KITSCH Kültürü ve Eleştirinin Değersizleştirilmesi – Mehmet Ulusoy yazdı…

Kültür ve sanat tartışmalarında anlamlı bir sonuca varabilmek için iki belirleyici ögenin netleştirilmesi gerekir. Bunlar netleştirilmeden, uğratıldıkları anlam bozuklukları giderilmeden ilerlemek olanaksız. Birincisi, modern ya da çağdaş kültür ve sanatın kırmızı çizgileri veya çerçevesi. İkincisi ise, bu kırmızı çizgiler içinde esas alacağımız, dayanacağımız temel kavramlar ve değerlerdir. Çünkü, bugün Batı merkezli postmodern kültür ve sanat bozgunculuğu ve yıkıcılığıyla kırmızı çizgiler belirsizleşmiş, temel kavram ve değerler, çağdaş ölçütler, çarpıtılmış, sulandırılmış, göreceleştirilerek kişisel ve keyfi yorumların insafına bırakılmıştır.

Örneğin son zamanlarda sanat-edebiyat dünyasında sıkça gündeme gelen kitsch, kitschleşme olayı, bunun popüler kültür-sanatla ilişkisi, kırmızı çizgilerin ve temel kavramların netleştirilmesi açısından önemlidir. Sanatta niteliğin, yani estetik yetkinliğin, özgünlük ve benzersizliğin en büyük düşmanı olan sıradanlaşma, bayağılaşma, basit ticari metaya dönüşme anlamına gelen kitsch, bu anlamda günümüzde aydınlanmacı çağdaş sanat eleştirisinin merkezi bir kavramıdır.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında baş gösteren ve daha sonra devam eden Amerikan sanatına ilişkin tartışmalarda iki kavram popüler hale geldi: Kitsch ve Pop. Bu tartışmalar çerçevesinde kavramlaşan ve değişken anlamlar içeren kitsch ve pop, yaygınlaştıkça sahte bir evrensellik edinerek, neyi işaret ettikleri belirsiz bir şekilde hızla günlük beğeni dilinin bir parçası haline geldi ve klişeleşti. Sonuçta 1960’larda New York merkezli büyük estetik tartışmanın malzemesi olan kitsch ve Pop/Popüler Kültür terimleri giderek eleştiri dilinin de terk edilmesiyle çağdaş eleştiri kültürünün dışına çıktılar. Ancak bu arada, zaten eleştirinin, eleştiri dilinin kendisi de önemli dönüşümlere uğratılmış ve çağdaş kavramlara anlam kazandıran, onları derinleştiren dinamizmini, cevherini yitirmeye başlamıştır.

20. yüzyılda ve günümüzde, en kısa ve özlü tanımıyla kitsch, nitelik kaygısının terkedilmesini, sanatta özgünlük, biriciklik ölçütlerinin önemsizleşmesini ifade etmektedir. Bu, Amerikan modernizmiyle birlikte toplumsaldan ve anlamdan kopuşun da göstergesidir. Kitsch‘in modern sanat tarihinde ilk özgün kullanılışına Baudelaire‘ın salon sergileri üzerine yaptığı eleştirilerde rastlarız. Baudelaire‘ın tanımıyla chic ve poncif, “her türlü hayal gücünü, yaratıcılığı ve dolayısıyla özgünlüğü dışlayan taklit veya eğreti işi” ifade eder. Ezbere, el alışkanlığına dayanan bir hünerden bahsederken chic terimini, özellikle dramatik resme özgü birtakım klişe ve kopyalardan bahsederken de poncif terimini kullanır.

Walter Bajamin‘e göre “kitsch, yüzdeyüz tüketime dönük sanattan öte bir şey değildir; anında ve mutlak tüketime dönük. Bu nedenle ifadenin kutsanmış biçimleri çerçevesinde kitsch ile sanat tamamıyla karşıttır.” Adorno’da ise kitsch, “her fırsatta öne fırlamak üzere sanatta pusuya yatar. O bütün sanata karıştırılmış olan bir zehirdir.” Yani, kitsch, sanat eserinde niteliğin diyalektik karşıtıdır; her an sanat karşıtının yerini, karşıtı da sanatın yerini alabilir.

Özetle kitsch’i, “bütün estetik ve kültürel boyutlarıyla taklit, kopye, bayağılık, kalpazanlık ve sahteciliğin estetiği”, başka bir deyişle “edebi çöplük” olarak tanımlayabiliriz. Kitsch, makul bir ölçüde yalan söylemenin kendine özgü bir estetik biçimi olarak da görülebilir. Bu açıdan kitsch’in, güzelliğin alınıp satılabileceğini düşünen ve söyleyen köksüz Amerikan kültürüyle çok yakından ilişkili olduğunu vurgulamak yanlış olmaz.(1-Daha geniş bilgi için bkz. Matei Calinescu, age, s. 251 vd; Ali Artun, Çağdaş Sanatın Örgütlenmesi, İletişim Yayınları, 1. basım, İstanbul, 2011, s. 27 vd.)

