KAYIP İNSANLIK – Ulaş Karakaya yazdı…

Süreçler birbirini takip edip taklit eder. Baskı dönemleri yeni insanın tohumlarını atar. Varlığını kanıtladığını düşünen insan için ise bir açmaz ile karşı karşıya kalınması kaçınılmazdır. Burada bir tercih sorunsalı ortaya çıkar. Ya gücün eksenine oturur ya da büyük insanlığın izinden gider ve reddeder. Sistem tarafından oyun dışına atılacaktır ama onurunu ve inancını koruyarak varlığını devam ettirecektir. Korkuya karşı gelmenin bir bedeli vardır. Bu karşı koyuş, hedefe oturmasına sebep olur ama bu katlanılması gereken bir süreçtir.

Tam tersi olduğunda ise insanın çözülüşü ortaya çıkar. Artık kişilik ile beden birbirinden kopmuştur. Sarsılmaz vicdan korkuya boyun eğmiştir. Vicdan yitimi ile bellek yitimi birbirini tetikler. Bugün yaşadıklarımızın bir benzeri 12 Eylül‘ün sıcak atmosferinde yaşanmıştır.

Fikret Hakan ifadesinde, “Bana okumuş olduğunuz paragraftaki ifadelere kesinlikle katılmıyorum. Ben 12 Eylül’ün gereğine ve o günlerde yapılan icraata yürekten inanan ve bunun gerektiğine inanan bir kişiyim. Bu paragrafta belirlenen sözlerin ve açıklanan hususların var olduğunu bilseydim bu dilekçeyi kesinlikle imzalamayacağımı belirtmek istiyorum. Bu düşüncelere katılmıyorum.” diyerek 12 Eylülün sarsıcı ve yıkıcı baskılarına karşı ortaya çıkarılan “Aydınlar Dilekçesine ” attığı imzayı kesin bir dille reddediyordu.

Öztürk Serengil, 12 Eylül darbesine evet oyu verdiğinin ve sağcı olduğunun altını çizerek, imzaladığı dilekçenin konut senedi olduğunu söylüyordu.

Sami Hazinses ise soy ismine yakın hazin bir yanıt veriyordu: “Kağıt oynarken arkadaşlar çabuk oyna dedi; okumadan imzaladım.”

Yine bu sürecin içinden geçip gelen ve sürgünlere tabi olan Cem Karaca, direnişin yitiminde Semra Özal’ın elini öperek sisteme reveransını sunmakta bir sakınca görmüyordu.

İnsanoğlu korkmaya görsün, boyun eğer. Boyun eğdikçe diz çöker, diz çöktükçe kasabın bıçağını bekler, kasabın bıçağı ışıl ışıl parlayınca yalamaya başlar. Ağzına dolan kanın tadını aldıkça boğulduğunun farkına varmaz.

*****
Gezi‘nin büyük popülaritesine kapılıp, kitlenin potansiyel gücünden rol çalmaya çalıştılar. Bu rol çalış Gezi sürecinin sönümlenmesine kadar sürdü. En tepedeki büyük kudretin yıkılmayacağını inandıklarında ise dümen kıvırdılar. Bu hastalıklı inanç, onları terk ettikleri güvenli sulara tekrar yanaşmaları gerektiği konusunda ilk çağrıydı. Çünkü o sularda bol sıfırlı teklifler ve çekler vardı. O sularda kimseyi tehdit etmedikleri gibi kimseyi de hapse atmıyorlardı. Hızla iktidarın güçlü kollarına koştular. Devirmeye çıktıkları iktidarın yanı başında yer almak kişisel bir tercihten ziyade yaşamsal bir olguydu.

Gezide çapulcu olup, sonrasında Ertuğrul Gazi, Fatih olanlara, Kanuni’yi oynayıp, Gezi’ye koşanlara hepsi sistemin var ettikleridir.

“Oyuncunun böyle bir tercih hakkı yok. Her rolü oynar.”

