‘İSA’nın Fotoğrafı – Özlem Kalkan Erenus yazdı…

Fotoğraf Tarihi’nin genel kabul gören gelişim çizgisinin tamamen dışına çıkarak; tarihteki ilk fotografik görüntü olduğu ileri sürülen Torino Kefeni’nin sırrı nedir? İsa, çarmıhtan indirildikten sonra sarıldığı iddia edilen keten kumaşın üzerine kendi görüntüsünü bırakmış olabilir mi?

Fotoğrafın bulunuşuyla ilgili tarihsel bilgiler, günümüze ulaşan ilk fotoğrafın 1827 yılında çekilmiş olduğunu söyler: Fransız mucit Joseph Nicéphore Niépce‘nin Saint-Loup-de-Varennes’deki Le Gras Malikanesi’nin penceresinden görünenleri bugün, tam 190 yıl sonra izleyebildiğimiz bir kare… Bu görüntü geçip gitmekte olan zaman içinde dondurulmuş bir andan çok; camera obscura (karanlık kutu) ile pozlanmış sekiz saatlik bir zaman kesitidir aslında.

Karanlık kutunun 11. yüzyıldan beri Arap astronomi bilginlerince kullanıldığı biliniyor. Arap bilim adamı İbn El Heysem, “beyt el muzlim” adını vererek güneş ve ay tutulmalarını izlemek üzere önerdiği bu sistemi, optik bilimine yön veren diğer buluşlarıyla birlikte, Kitab el Menazir (Görüntüler Kitabı) adlı eserinde bilim dünyasının gündemine taşır: Dört tarafı kapalı, karanlık bir odanın, bir duvarının tam ortasına bir delik açıldığında delikten giren güneş ışığı, karşıdaki duvara yansır ve bu esnada deliğin önünde bulunan nesnelerin görüntüsü, (sağ-sol ve alt-üst olarak) ters biçimde, duvarın yüzeyinde belirir. İbn El Heysem‘in ünlü yapıtı, 12. yüzyılda Cremona’lı Gerard tarafından Latince’ye çevrildiği andan itibaren Batı dünyasını etkisi altına alarak, Leonardo Da Vinci, René Descartes, Johannes Kepler ve daha pek çok kişiye çalışmalarında esin kaynağı olur.

Camera Obscura fotoğraf makinesine dönüşmeden önce, yüzyıllar boyunca farklı amaçlara hizmet eder. 16. yüzyılın ikinci yarısında deliğin önüne yerleştirilen bir mercekle geliştirilen sistem, yağlıboya resimlerin yapımında yardımcı bir yansıtma aracı olarak geniş bir kullanım alanı bulur. 17. yüzyılda ise “lanterne magica” (büyülü fener) adıyla geliştirilen projeksiyon cihazına dönüştürülerek önceleri eğlence amacıyla, 19. yüzyıl boyunca da eğitim faaliyetlerinde yaygın olarak kullanılır.

Leonardo Da Vinci 1500’lü yılların başında kendine özgü aynalama tekniğiyle kaleme aldığı elyazmalarında, sistemin çalışma prensiplerini çok detaylı bir biçimde anlatmış olsa da, bu açıklamaların gün yüzüne çıkması, ancak üç yüz yıl kadar sonra, 1797’de Venturi‘nin Da Vinci’ye ait elyazmalarını deşifre ederek yayımlamasından sonra mümkün olacaktır.

