KAVRAMSAL VE KURAMSAL AÇIDAN ŞİDDET – Salime Kaman yazdı…

Çeşitli şiddet edimlerinin insanlığın temel meselelerinden biri olduğunu biliyoruz.

Her geçen gün, kişiye – topluma yönelik olarak uygulanan, değişik boyutlarda dozunu artıran psikolojik, duygusal ve sosyal zararlar yaratan şiddet, doğal amaçlarla birlikte yer almaya devam ettiği sürece yasal amaçlar sisteminin savunulamayacağı bilinir. Şiddet ve otoriteyi karıştırmamak gerekir. Hannah Arendt’a göre insan kendi sorumluluk duygusunu yitirirse ve kendi gücünden habersiz kaderci olursa, kitle toplumuna dönüşür. Kitle toplumu olmak, kaderci olmak totalitarizmin etkisini, ortak bir dünya görüşünü topluma dayatır. Totalitarizm şiddeti savunur ve şiddet onun için önemlidir. Hatta totalitarizm varlığını sürdürmek için şiddeti dayatır ve haklılaştırır. Bu yüzden kavramları iyi tanımak gerekir.

Şiddet davranışlarının önlenmesi, her şey de olduğu gibi bu konuda da multi-disiplinler arasında yapılacak çalışmalarla mümkün olabilir. Şiddet insana ait bir kavramdır.

Yazımda, şiddet konusunu kuramsal olarak, yani kavramsal düşünerek bilgiye dayalı anlatmaya çalışacağım.

Şiddet sözcüğü dilimize Arapça ‘şiddat’ sözcüğünden geçmiştir. Peklik- sıkılık- sertlik anlamları vardır

Bu anlamlar, İngilizce ve Almanca da ki karşılıklarında, bazı farklılıklar gösterir. Örneğin İngilizce violence(şiddet) sözcüğü Latince violentus(şiddet) ve violare(ihlal)den gelmektedir. Şiddet, cebri, kuvvetli, hiddetli, sert, zorlu, taşkın anlamlarına gelir.

Anlamın biri, bir şeyin yapılma tarzını vurgularken ikinci anlamı ise incitmek, zarar vermek, bozmak, lekelemek tecavüz etmek, zorlamak, çiğnemek, ihlal etmek anlamlarına gelir yani ‘yapılan şeyi’ vurgular. Şiddet sözcüğünün İngilizce ve Latince kullanımının köklerinde göze ilk çarpan şey, biri genel olarak ‘kuvvet’ fiilini diğeri ise ‘ihlal’ etmeyi içeren iki temel anlamı ifade eder.

Platon, Yasalar kitabında, şiddeti, ‘kuvvet, güç, zor, iktidar’ ve fiil hali, ‘kısıtlamak, zorlamak, sınırlamak, baskılamak’ olarak ifade eder. Dolayısıyla şiddetin Yunanca karşılığında da kökensel olarak ‘kuvvet’ ve ihlal’ anlamları görülmektedir.

Her dildeki anlamların yanı sıra, şiddet ‘çiğneme, ihlal etme, bozma’ gibi anlamları da ifade eder.

Alman edebiyat eleştirmeni, düşünür, kültür tarihçisi ve estetik kuramcısı Walter Benjamin, ‘Şiddetin Eleştirisi’ makalesinde, şiddet sözcüğünü derinlemesine incelemiştir. Benjamin, meseleye hukuk ve adalet kavramları üzerinden açıklık getirmeye çalışırken, bir ilke olarak şiddetin adil amaçlar için bile ahlaki bir araç olup olmayacağının yanıtını da aramıştır. Şiddetin, tarihin bir ürünü olarak gören Benjamin pozitif hukukun karşıt kutbunda yer aldığını ifade eder. Şiddet türleri arasındaki kuramsal ayrım da bu amaçlara ilişkin genel bir tarihsel kabulün söz konusu olup olamayacağı üzerine temellendirir. Bu amaçları da doğal amaçlar, yasal amaçlar olarak adlandırır. Şiddetin doğal amaçlara mı yoksa yasal amaçlara mı hizmet ettiği, en açık biçimde, özgül yasal koşulların arka planında gözlemlendiğini ifade eder. Kişi çocukça bir anarşizmin peşinden gitmedikçe ‘dileyen dilediğini yapabilmelidir’ türünden bir söylemle insanlara yönelik sınırlamaları reddeder.

