KARA YAZI (Bir Karadeniz Hikayesi) – Ulaş Karakaya yazdı…

Fırında armut pişirip odun ateşinde anuk kaynatırlar. Ayran kesmesini mısır ekmeğine katık edip, kehribar tespih çekerler. Öyle çok gülmez ve eğlentiyi çok sevmezler. Tek bildikleri düğün, çakal düğünüdür. Aç kalınca ala karga ve elik keçi vururlar. Dört kitabın üçünü es geçip arada birini okurlar. Domuzları düşman bilirler ayıları post…

Akşam çağı geçilip de altı kardeşler ışıldayan yüzünü gösterince, gece üçte dere kenarında horon eden cinler görülür bu köylerde. Hocalıkları içten gelir. Kimseye ihtiyaç duymazlar.

Kadınları kendileri hakkında dedikodu edenlerin ağzı yansın diye evşin kızdırır cumaları.
Sabun büyüsünde ustadırlar.
Cazı karılar, ölü yıkanan sabunları almak için bir telaşe içinde yarışır.

Bir de işinin ustası kırık çıkıkçıları vardır. Evelallah her şeyi yerli yerine oturturlar ama iki şeyi bilmezler, döş yarasını dikip, yürek yangınını söndürmeyi…

Bu köylerde yaşayanlar sabrı herkesten çok bilir. Kırk gün geçmez ise hastalık, öyle giderler hekime. Şekerli su içip, yaraya ekmek basarlar.

Ata eyersiz binmeyi herkesten iyi bilir, terkisine üç yaşında çocuk atarlar. Ekmeksiz kalırlar, tabancasız kalmazlar. Boyun bağı takanları ve çok konuşanı kesinlikle sevmezler.
Toprağı bellerken ve silahı çekerken çabukturlar. Er kişiler gaddarlıklarını çetin ve dişli topraktan alır. Kasabada anlatılanlara göre acıma duyularının yerinde kocaman bir taş olduğu söylenir.

Öyle çok korktukları duyulmamıştır. Bir tek sıtmadan çekinirler. Duadan çok beddua bilirler. Ahlar ile gezerler, eyvahlar ile ölürler.

Muhtar seçmez, hökümeti sevmezler. Menderes‘e kızıp, İnönü‘ye sayarlar.

Bayram bilmezler. Bir tek mısır ekmeğinden o gün helva yaparlar. Hıdrelleze ise bir başka gözle bakarlar. Sadece o gün ele bıçak almazlar ve ip tutmazlar. İp tutanlar o sene bahçelerde yılan çok görür. Bıçak alanlar ise düşman bulup tez ölür.
Birbirleriyle çok selamlaşmazlar. Bir tek babra bubrik duasında buluşur, azcıkta olsa konuşurlar. Aynı hoşmere yağ katarlar. Düşman olsalar da vurduklarıyla aynı mezarlıkta yatarlar.

Abrul ayı çok sert geçip, fındık olmayınca o yüksek köylerde bir telaş başlar ve önce kadınlar arasında fısıltıyla konuşulur; sonra başı karanlık dağlardan, Aksu vadisine doğru ezber edilmiş o kara söz işitilir ve hızla yayılır.
”Çok adam kırılacak bu sene.”

”Allah sonumuzu hayır etsin.” diye biter. Tanıdık bir acı, sızı kaplar anaların ciğerlerini.

Çünkü O makus köylerde adam vurmak böyle yoksunluk zamanlarında tütün yakmak gibi sıradandır. Yakılan ağıtların hepsi genç ölmek üzerine söylenir. Köyde kına yakan seçilmiş kadınlar gibi, ağıdı da hep aynı kadın söyler. Ağıt söyleyen tek bir keyvanı vardır; onun sözünü kimse kesmez. Ölüm sessizliğinin yerini onun guatrlı kursağından çıkan bilindik acı bağırtı alır.

Analar evlatlarına yanar ama bağıramaz. O yüzden çürümüştür her birinin döşleri. Tanrının ismini bile unuttuğu bu sarp dağlarda bu vahim durumlar için, daima geçerli olan yazısız bir kural vardır. Sessizlik ve bu durumu kader deyip kabul etmek.
Hepsi istisnasız bu kurala uymak zorundadır. Kimse kimseden şikayetçi olmaz. Önce Allah’ın sonra dağların ve şimşeklerin adaletine inanırlar. Şehir kanunlarını önemsemezler ama kanun nizam işte…

O köylerin on dördünde katil olanı ve adam vuranı çoktur. O köylerde adam vurmak cıhal kişinin işidir.
Vurdukça cıhallık gider. Cahilliğe geçilir. Cahillikten, herifliğe giden yol uzundur.
Çocuklukları mahpusta geçer; okul bilirler…
Gardiyanları öğretmen… Duvara attıkları çizikleri harf. Saydıkları günleri cebirden sayarlar….
Sürgün yerlerse işte şehir, şehir dolaşıp coğrafya öğrenirler.