Niépce‘nin, gözlerimize ulaştırdığı 190 yıllık görüntüye geri dönecek olursak; Fransız mucit, karanlık kutu ile elde ettiği görüntüyü, helyografi (güneş çizimi) adını verdiği tekniğiyle, kurşun-kalay alaşımı özel bir plaka üzerine düşürmekteydi. Niépce, dönemin baskı sanatçılarının litografi kalıplarını hazırlarken, aside dayanıklı bir kaplama malzemesi olarak kullandıkları bitüm (yer sakızı) maddesi ile kapladığı plakayı, ışığa duyarlı bir yüzey haline getiriyor, bitümün güneş ışığının etkisiyle iyice sertleşen bölümleri dışında kalan kısmını lavanta yağı ile temizleyerek açık ve koyu gölgelerin oluşturduğu pozitif görüntüyü plaka üzerine sabitliyordu. Böylelikle Niépce, bir anlamda tek kopyalı bir “güneş baskısı” elde ediyor, ancak başta da belirttiğimiz gibi; söz konusu görüntünün oluşması için sekiz saat gibi uzun bir pozlama süresine ihtiyaç duyuyordu. Bu süreyi birkaç dakikaya indirmeyi başaran, Louis-Jacques-Mandé Daguerre oldu.

Çalışmalarına Niépce ile birlikte başlayan Daguerre’in, 1838 yılında Paris’te, Temple Bulvarı‘nı kaydettiği görüntü ise fotoğrafçılık tarihinde, bir insana ait ilk fotoğraf olarak kabul edilir. Bu görüntü, oldukça kalabalık bir sokağın fotoğrafı olmakla birlikte, yaklaşık on dakikalık bir pozlama süresi gerektirdiği için, trafiğin akışı ve hareket halindeki insanlar hızlarından dolayı fotoğrafta görünmezken, kadrajın sol alt köşesinde ayakkabılarını cilalatmakta olan adam, hareketsiz duruşu sayesinde fotoğraftaki özel yerini alarak, hayalî bir ıssızlığın ortasında, sonsuzlukla buluşur.

Fotoğraf Tarihi’ne göre bu iki örnek, fotoğrafın yüzey üzerine bir tür resmetme tekniği olarak bulunuşunu ifade ederken, çoğaltma teknolojisi olarak fotoğrafın bir kez daha icat edilmesi gerekir. Bunu da 1841 yılında İngiliz bilim adamı, William Henry Fox Talbot gerçekleştirir. Negatif film yüzeyine kaydedilen görüntü, artık çoğaltılarak yayılmaya uygun bir ortam halini almıştır.

Peki, fotoğrafın tarihsel gelişim çizgisinin tamamen dışına çıkarak; tarihteki ilk fotografik görüntü olduğu ileri sürülen Torino Kefeni‘nin sırrı nedir? İsa’nın çarmıhtan indirildikten sonra sarıldığı iddia edilen keten kumaş gerçekten günümüze ulaşmış olabilir mi?  Yaklaşık 1,1 mt. eninde ve 4,4 mt. boyundaki bu keten kumaş, uzun saçlı, sakallı bir adamın önden ve arkadan görüntüsünü üzerinde taşıyor olabilir mi?

Torino’daki San Giovanni Battista Katedrali’nde muhafaza edilen Torino Kefeni’nin üzerindeki görüntüyle ilgili tartışmaları, ülkemizde Prof. Dr. Levend Kılıç, “Torino Örtüsü” adıyla kavramlaştırmıştır.

  1. yüzyılda Urfa‘daki bir mağarada bulunduğu söylenen örtü, bu mağaradan alınarak İstanbul‘a getirilir. 1204 tarihli Latin İstilası sırasında yapılan yağmada kaybolan örtü, 1350‘li yıllarda Fransa‘nın Lirey kasabasında yeniden ortaya çıkar. Bu anlatılarda bahsi geçen, hep aynı örtü müdür, kesin olarak bilinmemekle birlikte, 15. yüzyıldan itibaren örtüyle ilgili resmi kayıt ve tutanaklar bulunmaktadır. 1453 yılında Margaret de Charny tarafından Savoy hanedanlığına bağışlanan örtü, 1532 yılında Chambéry Şapeli‘nde çıkan bir yangında hasar görür. Kutsal emanetlerin saklandığı sandık üzerinde yer alan gümüşün eriyerek, katlanmış halde tutulan örtünün üzerine damlaması sonucunda, kat yerlerinde simetrik lekeler oluşur. Yapılan yamalarla tamir edilmeye çalışılan örtü, Savoy Dükü Emmanuel Philibert‘in emriyle 1578‘de Torino‘ya getirilir ve günümüze kadar da Torino’da muhafaza edilir. 17. yüzyıldan itibaren, bu amaçla kurulan bir şapelde sergilenmeye başlar. 19. yüzyılın sonunda ilk kez fotoğraflanır. 1898 yılında İtalyan bir amatör fotoğrafçı olan Secondo Pia‘nın, çektiği bu ilk fotoğrafın banyosu sonucunda anlaşılır ki; Torino Örtüsü‘nün üzerinde ancak dikkatle bakıldığında seçilebilen sepia renkli, silüet şeklindeki görüntü, aslında bir negatiftir. Bu durumda Secondo Pia’nın elde ettiği görüntü ile Torino Örtüsü üzerindeki görüntünün pozitifine ulaşılmış olur. Peki böyle bir şey mümkün müdür? Henüz elli yıllık bir geçmişe sahip bulunan negatif film görüntüsü bundan yüzlerce yıl önce hangi teknolojiyle elde edilmiş olabilir?