Walter Benjamin, şiddetin iki ana teması olduğunu şöyle anlatır: Birincisi, yasanın ve hukukun amaç-araç ilişkisi içinde şekillendiği, hukukun adaletle ilgisi olmayan bir biçimde iktidarı ve devleti meşrulaştıran yönünün varlığını, yasa koyan ve yasa koruyan iktidar mantığı olarak zor ya da şiddet, bu sarmaldan, amaç-araç ikiliğinden doğduğunu anlatır. Hukuk esasen yasanın kökeninde yer alan şiddeti ya amaca uygun ya da amaçları düzenleyen uygun bir araç açısından işlevleştirir.

İkincisi, amaç-araç düşüncesinin, kısaca devletin ve iktidarın kökenindeki şiddetin ortadan kaldırılmasının mümkün olup olmadığı sorusu etrafında şekillenmiştir. Walter Benjamin, ilahi şiddetin tıpkı dilsel değiş-tokuşa ve iletişime hizmet etmeyen, sadece kendini tarif eden adlar gibi, şiddeti hiçbir amaca hizmet etmeyen saf araçlar biçiminde hayal etmeyi mümkün kılabileceğini düşünür.

Devletin ya da hukukun bakış açısıyla, Walter Benjamin’e göre, grev hakkı tanımak demek, şiddet uygulama hakkı tanımak olmadığını, işverenin dolaylı olarak uyguladığı şiddet eyleminden kaçma hakkı olarak tanımlanır. Akıl, yasa koyucu ve yasa koruyucu şiddet eleştirisini bir sonuca bağlamak durumundaysa, böylesi koşullara daha kararlı ve cesur bir biçimde yaklaşmak gerekliliğine dikkat çeker.

Ancak; Kant için bu, bir şeyin evrenselleştirilebilir olması için, o şey herkes için geçerli olmalı. İnsan, aynı durumda kalan herkes için anlamlı olacak şeyi yapmalıdır. İnsan onuruna ve bireyin değerine gösterilen bu saygı modern insan hakları teorisinin özüdür ve Kant’ın ahlak felsefesine yaptığı büyük bir katkıdır. Kant, herhangi bir eylemin ardında duran niyetleri maksim olarak tanımlar ve ‘maksim’ eylemin altında yatan genel ilkedir.

Aslında, Kant ve Benjamin şiddete veya barışa taraf olmakla, şiddete karşı durmanın da belli bir tarih ve tarih yazımı anlayışına bağlı olduğunu göstermişlerdir. İnsanı kendi tarihsel konumuna ilişkin, öz bilinç geliştirme gücüne sahip tarihsel bir varlık olarak görmüştürler.

Kuramsal anlamda, olumlu hukuk kuramı, şiddet türleri arasında, hangi durumda uygulandıklarını dikkate almaksızın temel bir ayırım yapmayı önerir. Bu ayırım tasdik edilen veya tasdik edilmeyen güç kullanımı arasındaki ayırımdır.

Şiddetin kuvvet anlamı, Amerikalı filozof ve eğitim kuramcı John Dewey’e göre, fiziksel kuvvet üzerine dayanan ve analitik gelenekte yer alan bir tanımdır. Şiddetin kötü sonuçlanan kuvvet, ya da başka bir deyişle, yıkıcı ve zararlı kuvvet kullanımı olduğunu ileri sürer. Yine O’na göre, kuvvet kullanımı ancak yıkıcı ve zarar verici olduğu zaman şiddet eylemine dönüşür. Yıkıcı olmanın yanı sıra, bir kuvvet hareketinin, şiddet eylemi olarak sayılması için kasıtlı ya da mahsus yapılması gerektiği de belirtir.

