İnanılmaza İnanma – Bülent Bakan yazdı…

Günün birinde gün yüzü görmemiş kara kıtanın doğu kıyısında ticaret ve zarafet güzergâhından uzak bir köşede bir balıkçının ağına küçük bir heykelcik takılır. Tarihsel olduğu ile ilgili hiçbir şüphe yoktur. İlginç haber saman alevi gibi yanar ve sonrasında ilgi söner gider. Bu haberi atlamayan bir akademisyen doktora tezi için uygun materyalin peşine düşer. Sonuçta uzun bir yolculuktan ve sayısız denemeden sonra batığın navlununa ulaşır ama denizin canını acıtan batıktan deniz onu iz bırakmamacasına yok ederek intikamını çoktan almıştır.

Hikâye buradan sonra ‘contemporary’ hale gelir. Bu batığı çıkarmak için sponsor arayan akademisyen kırk gün kırk gece durmaksızın müzayede yaparak satılmadık imge, açılmadık sandık bırakmayan ressamımızdan destek alır. Çünkü o artık bir iş adamıdır, bir sermayedardır. O da bu sanatsal imge avının büyüsüne kapılır ve yatırımı tek başına karşılar. Tek şartı vardır; ‘Asla dalgıç kıyafeti giyemem.’ Derinlere dalmaz ama tam bir tarihi küratoryal maceranın orta noktasına düşüverir. Bedeni kafasından ayrı düşmüş Pazuzu heykelciğinden (Kafası 1920’lerin başında arkeolojik kazıda bulunduğu Mezopotamya’dan Londra’nın tozlu raflarına yolculuğunu tamamlamış) mitolojik destansı kahramanlara, tepegözün biyometrik üç boyutlu fotoğrafından yılan-başlı kadına kadar bir bölümü altından yapılmış bir sergi salonunu dolduracak sanat eseri bulunur. Bu arada Poseidon gemiden geriye bir çatışma perdesi çivisi ve sadece bir sikke bırakmıştır. Bu bir Roma sikkesidir. Âşık olduğu kenti bir yıkıntıya çeviren Tiran zamanında basılmıştır. Suyun altındaki başarılı arkeolojik kazı çalışması görece olarak çok başarılı bir şekilde altına hücum dönemini kıskandıracak kıvraklıkta başarılmıştır.

Her sanatsal arkeolojik nesne suyun altında onlara biyolojik miras bıkmış deniz canlılarının mirasıyla birlikte güneş tanrısının eşliğinde gün yüzüyle buluşur. Tüm operasyon boyunca suyun altında ve üstünde her türlü güvenlik tedbiri alınmıştır. Ressamımız suyun altındaki risklerden biri olan köpekbalıklarını çoktan formaldehite yatırıp Dünyanın tüm müzelerine kırk gün kırk gece müzayedesiyle pazarlamıştı. Su üstündeki altın deliliği de sıkı tedbirlerle aşılır. Sonrası malum. Bunları sergilemek ve paylaşmak gerekir. Bu iş için Londra’da uygun arazi bulunamaz. Venedik Bienali’nde karar kılınır. Venedik denizin canını acıtan batık bir şehir olduğu için çok uygundur. Sergi yapılır ve sonuçta Londra merkezli sanatçımız Dünya Sanat Merkezinin karizmasını her zamanki gibi capcanlı tutar. Yerseniz.

Başından sonuna çok iyi kurgulanmış bu belgeselde öyküyü zaten bilen için şaşırılacak bir şey yoktur. Yapılan nadir hatalardan 1920’lerin başında Anadolu’da arkeolojik kazıların hepsi durmuştu. Çünkü o sırada Dünyanın en güzel Devrimini yapmakla meşguldük. İngiliz arkeologlar kürenin farklı yerlerinde eşeleniyordu. Ben de oradan yürüdüm ve gerçeğe ulaştım; ‘Küratoryal halüsinasyon’. ‘Bilimden uzak Sanat.’ Gerçi aslını da biliyordum ama yine de inanılmaza inandım. Çünkü iyi anlatılmış veya anlatılmamış her masala inanırız. Doğru söyleyenden de ispatını isteriz. Az daha Pazuzu’nun kafasının nerde olduğunu Londralı istifçiye soracaktım.

Bu arada Londra ve Paris’te müzelerde ve depolarında kokmaya ve böceklenmeye başlayan sanat eserlerinden sonra depolara sığmayan tarihi eserlerin de sahiplerine geri verilmesi planlanıyormuş. Yerseniz ve inanılmaza inanırsanız…

Bülent Bakan

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Facebook Comments