1988 yılında yapılan karbon testi, Torino Örtüsü’nü, 65 yıllık bir sapma payıyla 1325 yılına tarihlendirir. Bu testin sonucuna göre; örtünün 1260 – 1390 yılları arasında bir dönemde meydana getirilmiş olduğu anlaşılır. Teolojik anlamda meseleyle ilgilenenler, yapılan karbon testinin yanlışlığını ortaya koymaya çalışırken çeşitli tezler ileri sürer. Bunların arasında en çok kabul gören tez, karbon testinde değerlendirilen örneklerin, 1532 tarihli yangında hasar gören kısımların onarımında kullanılan yama parçalarından alındığı yönündedir. Ancak konuyla ilgili dinsel tartışmalar bir yana bırakılırsa; söz konusu sonuç, fotoğraçılık tarihi açısından göz ardı edilmesi mümkün olmayan bir durumu ifade etmektedir.

Yapılan karbon testinin sonuçları göstermektedir ki; örtü üzerinde geleneksel resmetme tekniklerinin hiçbirinden iz bulunmaz. Herhangi bir çizgi izi taşımayan örtü üzerinde, bir boya pigmentine ya da kimyasal bir kalıntıya da rastlanmaz. Keten örtü üzerinde, tamamen yüzeysel olarak ortaya çıkan görüntünün bir negatif olduğu da kesindir. Ayrıca örtünün üzerindeki görüntü, ancak optik yolla oluşturulabilecek düzeyde ayrıntılar taşımakta, boya resimle elde edilemeyecek mükemmellikte ışık ve gölge detayları içermektedir.

Güney Afrikalı sanat tarihi profesörü Nicholas Allen 1993 tarihli tezinde, Torino Örtüsü’nün Ortaçağa’a ait bir fotoğraf olduğunu kanıtlamaya yönelik çalışmalar yapar. Allen çalışmasında, İbn El Heysem’in 11. yüzyılın başında Kitab el Menazir‘de ortaya koyduğu esaslara uygun olarak; Torino Örtüsü’nün boyutlarıyla uyumlu bir camera obscura yaparak, aynı türde bir görüntü elde etmeye ve bu görüntüyü Ortaçağ’a uygun malzemelerle sabitlemeye karar verir. Ortaçağ Avrupası’nda kimya biliminde kullanılan birikimin temellerini oluşturan Cabir İbn Hayyam, henüz 8. yüzyılda yaptığı çalışmalarla gümüş nitratı elde etmiş ve bu malzeme üzerinde ışığın etkisini ortaya koymuştur. Ayrıca 13. yüzyıl Alman düşünürü Albertus Magnus da ışığa duyarlı gümüş nitratla çalışmış ve bazı hayvan idrarlarını kullanarak, amonyak içerikli sıvıların sabitleme etkisini belirlemiştir. Tüm bu bilgilerin Torino Örtüsü’ne atfedilen yıllarda sabit olduğunu ortaya koyan Nicholas Allen, söz konusu bilgi birikimini kullanarak, örtünün bir benzerini yapar.