Şiddetin tarihsel olarak insan ilişkilerini tayin eden yaygın bir toplumsal, kültürel ve kurumsal pratik ve olgu olarak bizim topraklarımızda da yaşandığını biliyoruz. Türkiye’nin farklı coğrafi bölgelerinde ve tarihi saflarında şiddeti farklı stratejilerde yaşamışlardır. Bu da yaşanan şiddet eyleminin farklılaşmasına yol açar. Mesela, çeşitli darbelerle hayattan ve zamandan ama en çok da birbirlerinden koparılan insanların gördüğü şiddetler… Yine, her türden iktidarın marjinallere, merkez dışında bırakılanlara, güçsüzlere kimsesizlere uyguladığı şiddet gibi..

Pascal, şiddet sorununun hukuk dışı adalet alanındaki açmazını da şöyle ifade eder: ‘Haklı olan güçlü olamadığı için, güçlü olan haklı oldu.’

John Dewey’e göre felsefi problemler insanların yaşamlarından ayrı, soyut problemler değildir. Onlar problemdir, çünkü insanlar kendi hayatlarını ve dünyalarını kavramaya çalışan, onun içinde nasıl en iyi biçimde davranacaklarına karar vermek için mücadele eden canlı varlıklardır. Felsefe yapmanın dünyaya uzaktan bakan bir ‘izleyici’ olmaktan çok hayatın problemlerine aktif olarak karışan biri olabilmeyi gerektirdiğine inanır.

Amerikalı Psikoloji eğitmeni, Newton Garver’ın şiddet tanımı, ‘ihlal etmeyi’ esas alır. Bu ihlal edilen şeyin de kişiselliğe ait olan haklar olduğunu, yani kişi haklarının ihlal edildiğini, kişilerin var olan, beden hakkı, otonomi hakkı, eylemlerinin sonuçlarıyla uğraşma hakkı ve üretme hakkı gibi hakların ihlalinden söz eder. Bir yanda, kişinin vücuduna yönelik bir hak ihlali diğer yandan onun saygınlığına yönelik hak ihlali vardır. Newton Gavner, şiddetin ya kurumsal ya da kişisel olduğunu ve açık ya da gizlice olabileceğini de belirtir.

O’na göre de dört tür şiddet vardır:

  1. Açık kişisel şiddet
  2. Açık kurumsal şiddet
  3. Gizli kişisel şiddet
  4. Gizli kurumsal şiddet

Örnekleri de şöyledir.

  1. Açık kişisel şiddet; soygun, tecavüz, öldürme
  2. Açık kurumsal şiddet, savaş, isyan,
  3. Gizli kişisel şiddet, saygınlık ihlali, korkutmalar,
  4. Gizli kurumsal şiddet, kölelik, kolonyal baskı (kapital döngünün sözde modern bir ayağı olarak varlığını sürdür. Sömürgecilik gibi) getto hayatı.

Newton Gavner’in ihlal tanımı ile birlikte üç yeni kavramı şiddet tanımında tanıyoruz.

Bunlardan biri,

  1. Hak
  2. Gizli, görünmeyen şiddet
  3. Kurumsal şiddettir.

İnsanların, hakları neler olduğu konusunda bir açıklık getirilmemiştir. Gizli ya da görünmeyen şiddete gelince, daha çok zihinsel ya da psikolojik şiddetin çeşitli durumları kastedilir. Aşağılama, beyin yıkama, endoktrinizasyon (kişilere istenilen davranışların ve inanışların, onların kişisel düşüncelerini yok sayacak ve mantıklı karar verme yeteneklerini yok edecek tarzda empoze edilmesi), korkutulmaları, kurumsal şiddet kavramında ise, bu kavramın bazı yerlerde yapısal şiddet olarak da ifade edilir.

Yapısal şiddet, Norveçli Barış Araştırmaları alanında önemli isimlerden biri olan matematikçi ve sosyolog Johan Galtung’a göre, ilk anlamı, insanların sosyal düzenlemeler den zarar görmesi ama dair anlamdaki şiddet tanımına göre onlara şiddet uygulanmamasıdır. Şiddetin bu geniş tanımı ile birlikte, ihlal kavramının özellikle fiziksel şiddetteki açık uygulayımının aksine gizli yani örtülü şiddet eylemlerini anlamada baş vurulabilecek bir kaynak olarak yer aldığı söylenebilir.