Hayır; bu siyasi süreçte Neo Osmanlıcılık siyasi bir paradigma olarak öne çıkarılmış ise bu bir tercih değildir. Konjonktüre dahil olup iktidarın işini kolaylaştırmak demektir.
Reddetmek gerekir; reddetmeyi denemeyen insan kendini reddetmeye başlar.
İnsan kendi kimliğini reddetmeye başlamaya görsün, gittikçe uzaklaşır kendine ait olandan. Uzaklaştıkça bir kimlik yitimi ortaya çıkar. Bu bellek kaybına yol açar. Geçmişinden kaçmak için yaptıklarını inkar etmeli ve kraldan çok kralcı olduğunu göstermelidir.

“Başbakan’ı seviyorum oyumu AKP’ye verdim!” Halil Ergün
“Sonuna kadar Erdoğancıyım, hatta feriştayım” Yavuz Bingöl

Kendini siyasi bir gerçekliğin figürü olarak görülmese de Gezi sürecinde rol çalmasını hesaba katarsak Tamer Karadağlı‘nın şu açıklamasını korkan insanın, kendini kanıtlama çabası olarak ele alabiliriz: “Cumhurbaşkanımı izlerken müthiş bir hatip, kitleleri arkasından sürüklüyor, inanılmaz bir karizması var bunlar çok önemli şeyler. Yıllarca hastalandı dendi hiçbirimiz farkına bile varmadık.”

İktidarın en büyük destekçisi, havuz medyasının katalizör gücü Sabah Gazetesine bir kaç aydır sözleşmiş şekilde röportaj veren topluma mal olmuş-edilmiş isimlerin çıkışları önemlidir.

Bunları kayıp insanlığın, yitik halkalarıdır! Genel anlamda demokrat ve laik yaşamı savunan insanların var ettiği bu isimler bir karşı koyuş sürecine girmiştir. Daha önce gerçek kimliklerini gizleyerek belli noktalara gelen bu isimler, artık kimliklerinin ortaya çıkmasında sakınca görmemektedir. Bu karşı duruş, iktidarın temelinin sarsılamayacağı görüşü ile alakalıdır. ‘Madem erk yıkılmıyor biz de daha çok yanında mevzileniriz.’ hastalıklı düşüncesinin ürünüdür..

En son gerçekliğini Mevlevilikte bulan, MFÖ’nün unutulmaz ismi Mazhar Alanson: “Artık iyice ortaya çıktı ki, bu ülkenin çoğunluğu Müslüman ve Müslüman hayatı yaşıyor. Olayımız bu” dedi ve ekledi: “Dövünmenin alemi yok. O söyledikleri gibi ‘laiklik de elden gitmez’, gitmedi de.”

Saptaması ve bunu üstüne basarak vurgulaması tarafını belli etme çabasıdır. Dönmek olarak nitelenemez. Dönek başladığı noktayı reddedip, diğer tarafa geçendir. Mazhar’ın olayı ise semazenlerin çevrelerinde daireler çözerek dönüşleri ile ilintilidir. Yani başladığı noktaya geri dönmek olarak ifade edilmelidir. Kendi özüdür.

İlhan Şeşen‘in yine aynı gazeteye verdiği röportajda söylediği “Türkiye’de kendimi hala özgür hissediyorum, üzerimde büyük bir baskı yok.” Söylemi tamamıyla haklıdır. Karşı duruşun yoksa, niye baskı olsun. Röportajın devamında kime oy verdiğini soran Sabah gazetesi muhabirine, “tekerleme yaptım kim denk gelirse ona bastım.” diyecektir. Siyasi fikrini beyan etmekten kaçınan bir profil çizmesi ise öz kimliğinin korkaklığa yenilmesidir. Kendi siyasi tercihini söyleyemeyecek birinin sanatçı olarak nitelenmesi acıdır.

