılacağıdır. Bireyin, kişisel aydınlanmaya ilk adımını atacağı yol aslında basit ve kolaydır. Birincisi; Her ayetin, surenin indirilme sebepleriyle dönemin olaylar silsilesi arasındaki neden-sonuç ilişkisinden çıkarımlarda bulunmak, İkincisi; İslam öncesi ile sonrasını kıyaslamak ve özellikle de “Mekke” ile “Medine” dönemlerinde inen ayetleri birbirileriyle karşılaştırmaktır. Bu karşılaştırmada karşınıza çıkacak olan en belirgin gerçek, ayetlerin dönemsel olarak tamamen çelişkili bir izleği takip etmesidir.

Oldukça kısa süren Mekke’nin ilk dönemi ayetlerinde daha çok Allah’a şirk koşma, puta tapma, ahret hayatı, sevap ve günah gibi inanç konularından bahsedilir. İnsanlara “ey inananlar” şeklinde hitap eden, musiki ruhu taşıyan özelliklere sahiptirler. Müşriklerden bahseder, Yahudi ve Hıristiyanlardan bahsetmez ama çetin bir mücadele üslubu hâkimdir. En belirgin özelliği ise cihat (savaş) ayetlerinin olmamasıdır. Bunun nedeni de İslam’ın henüz ilk yılları yani güçsüz olduğu dönem olmasıdır. Daha net ifadeyle “senin dinin sana, benim dinim bana” şeklinde hümanist bir yaklaşımı benimser. Ama bu dönemdeki ayetlerin, Mekke’nin fethedilmeden önceki yani Muhammed’in henüz İslâm’ı yaymaya çalıştığı güçsüz dönemi olduğunu bir kez daha hatırlatmak isterim. İslam güçlendikten sonra Mekke fethedilecek tıpkı Medine dönemindeki şiddeti ve savaşı kutsayan ayetler, Mekke dönemine de hâkim olmaya başlayacak, önceki ayetlerle çelişkiler oluşturacaktır.

İslâm’ın güçlendiği yani “Medine” döneminin ayetlerinin özelliklerinde ise tam tersi bir durum hâkimdir. Alışveriş, zina, iftira, hırsızlık cezaları, evlenme, boşanma usulleri, adam öldürmenin yol ve usullerinden bahsederken Yahudi, Hıristiyan ve münafıkları düşman ilan eder. Bu dönemin ayetlerinde cihat (savaş) teşvik edilerek kutsanır, savaştan kaçanların ise cezalandırılacağından söz eder. Bunun nedeni de İslam’ın, rakipleriyle savaşacak duruma gelecek kadar güçlenmiş olmasıdır. Bu iki döneme ait ayetleri birbiriyle kıyasladığınızda gerçekler tüm çıplaklığıyla karşınıza çıkacak ve öyle sanıldığı veya anlatıldığı gibi İslam’ı, dolayısıyla da Kuran’ı anlamanın, kavramanın pek de zor olmadığı görülecektir.

İslam propagandasının merkezi: Hac Panayırı

Bu kısa ön bilgiler ışığında konumuz olan Hacc’ın, ilhamını nereden aldığını ve günümüze değin nasıl bir kutsal tapınmaya dönüştüğünü örnekleriyle irdeleyelim. Bugün ortasında Kâbe’nin bulunduğu yer, Arabistan’ın önemli kült yerlerinin başında gelirdi. İslam öncesinde Arap aşiretleri (Örneğin; Rabia, Mudar, Kuda, Azd) birbirleriyle tanışmak, haberleşmek, alışverişte bulunmak için burayı hac, yani ziyaret ederek büyük bir ticaret panayırına dönüştürürlerdi. Savaşta esir alınan köleler burada satılır, farklı aşiretlere mensup genç kız ve delikanlılar arasında duygusal bağlar burada kurulur, uygun bulunanlar ise oradayken nişanlanırdı. Anne ile babalar, genç kız ve erkek evlatlarını hac panayırlarına, bu sebeple getiriyorlardı. Bugün de devam eden Hac (ziyaret) Arabistan’ın en önemli ticaret kaynağıdır. Hacca gidecek yani Kâbe’yi ziyaret edecek olanlar, ciddi bir maddi külfetin altına girerek bu ziyareti gerçekleştirirken Arabistan, bu ticaretten yani Müslüman ibadetinden, farklı deyişle de din sömürüsünden yılda yaklaşık 16 milyar dolar gelir elde etmektedir. Aslında bu ticaret, İslam öncesindeki anlayışla bire bir örtüşmektedir fakat İslam öncesinde bu törenler, panayır havasında devam ederken İslam’ın güçlenmesinden ve Mekke’nin fethedilmesinden sonra kutsal bir ticarete dönüştürülmüştür. Öncesi ve sonrasındaki tek ve önemli fark da budur.  