Peki tam anlamıyla nedir ‘ihlal’ ve bu kavramın anlattığı içeriği nasıl anlamalıyız?

Vittorio Bufacchi, ihlalin, hak tecavüzü, sınır geçme, sınır aşma, bir limitin veya normun ötesine gitme anlamlarını içerdiğini belirtir.

Bir suç eylemi bakımından sorulduğunda hangi biçimde bir kişi ihlal edilir? Ya da nasıl incitilir? Fail tarafından sorulduğunda ihlalin sorumlusu kimdir?

Bernhard Waldenfels, ilk sorunun yanıtı için üç olasılık olduğunu şöyle ifade eder:

Birincisi, bir şey, biri ya da bir kural, şiddetin yalnızca insan değil insan olmayan muhataplarının da olduğundan bahseder.
İkincisi, bedensel ve zihinsel yaralanma olarak verir. Bu Newton Garver’in açık ve gizli şiddet tanımlamasına uygun bir tanımlamadır.
Son olarak da herkesin olan şeye yani şiddet eylemine az ya da çok katıldığını ve sorumlu olduğunu belirtir.

Bernhard Waldenfels’in neyin ya da kimin ihlal edildiğine dair sorusu, önemlidir. Çünkü şiddet bir ihlal ise ne ihlal edilmekte ne çiğnenmekte ya da bozulmakta ki ortada bir mağduriyet durumu çıkmaktadır.

Şiddeti olumsuzlama olarak düşünen inceleyen bir düşünür de Hegel’dir. Hegel, Hukuk Felsefesi eserinde zorlama/baskı ve suç başlığı altında şiddeti ele almıştır.

Hegel’e göre baskı, insanın özgür iradesinin/istemesinin kendini geri çekemediği bir durumda gerçekleşir. Şiddet konusunda zorlama ve baskılamanın dışsal bir niteliğe ya da fiziksel bir niteliğe yapabileceğini kişinin özgür istemesinin bu durumda o zorla karşılaşmayacağını belirtir. İrade kendi varoluşunda sürekli olarak değişir. Beden gibi dışsal niteliğe yapılan zorlama ile iradeye yapılan zorlamayı da ayırır.

Hegel’e göre: ‘sadece mevcut olan/ var olan isteme/ irade ihlal edilebilir.’ ‘Kendi somut anlamında özgürlüğü ihlal etmenin böyle bir biçimi olarak hür bir fail tarafından kullanılan kuvvet bakımından ‘zorun’ ilk kullanımı, suçtur. Bu kendi tam anlamında olumsuz olarak sonsuz bir yargı oluşturur. Böylelikle yalnızca tekil iradem altına giren bir şeyin kapsamı olumsuzlanmaz fakat aynı zamanda benim yüklemimdeki evrensel ve sonsuz öğe de olumsuzlanır.’ Bu şu demektir: İradem altına giren şeylerin olumsuzlanmasıdır. Evrensel ve sonsuz öğe olarak haklarıma yönelik bir olumsuzlanmadır.

Burada suç, hakkın ihlalidir. Gerçek, yani asıl hak ise, bu ihlalin iptalidir. Dolayısıyla şiddet olarak suç bir olumsuzlama ise, cezada bu olumsuzlamanın olumsuzlamasıdır.

Sosyal öğrenme kuramına göre ‘şiddet’ ülkemizde yoğun olarak yaşanmakta hatta yeniden üretilerek, kuşaktan kuşağa aktarılmaktadır. Şiddetin en acımasızı da acı çektiğimizi kimsenin duymamasıdır.

Yazımı, Kant’ın düşünceleriyle bitirmek istiyorum. Kant, doğal koşulların insanda genetik öğrenme mekanizması oluşturduğunu söyler ve tarihi, bir öğrenme süreci olarak betimler. Yani her çocuk ona depolanmış bilgileri veren bir sosyalizasyon (toplumsallaşma)koşulları altında dünyaya gelir. Bu bilgileri aile yaşantısı, eğitim ve kültür yoluyla kazanır.

Ya sizce?

Salime Kaman

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR