KEREM ALP USAL’IN KALEMİNDEN ORHAN GAZİ’NİN ROMANI: HANDOĞAN – Nevzat Yılmaz yazdı…

Handoğan ‘Orhan Gazi’nin Romanı’, Kerem Alp Usal‘ın benim okuduğum ikinci romanı.. İlki, Kıran Girdi Çınara ‘Bir Fetret Romanı“ydı…

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu Kerem Alp Usal, İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü‘nde lisans eğitimini sürdürüyor.

Kıran Girdi Çınara, 1402-1413 zaman aralığında geçen tarihsel olayları kapsıyor. Yıldırım Beyazıd‘ın Timur’a yenilmesinden sonra, Osmanlı‘nın yeniden kuruluş çabaları, kardeş kavgaları konu edilirken; Handoğan, Osmanlı’nın kuruluş dönemine uzanıyor. Her iki romanda da olayların geçtiği yer ve zaman için, günümüzde kullanılan yer adları ve takvim yeğleniyor.

Tarihsel konuları içeren roman yazmak zordur. Yazar, gerçeklerle istediği gibi oynama, değiştirme, kısaca düş gücünü kullanma hakkına sahiptir. Ancak, uzman birinin çıkıp, “O olay öyle değil, böyledir” demesi, bütün çabasına tuz-biber ekebilir.

Hem de gerçekler Cüneyt Arkın‘ın Malkoçoğlu kolaycılığı ile surlardan uçarak-kaçarak kahramanlıklar yapması gibi değildir. “Kahpe Bizans” anlayışı, nesnelliği yaralar. Roman adlarına önyargı ile yaklaşılmasına neden olan, adların seçilmesinden tutun, hamaset kokan anlatımlar insanı neredeyse canından bezdirir. Neyse ki Usal, romanında bunlardan uzak duruyor.

Handoğan, 3 bölümden oluşuyor… Müjde, Payitaht ve Armağan

Osman Gazi ile Germiyanoğlu beyliği arasında başlayan çekişme, Osman’ın bahtını batıda aramasıyla bir ölçüde son bulmasa da yön değiştiriyor. Germiyanoğlu‘nun Çavdar‘ın kellesini Osman Gazi‘ye göndermesi ile son buluyor denebilir. Sonra olay örgüsü, Osman Gazi‘nin hasta yatağında, devletin yönetimini Orhan Gazi’ye bırakması ve Orhan Gazi-Nilüfer aşkı ekseninde gelişiyor.

Osman Gazi,  ölümünden sonra kısa bir süre önce fetihle Osmanlı’ya katılan Bursa‘daki Gümüşlü Kubbe‘de sonsuz dinlencesine çekilirken, romanın Payitaht bölümü, nerdeyse Osmanlı’nın sonraki dönemlerinde gelenekselleşen, iktidar için kardeş kavgasına sahne olacaktı ki, Orhan ve Alaattin iktidar sorununu kendi aralarında çözüme kavuşturuyorlar. Roman, olaylar örgüsü içinde bizi bilgilendiren, merakımızı gıdıklayan yöne saparken; Orhan Gazi’nin bileği kadar, beynini de çalıştıran, stratejist olduğunu öğreniyoruz. Birçok kenti, savaşmadan ele geçiriyor. Bursa, Yalova, İznik … Ve Orhan Gazi Bizans’ın genç İmparatoru Andronikos ile karşılaşıyor, bir türlü yenişemiyorlar. Orhan Gazi, Andronikos’un 200 kişiden oluşan koruma ile korunduğu güvenlik açığının ayırdına varması ile 300 kişi seçerek savaşı kazanıyor. Samsa Çavuş‘un şehit oluşu, Akça Koca‘nın şehit oluşu en az babası kadar Orhan Gazi‘yi yaralıyor. Unutmadan, Alaattin ile aralarındaki iktidar savaşını atlatan Orhan Gazi, kardeşinin hastalığı karşısında yıkılır. Alaattin, boşuna çabalar yerine, babasının yanına yani Bursa’da Gümüşlü Kubbe‘ye gömülmek ister. Yola çıkarlar, Alaattin Gümüşlü Kubbe’yi görür görmez canı bedenden uçar.

Günümüzdeki tartışmalara ışık olur mu bilinmez. Orhan’a aşık olarak müslüman olan Rum kökenli Nilüfer‘in İznik’in yönetimini üstlenmesi, burada İbn Battuta‘yla karşılaşması ve yönetimi için İbn Battuta‘nın övgülerini alması; “kadın eve kapansın” diyenlere yanıt niteliği taşır sanki.

Akıcı anlatımı ve kurgusu, genç Kerem Alp Usal‘ın doğduğu Çukurova coğrafyası dikkate alındığında, gelecekte alacağı yolun ayak izleri gibi kanımca. İnsanın “bu gençten doktor olmaz” diyesi geliyor, ama tarih üzerine lisans sonrası usta kalemini oynatmadan da geri duramayacağı sanısı içime doğuyor.

Geçelim üçüncü bölüme, “Armağan“, Osmanlı‘nın devlet yönetiminde alacağı biçimin, güzel Sırp, Bizanslı vb. kadınların padişahların eşi olması, devşirilmesi ve müslümanlaştırılan fetih alanlarınında imparatorluğun sonuna egemen olacağının ön işareti gibi bir yandan.

Burada benim şaşırdığım nokta ise, Orhan‘ın Nilüferin hastalanarak ölmesinden sonra evlendiği Bizanslı Teodora‘nın oğlu Halil‘i Bizans geleneklerine göre yetiştirmesine ses çıkarmaması… Eeee buna da okur tepkisi deyin isterseniz. Hem, Cüneyt Arkın’ın filmleri ile yetişmiş bana, Halil’in Teodora ile Bizans topraklarına kaçması, çok ters geldi, çok… Yazarın buradaki ustalığını kuşkusuz alkışlıyorum. “Okursan okurluğunu bil” diye yanıt verdiğini de kestiriyorum.

Doğallıkla burada, Süleyman’ın ustalaşması, yetişmesi ve tam iktidara geçecekken Duşan‘a tepki ile kalkıp, dedesi Süleyman Şah gibi nehirde boğulması, romanın temposunu artıran ögeler olduğunu söylemeliyim.

Bir not daha: Halk Süleyman’a Ebu’l Hayr yani “iyilik babası” adını veriyor.. Dolayısıyla dili dönmediği içinde boğulduğu yere Ebu’l Hayr yerine Bolayır dendiğini de romandan öğreniyoruz. Kuşkusuz romandan öğrendiklerimiz bu kadarla sınırlı değil. Öğrenmenin yaşı yok.

Süleyman’ın dedesi Süleyman Şah gibi boğulması sonrası, hesap alt-üst olmuştur. Orhan Gazi’nin çok iyi derecede yetişmeyen oğlu Murat tahta geçecektir. Roman burada bitiyor. Biz ise okuduğumuz bu ikinci romanında yeni, genç 26 yaşındaki Kerem Alp Usal‘a dikkat edin diyoruz. Gelecekte üzerinde çok konuşulacak bir yazar yola çıktı.

Nevzat Yılmaz

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Facebook Comments