İslam’ın henüz emekleme zamanlarında bu kalabalık kült törenler, Hz. Muhammed’in İslam’ı yayması için eşsiz bir avantaj sağlıyordu. Dolayısıyla kendi dönemi içinde büyük ve önemli bir ticaret merkezi olan Kâbe ve çevresini ele geçirmek için ya Arap aşiretleriyle savaşacaktı veya İslami harekete katılmalarını sağlayacaktı. İşte Hz. Muhammed’in Hac panayırlarına katılmasındaki asıl amacı da İslam propagandası yaparak Hıristiyan Araplar ile çoktanrıcı aşiretleri kendi saflarına çekmekti. Arap aşiretleriyle, Hıristiyan Araplarla savaşacak gücü elde edene kadar bu yolu tercih etti ve güçlendikten sonra da kendisine katılmayana, biat etmeyene karşı savaş yönetimi kullandı. İslam’ın güçlenmesiyle de tek amacı olan Mekke’ye seferler düzenleyerek fethetti. Savaşı ve şiddeti teşvik eden, Hıristiyanların, Musevilerin, Müşriklerin ve kısacası İslâm’a mensup olmayanların, kabul etmeyenlerin öldürülmesini emreden “Muhammed Ayetleri” savaş dönemlerinde indirildi veya uyduruldu. Mekke’nin fethinden sonra da İslam öncesinde Arap aşiretlerinin ticaret panayırı olarak kullandığı Kâbe ve çevresi, kutsal bir mabede dönüştürülerek buraya Hac seferleri başlatıldı. Ticari özelliği tamamen kaldırılmayan bu gelenek, günümüze “hem ticaret, hem ziyaret, hem de ibadet” şeklinde kısmen de olsa farklı bir boyuta taşınarak geldi.

Kâbe’nin etrafından çıplak tavaf veya kutsal döngü

Kuran’da ki Hac sureleri 300’ün üzerindedir ve yalnızca 335’inci surede Hz. İbrahim’e atıfta bulunarak buranın ne denli önemli olduğuna kısaca değinilir. Söz konusu surenin 25’inci ayetinde;Bir zamanlar İbrahim’e, Beytullah’ın yerini hazırlamış ve ona şöyle demiştik; bana hiçbir şeyi eş tutma! Tavaf edenler, ayakta ibadet edenler, rükû ve secdeye varanlar için evimizi temiz tut.” denilmektedir. Dikkat edilirse Kâbe’nin, dört dinin de kabul ettiği Hz. İbrahim için hazırlandığına işaret edilmektedir. Kuran’da Beytullah, Allah’ın evi anlamında kullanılırken Kâbe’den yani Allah’ın evinden ise yalnızca iki yerde, Maide’nin 5 / 95 ve 97 surelerinde bahsedilmektedir. Kâbe, daha çok eski ev, mukaddes ev olarak anılmaktadır. Aynı surenin 26’ncı ayetinde ise; “İnsanlar arasında haccı ilan ettik ki; gerek yaya olarak gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde kendilerine ait bir takım yararları yakından görmeleri, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belli günlerde Allah’ın ismini anmaları ( kurban kesmeleri için) sana (Kâbe’ye) gelsinler. Artık ondan hem kendiniz yiyin hem de yoksula, fakire yedirin.” denilerek tam olarak Hacc’ın amacından söz edilir. Mekke’nin fethinden sonraki bu sure ve ayet bize yine İslam öncesi Arap geleneğini işaret etmektedir. Ayet’in kısa özetini; “Burası size aittir. Mekke’yi fethederek nasıl bir yararlı iş yaptığımızı atla, deveyle veya yaya olarak gelin görün, adak adayın, bu zaferi kutlayın” şeklinde yapmak mümkün. Dolayısıyla Kâbe’de kurban kesmenin de Allah’ın emri olmadığı, Mekke fethedildiği için yani bu niyetle kesildiği açıkça ortadadır. Bu gelenek günümüze kadar hiç değişime uğramadan gelebilmiştir. Örneğin; herhangi bir sevindirici haber karşısında kurban kesmek, adak adamak gibi… Kurban kesmekle ilgili geniş ayrıntıyı (http://www.kitaptansanattan.com/kose-yazilari/binlerce-yillik-mitolojik-masal-bir-arap-gelenegi-kurban/) başlıklı makalemde bulabilirsiniz.

Hacı adaylarının Kâbe’nin etrafında dönmeleri de (tavaf), İslam’a özgü bir ritüel ya da ibadet şekli değildir. Araf suresinin 26’ncı ayetinde; “Ey Ademoğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık. Takva elbisesi… İşte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah’ın ayetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar diye indirildi.” şeklinde, örtünmeden bahseder. Peki, böyle bir ayet hangi ihtiyaçtan doğmuştur, örtünmek neden gereklidir? Veya kolay anlaşılması bakımından soruyu şöyle soralım; İnsanlar Kâbe’yi çıplak olarak mı tavaf ediyorlardı ki, örtünmeyi emreden bir ayet indirildi, neden? Yoksa uyduruldu mu? Bunun yanıtını yine İslam öncesi dönemde bulabiliyoruz.

Araplar ilk çağlardan, İslam’ın yayılmasına kadar ki süreçte taşlara, ağaçlara taparlardı. (Örneğin; içinde (hurma) geçen ayetlere bakılabilir.) Özellikle de Nacran’da, Hıristiyanlığın yayılışına kadar Nacran’lı Araplar, giysilerini ve silahlarını tapındıkları hurma ağacının dallarına asar, anadan doğma ağacın etrafında dönerek tavaf ederlerdi. Erken Hıristiyanlık, yani çoktanrılı inançlar zamanında, Arap inançlarının en önemli parçasından birisi olan bu döngüye, kadın / erkek birlikte katılır ve tapınma yerlerinin etrafında yürüyerek ibadetlerini gerçekleştirirlerdi. Bu döngü, Hıristiyanlık dönemine geçişte sadece çıplak ayakla tavaf etme şekline dönüştürülmüştü. İslam’ın Mekke’yi fethinden sonra da çıplak ayaklı tavaf, ihrama büründürülmüştür. Bugün hacı adayları, örtündüğü beyaz dikişsiz kıyafetin altına hiçbir şey giymezler. Dolayısıyla çok tanrılı dinler döneminde ilkel bir Arap geleneği olan çıplak tavaf veya kutsal döngü, Hıristiyanlık döneminde çıplak ayakla, İslamiyet’te ise ihrama büründürülerek kutsallaştırılmıştır. Ayetlerde “örtünün” denmesi, tavafın çıplak yapıldığının kanıtıdır. Ayrıca Kâbe’nin etrafında dönmek yani tavaf etmek, siyah taşı öpmek (Hacer- el Esved) yine İslam öncesi bir Arap kültürüdür. Çok tanrılı dönemde başlamış, erken Hıristiyanlık döneminde devam etmiş ve Mekke’nin fethedilmesinden sonra da çeşitli değişimlere uğrayarak İslam örtüsü altında günümüze kadar gelmiştir. Hz. Muhammed dahil, İslam öncesinde Kudüs yönünde secde edilirken, Mekke’nin fethinden sonra kıble değiştirilmiş ve Mekke yönünde secde edilmeye başlanmıştır. Bu kıble değiştirmeden sonra Hz. Muhammed, Arap aşiretlerinin, Hıristiyan Arapların tapındığı, kutsal saydığı her şeyi ortadan kaldırmış, geriye tapınak olarak sadece Tanrı’nın evi olarak kutsanan Kâbe ile siyah taş kalmıştır.