Şaibeli bir seçimden sonra yapılan, Bülent Ortaçgil röportajı da demokrat kesime onun kitlesi üzerinden bir mesajdır. Ortaçgil bu mesaja ortak olmaktan kendini alamaz. Bu onun kendini güce kanıtlama çabası, savaşımıdır: “Muhalefetiyle iktidarıyla uzlaşmamız gerekiyor. Sandıktan çıkan sonuca saygı duyulmalı öncelikle. Oy olarak da baktığımız zaman yüzde 52’yi yok mu sayacaksınız?”

Ortaçgil “beni kategorize etme” diyebilir. Oysa çoktan korkaklar sınıfında kategorize edilmiştir.

Sabahın röportaj destekçilerinden birisi de Yavuz Bingöl‘ün, Erdal Eren‘i beraber sömürdüğü çılgın çocuk Teoman‘dan başkası değildir:  “80 öncesi yaşanan siyasi olayların şu anda ne kadar gereksiz olduğunun farkındayız. Zaman geçince, şu anda yaşadığımız çatışmaların da aslında ne kadar önlenebilir olduğunu göreceğiz. Bir an önce bu problemleri çözmek zorundayız. Türkiye, geçmişin kavgalarına, küskünlüklerine takılıp kalmamalı.Türkiye’nin var olabilmesi için , halk olarak da çatışmasız ilişki kurmak zorundayız.”

Nasıl olacak o iş bu konusunda bir fikri yok ama uzlaşı önererek iktidara göz kırpan en kestirme yolu seçmiştir.

Sabah Gazetesi hız kesmez. Sert komser Behzat Ç. Gezi İsyanının içinden çıkıp süt dökmüş kediye dönmüş gibidir. Adeta bağışlanmayı dilemektedir. İktidar gemisine binmek için üstün çabası görülmeye değer: “Aynı gemide değiliz’ de ne demek? Hepimiz aynı gemideyiz, önce bunu fark edelim. Aynı gemideyiz, rotamızı nereye çevireceğimize de birlikte karar vereceğiz.”
Devamında yaptığı tespit ise takdire şayan (!)
“Belki geçmişte sanatçılar bir ideolojiye ait hissediyorlardı kendilerini ama artık 21’nci yüzyıldayız.”

Ne güzel öyle ideolojisiz olmak . Deli Emin karakterinin söylediği gibi:
“Aslında piç olmak iyi bir şey Hocam! Bir kere hiç akraban olmuyor, bu çok iyi bir şey…”

İdeolojisiz olunca ne etliye sütlüye karışıyorsun.Tertemiz oh mis!

Yozlaşan ve kendini inkar eden insanın yıkıntılar arasında var olma çabası çürümenin bir yanıdır. Düzen içinde biraz daha fazla yer almak, yeni iş kanalları açmak için gösterilen bu çaba asla basite indirgenemez.

12 Eylül ve Erdoğan rejimi, bu iki baskı süreci insanların gerçek kimliğini ortaya çıkarmaya vesile olması açısından önemlidir. İki kutuplu bir ülke olduğumuzu kabul edersek bu isimler her tarafa yatabilme kabiliyetiyle oldukça başarılıdırlar.

Şiarları: “Doğruyu söylediğin için para vermezler ama yalan söylediğin için çok para kazanabilirsin.”

Burada yapılması gereken bir daha kutbun diğer tarafına geçmelerine müsaade etmemektir. Oyunlarını, dizilerini, izlememek, konserlerine, filmlerine para vermemek toplumsal tepkinin olmazsa olmazıdır. Halk tepkisini koyabildiği sürece vardır. Yoksa daha çok hayal kırıklığı daha çok yenilgi kaçınılmaz olandır.

Bizi var eden neden hayata karşı duruşumuzda gizlidir. İnandıklarını söylemeyen insanların çoğalması ümitsizlik sebebi olabilir. Yaşamın vahşi kanunudur. Bu kanunların karşısında çelik gibi duran insan geleceği yeniden inşa edecek insandır.

 

 

 

Ulaş Karakaya

 

 

 

 

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Facebook Comments