O köylerde mezar boyları çoğunlukla kısadır !

Şöyle sözler haşa işitilmez. ”Gızını dövmeyen dizini oğlunu dövmeyen bağrını döver.”

Bu uğursuz köylerde kan meydanda kalır. Kimse kanı temizlemez. Kana değmek uğursuzluk ve yeni belalar getirir.
Kanı temizlemek yağmurun işidir. İşini heç aksatmaz. Yağmur yağdıkça toprak kanla beslenir. Kan kokusu ile büyür bebeler. O kadar çok kurbana rağmen, lanetlenmiş gibidir toprakları. Uzaklardan bakan yabancı birisi ağaçların ve çiçeklerin kırmızılığını gördüğünde diğer köyler ile ayırt edebilir.

İşte o köylerde doğmuş bir gölge dolaşır gece vakti Gireson sokaklarında. Karanlığın içinde bir çakal gibi yürür. Söylenilene göre 2.5 liraya bile adam vurur.

Katillerin en beteridir.

Şahitsiz öldürür. Ama illa nam istiyorsanız bir anlatıcı lazımdır hem de iyi bir anlatıcı…

İzini belli etmeden tekinsiz adımlarla ilerler. Zayıf, çelimsiz bir adamdır. Adına Şeytan Selim derler. Anlatılana göre bir gazino kavgasında 6 kurşun yemiş ama ölmemiştir. Kalkıp yürüdüğü söylenir. Şeytanlığı buradan gelir.

En kötü kahvehaneleri ve batakhaneleri mesken tutar.Barbut oynayanları sevmez. Her daim kılıç oynayanları izler; en az beş sene geç verilmiş kafa kağıdında yaşı 45 yazar. Sakallarının biçimsizliği zaten çirkin olan suratını daha da çirkinleştirir. Ön dişleri köpek dişlerine kadar kırıktır. Köpek dişlerinin yerinde iki altın diş vardır. Tek tük ağzını açtığında, avını parçalayacak azgın bir köpeğe benzer. Söylentiye göre dişleri zengin bir vergi memurunun mezarından çalmış ve işini gördüğü bir dişçiye taktırmış diye anlatılır.

Batakhanelerin en adi müdavimleri bile onunla aynı mekana girmeden önce uzunca düşünürler; her an bir kancıklık yapmasından çekinirler. Korku ve tiksintiyle karışık bir his beslerler.

Dışarıdan bakanlar için ise iğrenilecek ve daima yol değiştirilecek pislik bir heriftir.

Muşamba giydirilmiş kahve masasının üzerine koyduğu eski ceketinin, dirsekleri yırtılmış püskülleri sallanır. İçtiği cigaralar yüzünden sakallarında bir grilik vardır. Saçları uzun zamandır hamam suyu görmediğinden yağ içindedir. Kahveciler de sevmez ama ses etmez, edemezler. Beş kuruş para vermeden çıkıp gittiği de çok olmuştur.

Nerede kaldığını, yattığını kimse bilmez. Sormaz, soramazlar. Ancak üç gecede bir nezarete alırlar.

Köyünden çıkalı uzun zaman olmuştur. Akraba namına kimsesi yoktur.Eskiden Yaşlı bir ninesi ve iki gardaşı vardı. Birini…

Abisinin adı Şahin. Sarp dağların ve kör kuyuların ustası. Ama bir hatası vardır. Selim‘in sevdiği kıza, Macide‘ye tutulmak. Aşk düşmesin bu dağ köylerine ihanet ile bir gelir.

Eyyamıbahur derler bizim buralarda. Gavur ellerinde köpeklerin günü diye geçer. Ağustos’un en sıcak günleri. Kış bu köylere erken varır. Odun yapmak lazım gelir. Selim oduna gider.

Çakallığın alameti farikası kurnazlıktır. Kurnazlık bu kez Şahin için… Şahin aşkın verdiği hırsla orman şefliğine şikayet eder gardaşını. Selim’i suç üstü yakalarlar. Ceza keserler bir de üstüne üstlük karşı geliyor diye döverler.

Dayak yediği yayılır dilden dile. Şahin ses etmez hiç. Kuru bir geçmiş olsun der. Selim bu bir yolunu bulur elbet ve öğrenir kendini gammazlayanı. Şahin artık onun için; kulağına ezan okunmuş bir yezidden farksızdır. İhanetin büyüklüğü yakınlık derecesine göre işler.

Ağaç kestiği baltayla görür işini. Yine derin bir sessizlik olur köyde.

Cinayet bağışıklık gibidir. Bir kere işledin mi alışırsın. Ve insanlar senin katil olduğunu bildikleri için biraz daha usturuplu davranırlar sana, hele bir de kardeş katiliysen…
Kardeşini vuran adamdan herkes korkar. Çünkü kardeşini öldüren adam artık herkesi öldürebilir.

Her hökümet değişince bir af çıkar.
Mahpusluktan çıkınca, bacısını emanet bırakıp ninesine, bir müddet İstanbullara gider. Böyle adamların şansından mıdır yoksa bahtından mıdır. Orada da bela bırakmaz peşini.
Melek Girmez Sokağı‘nda önünü kesen iki kişiyi vurur ayaklarından.

Oralara kara haber ulaşmaz besbellim. Ankara vapuru ile tez vakit döner memleketine. Köye çıkar elinde iki paketle.
Ninesine çember, bacısına basma etek almıştır.

Cılga yoldan yürür. Adımları hızlanır, kara taşdan yapılmış evin kapısına vardığında sağır ve dili söylemez kardeşini sessizce ağlarken bulur.

Ninesi zatürreden ölmüştür.

Ninesini, cepteki son parasıyla anası ve Şahin’in tam ortasına gömer. Mezar başına diktiği tahtaya al çemberi bağlayıp asar. Bacısı çok ağlar. Ses etmez..

O köylerde erkeklerin ağladığı görülmemiş ve kata işitilmemiştir.

Bacısının aklına bir akşam üstü hediye etek gelir. Ama utancından bir türlü alıp giyemez. Bir gece yarısı el etek çekilip, kuşlar seslerini kurt ulumalarına bıraktığı bir vakit, abisinden gizli alıp eteği giyer üstüne. Giydi ya bir de kendine bakmak ister aynada. Ortasından yarılmış aynayı el yordamıyla bulur. Gaz lambasını yakar. Kırık aynanın üzerinde bir alev yansır. Aynada yansıyan alev git gide büyür. Gaz lambasını devirmiş, kör olasıca eteklik tutuşmuştur. Bacısının sesi yok ki duyulsun.
Yetiştiği vakit Selim, artık her şey için geçtir.

İşte o günden sonra bir daha köyün adını etmez, yolunu bilmez olur. Kuma giden Macide’yi de unutur.

Gaddarlığı, geride bırakacak kimse olmamasının verdiği rahatlık ile birleşmiş büyümüştür.

Önceleri kavgalarda bir kaç kişiyi yaralar. Sonra bu işi paraya döker ve iki buçuk liraya adam vurur.

Abisi Şahin’den sonra ilk öldüreceği adamı vurduktan sonra söyleyecekleri ezber edilir.
Derler ki en iyi ezberciler, hatim indiren hocalar ile bardabaş tetikçilerdir. Hocalar onları, onlar hocaları hiç sevmez.

Nahit’in camına dayar tahta merdiveni. Uyumakta olan Nahit’e 8 kurşun sıkar. Nahit heç uyanamadan yatağında ölür. Karısı, Nahit verem olduğu için başka bir odada uyumaktadır. Canını evlerden ırak olasıca verem kurtarır. Çünkü Şeytan Selim gözünü kırpmaz. Af yoktur kitabında…

İçeri girer çıkar. Sürgünler de dolaşır. Suratının meymenetsizliği işte böyle böyle artar.

Adam vuranın hasmı çok olur. Eli tetikte yürürken, Çınarlarda ki camide Kore şehitleri için okunan mevlidi işitir. Azcık kulak kabartıp, oradan Kazancılara sapar. Kazancılar yokuşundan aşağıya inerken ara sokaktan üç kişi çıkar ve üç pala parlar ışıl ışıl. İnce bıyıklarını ağzına götürüp ısırır. Geldiği köylerde kar yağacağı zaman keyvanıların ayakları buz tutar ya aynen ayakları öyle buz kesilir. Sanki basireti bağlanır. İlk kez olur bu. Tabancasına bir türlü dokunamaz. Bir yabancılık hisseder.

Hepsi birden bekçinin düdüğü ile irkilir; dört yana kaçışırlar.

Kahveye yanaşan adamın ayaklarında ise büyük bir telaşenin emareleri vardır. Kimsenin yanaşmadığı Şeytan Selim’in masasına gelir ve kulağına eğilip bir şeyler söyler. Selim kafasını onaylar şekilde sallar. Adam onun yerine masaya bozukluk bırakır ve arkalarına bakmadan çıkıp giderler.