Bedevi çadırını Tanrı evi olarak kutsamak

Kâbe’nin tanrının evi olduğu inancı, kilise olduğu dönemden kalmadır. Siyah taş ise Kâbe’den önce de vardı. Erken Hıristiyanlık döneminde kimi Arap kabileleri, siyah taşın olduğu yeri Tanrı “Hubal”ın evi olarak benimsemişlerdi ve burada adak, kurban keserek kanlarını siyah taşa sürerlerdi. Hıristiyanlığın yayılmasıyla İsa’yı Tanrı olarak kabul eden Hıristiyan Araplar, himayelerine aldıkları siyah taşı kutsama geleneğini devam ettirdiler fakat aynı zamanda da kutsadıkları siyah taşı, bedevi çadırıyla koruma altına aldılar. Daha sonra da kiliseye dönüştürülerek İsa’nın evi olarak kullanılmaya başlandı. Böylece Kâbe denilen mimari yapının temelleri de atılmış oldu. Kâbe’nin tavla zarını andıran mimarisi aynı zamanda bedevi çadırından esinlendiğini ortaya koymaktadır.

Erken Hıristiyanlık döneminde kimi Hıristiyan Araplar, kabileler Kâbe’nin iç duvarlarını, tapındıkları tanrıların kabartmalarıyla süsleyerek ibadet merkezi haline getirmişlerdi. Mekke’nin İslâm tarafından fethedilmesinden sonra Hz. Muhammed, tavla zarını andıran Kâbe’nin şekline dokunmadı ama duvarlarındaki tanrı kabartmalarını kazıtarak yok etti, çatısını da değiştirdi. Kutsal sayılan siyah taş Hacer el-Esved’i de Kâbe’nin duvarına yerleştirerek Allah’ın evine dönüştürdü. Uhud savaşını kazanan İslam ordusunun komutanı Ebu Süfyan’ın, zaferden sonra “Yaşasın Hubal” diye nara attığı birçok kaynakta işlenmektedir. Bu gerçek de Kâbe’nin İslâm öncesi tanrı “Hubal”ın evi olduğuna ayrı bir kanıt oluşturmaktadır. Oysa zikredildiği üzere İslam, Allah adına savaştığını iddia ettiğine göre bu zafer tanrı Hubal adına değil de Allah adına kutsanmalı ya da kutlanmalıydı. Öyle ya,  İslâm’a göre Allah, Enfâl / 39’da; “Baskı ve şiddet kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer küfürden vazgeçerlerse şüphesiz ki Allah, onların yaptıklarını hakkıyla görendir.” şeklinde emretmiyor muydu?

Kuran’da savaşı teşvik eden ayetler incelendiğinde- ki özellikle de Muhammed surelerinde, insanların savaşa hangi vaatlerle teşvik edildiği, katılmaları durumunda ödüllendirilecekleri, katılmamaları durumunda ise cezalandırılacakları tekrarlanarak anlatılır. Muhammed Suresi’nin 7’nci ayetinde; “Ey iman edenler, Allah’a yardım ederseniz o da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.” denilmektedir. Allah’ın, kullarından yardım talebinde bulunduğu net bir ifadeyle zikredilirken Diyanet’te dâhil tüm tefsirciler, bunu kabul etmekle beraber “Allah’ın yardıma ihtiyacı bulunmadığı kesin olduğuna göre Allah’a yardım, mecazî olarak kullanılmıştır.” şeklinde çarpıtarak gerçeklerin üzerine bir örtü daha atmaktan vazgeçmemişlerdir. Neticede İslam öncesi Tanrı “Hubal”ın evi olarak kutsanan yerin (Kâbe), Hıristiyanlık döneminde kiliseye dönüştürülerek İsa’nın evi olarak kullanılmış, Mekke’nin İslam orduları tarafından fethedilmesinden sonra da Allah’ın (Tanrı) evi olarak kutsanmış ve günümüze bu özelliğiyle gelmiştir.