Doğal olarak, Allen’in Ortaçağ’da fotoğraf teorisi pek çok tartışmayı beraberinde getirir. Allen’in örtü üzerinde ulaştığı görüntünün fotoğrafçılık tarihini 500 yıl geriye taşıyacak kesinlikte bir kanıt olmadığını düşünenlerin en yaygın argümanı şöyledir: Dönemin optik ve kimya bilgilerinin söz konusu teknolojiyi tasarlamaya uygun detayları içeriyor olması, bu bilgilerin bir araya getirilerek uygulanmış olduğunu kanıtlamaz. Ayrıca böyle bir teknoloji kullanılmış olsa, bunun başka örneklerinin de bulunması beklenirdi. Bu tekniği uygulayabilen bir kişi, büyük bir şöhret kazanmak yerine neden bu teknolojiyi kendisine saklamış olsun?

Konuya farklı bir açıdan yaklaşan bir grup araştırmacı içinse, karbon testi sonuçları örtünün tarihini saptamakla, üzerinde var olan görüntünün de gerçekte İsa’ya ait olamayacağını, her koşulda sahte olduğunu belirler. Bu araştırmacılar, 1453’ten itibaren Savoy Hanedanlığı’nın mülkiyetinde bulunan örtünün başarısız bir “uydurma görüntü” taşıyor olabileceğini, bu arada elli yıl kadar gözlerden uzak kalan örtünün, yeniden halkın izlenimine sunulmasına kadar geçen süre içinde, ustalıkla kotarılmış, son derece başarılı, yeni bir “görüntü” taşıyan, farklı bir örtü üretildiğini ve Savoy Hanedanlığı’ndan aldığı sipariş üzerine bunu gerçekleştirenin de dönemin dahi ismi Leonardo Da Vinci’den başkasının olamayacağını ileri sürmekteler. Onlara göre Leonardo, gerek artistik yeteneğiyle gerekse bilim adamı olarak sahip olduğu müthiş kapasiteyle, bu iş için biçilmiş kaftandır. İnsan anatomisini ve kas yapısını bu kadar iyi bilen ve aynı zamanda camera obscura ile ilkel bir fotoğraf uygulamasını gerçekleştirebilecek teknik bilgiye hakim bir başka isim düşünülemez. Bu araştırmacıların bazıları iddialarını daha da ileri taşıyarak, Torino Örtüsü üzerindeki görüntünün de bizzat Leonardo’ya ait olduğunu ileri sürmekteler. Leonardo’nun pek çok başyapıtında aslında kendi yüzünü resmettiği, uzun zamandır taraftar toplayan bir iddia olarak dikkat çekiyor. Leonardo’nun geçtiğimiz günlerde New York’taki Christie’s Müzayede Evi tarafından 450 milyon dolara satışı gerçekleştirilen ve şimdiye kadar bir açık arttırmada en yüksek fiyatla alıcı bulan sanat eseri olarak kayıtlara geçen Salvotore Mundi adlı resminde yer alan İsa’nın, Torino Örtüsü’nde beliren İsa’nın yüzüyle tıpatıp aynı özellikleri taşıdığı ve her ikisinin de gerçekte Leonardo’nun kendi portresi olduğu iddia ediliyor.

Anlaşılıyor ki; yüzyıllar boyunca hararetli tartışmalara konu olan İsa’nın fotoğrafına yönelik sorular, belki hiçbir zaman kesin bir yanıt bulamayacak ve Torino Örtüsü sonsuza kadar gizemini korumaya devam edecek.

Özlem Kalkan Erenus

Kaynaklar:

– Prof. Dr. Levend Kılıç, “Fotoğrafın Resmetme Tekniği ve Torino Örtüsü”, Anadolu Üniversitesi Akadema Program İçeriği

– Estelle A Mare, “Science, Art History and the Shroud of Turin: Nicholas Allen’s Research on the Iconography and Production of the Image of a Crucified Man”, South African Journal of Art History, Volume 14, 1999

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Facebook Comments