Lüks bir gazinoya girerler. Onu götüren adam bir masayı işaret eder. Masada bakımlı ve güzel bir kadın ile beraber şişman ve papyonlu bir kodaman oturmaktadır. Papyon, Şeytan Selim için zengin nişanesidir. Hiç sevmez…

Kadın mantosunu alıp, yelpazelenerek kalkarken bir bakış atar… Selim göz ucuyla bakar ve kodamanın karşısına oturur. Bacak bacak üstüne atar. Tanır, bilir ya bu kodamanı. Tefecidir. Verdiği işi kabul eder. Dört adam parası alır sade bir adam için.

Ertesi gün vakit gelmiştir. Biraz güçsüz hisseder kendini.Pilavla, kadayıfı karıştırıp macun yapar ve her kaşık sallayışta yitirdiği gücü yine kendinde bulur.

Verilen adresi ezberinde tutar. Bir kayığa atlar, delikli taşı görünce kayıkçıya salık eder. Dediği yere yanaşırlar.

Eliyle işaret eder sen git der. Yaz güneşi vurur ensesine. Kirli bir mendille siler terini. Yılan enükleri görür ve başlarını kundurası ile ezip üç kere tükürür üzerilerine. Bu uğursuzluk…

Tabutçu Vasilinin dükkanın önünden geçerken durur. Vasili’nin omzunda bir atmaca vardır. Selim,Vasili’ye yanaşınca atmaca demir bir çubuğun üzerine atar kendini. Selim, Vasili’nin kulağına eğilip bir şeyler fısıldar. En son duyulan ”Dokuz tahtadır.”

Dokuz tahta…

Garibanlar ölünce tabutunu belediye alır ve kirli bir kefen verir bu kıyılarda.

Vasili arkasından bakakalır. Bir fenalık edecektir besbelli. Ama mendeburun dediğini tutmamak olmaz.

Tarife uyan eve yaklaştıkça adımları hızlanır. Ama kimseye de belli etmek istemez el olduğunu. Ama kıyı insanları tanırlar iki yüz metreden yabancıyı. Ayak yürüyüşlerinin sesinden bile duyarlar. Ama kafalarını çıkarıp da bakamazlar.

İşte o ev. Camdan içeriye doğru süzdü. Bir ihtiyar emice koyun postunun üzerine namaz kılıyor. Tarife uyan adam bu değil. Yoksam yanlış mı geldi ? Ama tek serenti var dediydi. Onun dibindeki kapısı mavi boyalı ev…Ahanda burası nerede bu adam? Sonra camın önüne vuracağı pos bıyıklı, sağ yanağı benli adam belirdi. Dışarıdan yeni gelmiş besbelli…

Tabancasını hazırladı. Tabanca tertibatına baktı. İşliyor. Kelek sesleri geliyor uzaklardan ve inek böğürtüleri… Artık onları da duymuyor. Cama yaklaşıp vuracak. İlerliyor. Geldi camın önüne. Gez göz arpacık. Tetiği yumuşattı. Pos bıyıklı adam bir simit çıkardı göğsünden yan odadan bir oğlan çocuğu koşarak geldi. Nasıl gülümsüyor öyle, nasıl mutlu. Bir simit bir insanı bu kadar mutlu edebilir mi? Sarıldı babaya. Bir simit için sarıldı… Gözünden bir şeyler damladı. Daha önce bilmediği, şahit olmadığı… Tabancasının kabzasını ısırdı. Yapamadı ya ilk kez vuramadı. Şeytan Selim ilk kez kaçıp gitti arkasına bakmadan. Bu alemde fertiği çekmek derler.

Ufak adam dışarı çıktı. Çıkmasıyla içeriye bağırarak girmesi bir oldu. İki altın diş ile iki buçuk lira bulmuştu yerde. Belkim borçlarını bile öderlerdi.

O günden sonra Şeytan Selim’in mendebur suratını bir daha gören ve adını bir daha işiten kimse olmadı…

Bir türkü duyuldu henüz söylenmemiş…

”Ah Macide yelpazenin rüzgarına kapıldım.
Bu alemde çok adam kestirdim gözüme
emme ilk sefer vuramadan ayrıldım…”

Şeytan Selim’in doğduğu köylerde sevdalık türküsü bilmezler…

Şeytan Selim’in doğduğu köylerde güvercinler yerine yalnız kartallar uçar…

”Suç samur kürk olsa kimse üstüne almak istemez.”
Şeytan Selim’in doğduğu köylerde herkes samur kürk giyer…

Ulaş Karakaya

Anuk: Dağ Nanesi
Elik Keçi: Dağ keçisi
Ayran Kesmesi: Çökelik
Evşin: Yufka çevirmeye yarayan yassı araç
Babra Bubrik Duası: Sislerin dağılması için yapılan Güneş duası
Hoşmer: Terayağı, süt ve mısır unu ile yapılan Karadeniz’e özgü bir yemek

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Facebook Comments