Şeytan niyetine taşa taş atmak

Öncelikle “Araf Haccı” ile “Mekke Haccı” arasında kökensel bir bağın olmadığını belirtmek isterim. Arafat’taki Hac, “Dhur el-Hicca” ayının 9. günü, İslami kurallara göre Mavkit’teki Vukuf istasyonunda, Hacı adaylarının Lebbayka (Senin hizmetindeyiz) çığlıkları eşliğinde ve tören havası içerisinde başlar. Buradan başlayan yürüyüşteki amaç, iki saatlik uzakta ki Mina’ya, güneş doğmadan varmaktır. Kural budur. Hacı adayları yol boyunca üçtaş yığınına, satın aldıkları taşlardan yedi adet küçük taş atarlar. Mina’ya vardıklarında ise kentin kıyısındaki bir kayalığı taşlarlar. Böylece şeytanı taşladıklarına inanırlar.

Şimdi burada parantez açalım ve gayet basit birkaç soru soralım: Taşladıkları kayalıkta gerçekten şeytan var mı? Bu durumda hacılar, kayalığı taşlamakla aslında putları taşlamış olmuyor mu? İslâm’a göre put’a tapmak günah değil miydi? Kâbe’nin duvarlarındaki taştan tanrı ikonları bizzat Muhammed tarafından neden kırılarak yok edildi? Öyleyse olmayan şeytanı ya da kayalığı şeytan niyetine taşlamak, gerçekte put’u taşlamak değil de nedir? Veya gerçekte şeytanın olmadığı taş yığınlarının taşlanması, o taşları putlaştırmıyor mu?  Soruları çoğaltmak mümkün ama çok tanrıcılık döneminde ağaca, taşa tapınıldığı gerçeğinden hareketle bu ve benzer tutarsızlıklar, bizleri yine cahiliye dönemine götürmektedir ki, tüm soruların yanıtlarını da zaten buradadır.

Konuyu bağlayacak olursak hacı adayları, büyük camide namaz kıldıktan sonra Kâbe’yi yedi kez tavaf ediyorlar (etrafında dönüyorlar) ve dönerken de siyah taş “Hacer el-Esved”e el sürüp, öpüyorlar. Yani sadece Arap aşiretlerine özgü olmayan, İbrânice ve Aramca “Kutsal döngü” anlamına da gelen tavaf etme, erken Hıristiyanlık döneminden kalmadır ve inançlara göre de farklı uygulanmıştır. Örneğin; İbraniler ile Asurlar, kutsal döngülerini zılgıt çekerek yaparken Hıristiyanlık döneminde ise Hac için gelenler “Halleluya” çekerek Kâbe’nin etrafında dönerlerdi. Özetleyecek olursak; çok tanrıcılık (put / perestlik) döneminden kalma tapınma şekli olan kutsal döngü veya şimdiki adıyla hac (ziyaret) ve tavaf (dönme, döngü) “Zılgıt” ile başlamış “Halleluya” naraları ile devam etmiş ve günümüze “Lebbayka” çığlıkları olarak gelmiştir.

Konumuzun kıssadan hissesi; Dini tercihin, inanma ya da inanmama özgürlüğünün siyaset malzemesi yapılarak bireylerin, toplumların sistematik bir şekilde baskılanması, insanlığa yapılmış en büyük suçtur. Bu bağlamda Hac ve Kurban gibi birçok ilkel Arap aşireti geleneğinin üzerine örtü atılarak sanki Tanrı buyruğuymuş gibi kutsanarak şölene dönüştürülmesi, toplumun aydınlanmasının, özgürleşmesinin, modern çağı yakalamasının önüne büyük setler çekmektedir. Tüm bunlar; en başta İslam inancına mensup toplumlara acı, işkence, hakaret, sefillik, dışlanma, horlanma, ölüm vb. gibi insani değerlerle bağdaşmayan eylemler olarak geri dönmüştür ve dönmeye de devam etmektedir.

Veysel Boğatepe

Not: Yazı içinde geçen ayet ve sureler, Diyanet İşleri Başkanlığının resmi web sitesinden olduğu gibi alınmıştır.

 

 

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Facebook Comments