Sanatta niteliksizleşme ve kitsch

Modernizmin öncü (avangart) niteliğini yitirmesi ve kitsch‘in ve popüler kültürün yükselişi açısından Amerikan modernist sanat ve kültüründe 1930’lardan 1970’lere yaşanan dönüşümler son derece önemlidir. Bu dönemin Amerikan modernizminde en önemli isim, Clement Greenberg‘tir. Greenberg’in 1930’larda Partisan Review dergisinde yayımlanan “Avangart ve kitsch” makalesi tarihi bir belge niteliğindedir. Greenberg’e göre kitsch, kültürün endüstrileşmesiyle ve kentleşmeyle başlar. Yerel, otantik halk kültürlerini terk eden köylüler, kentlerde kendisi de bir endüstrü ürünü olan kitle kültürünü tüketir ve üretir hale gelirler. “Almanlar bu kültüre harika bir ad takmışlardır: Kitsch. Bütün o parlak fotoğrafları; dergi kapaklarını; reklamları; göz boyayıcı, bayağı öyküleri; resimli romanları; uyduruk müzik ve dansları ve Hollywood filmleriyle popüler ve ticari sanat-edebiyat…”(2-Clement Greenberg, Art end Culture-Critical Essays, Beacon Press, Boston, 1961, s. 9’dan aktaran Ali Artun, age, s. 29.)

Greenbeg’e göre kitsch, “yapay bir sanattır”; aldatıcı deneyimler ve sahte duygulardır. Kitsch, günümüzdeki bütün düzmecelerin şahikasıdır. Kitsch, müşterilerinden sadece paralarını talep eder. Avangart (öncü sanat) ise, Greenberg’e göre, “istinai bir tarih bilincinin, yeni bir toplum eleştirisinin ve tarihsel eleştirinin” temsilidir. Kitsch ürünleri, tekellerin büyük yatırımlarıyla sermayeleştirilmiştir, metalaşmıştır. Dolayısıyla ABD dünyanın en büyük kitsch ihracatçısı haline gelmiştir.

Greenberg, kitsch’in, Batı endüstriyalizminin başka bir kitlesel ürünü olarak, bir sömürgeden diğerine turlayıp yerli kültürleri kovacağını ve böylece dünyanın ilk evrensel kültürü haline geleceğini öngörür. Ve bu öngörü kapitalizmin gelişme yasası açısından yanlış değildir. İşte, Türkiye dahil dünyanın bütün ülkelerine dayatılan, pompalanan Holywood ürünü Rambolar, Herry Poterler vb filmler, pembe, polisiye, bilim-kurgu romanları, çizgi romanlar, artistlerin çoğaltılmış resimleri vb, yoğun gürültüden başka bir özelliği olmayan müzik türleri, hepsi kitsch ürünleridir.

Kitsch ve Popüler Pültür/Sanat

“Popüler Kültür” kavramı, kitsch sanat ve kültürü ile doğrudan bağlantılı olarak gündeme gelir. Estetik modernizme, onun sanatsal niteliğine, onun gerektirdiği entelektüel kültürü esas alan “seçkinci” ve kesinlikle öncü sanat anlayışına karşı bir tepkiyi, dahası ondan kopmayı ifade eder. Andy Warhol’un yıldızı olduğu New York’un Pop Sanatı, medya ve tasarım dünyasının estetiğini benimsemekle yetinmez, aynı dünyanın ideolojisini de benimser. Popüler Kültür’ün estetik bir anlam kazanması bu dönüşümle ve postmodern sanatın teorileştirilmesiyle ilintilidir.

“Popüler Kültür” de bir çok modern kavram gibi başlangıçta devrimci aydınların “halk kültürü”nü (popüler: halka ait) geliştirme amacıyla ortaya çıkmıştır. Daha sonra ise, kaçınılmaz olarak kapitalist piyasanın, tüketim kültürünün temel bir kavramı haline gelmiştir. Popüler Kültür hareketinin ilk kurucuları ve öncüleri, E. P. Tompson (İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu -1963), Raymond Williams (Kültür ve Toplum -1958) ve Yeni Solcu Stuart Hall, Terry Eagleton ve Perry Anderson gibi etkili İngiliz Marksistleridir. Onların amacı, “bir yandan William Morris gibi 19. yüzyıl ütopik sosyalistleriyle, diğer yandan 1968 ayaklanmalarıyla parlayan Fransız felsefesiyle eleştirel bir diyaloga girerek özellikle Anglo-Sankson dünyadaki muhaliflere umut veren etkili bir kültür kuramı geliştirmekti.

Aydınların bir zamanlar reddettikleri ne varsa söz konusu “kültürel çalışmalar”da onlara sahip çıkılıyordu: Romantik romanlar, Disneyland, güreş, Dallas… Eğer alışveriş merkezleri bir önceki kuşak Marksistlerin gözünde fetişizmin sembolüyse, kültürel çalışmalar nezdinde karşı konulmaz ve yapıcı anlamda çelişmeliydi. Eğer Rambo filmlerini yalnızca para makinesi olarak görmek yerine biraz derine inilirse, onların aslında Amerikan erkeğinin kırılganlığını temsil ettiği farkedilebilirdi! Örneğin Madonna’nın aslında “feminist ideolojinin eleştirisini” yaptığı anlaşılabilirdi.

Oysa 1950’lerin, 1960’ların yükselen toplumsal ve kültürel eğilimleri, kuramcılarımızın ütopyalarından çok uzaktaydı. Örneğin 1960’larda doğan ve büyük bir popülerlik kazanan Pop-Art (Popüler Sanat) modernizme ya da modernist estetik anlayışa karşı postmodern bir tepki niteliği taşıyordu. Pop-Art anlayışı ve pratiği ile sanatın öncü-seçkinci niteliğine ve yaratıcılığın özgünlüğüne kesin olarak karşı çıkılmış; bu ölçütler reddedilmiştir. Pop-Art’in çıkış ilkesi, “sanatın yaşama yön verme ya da yaşamı eleştirme gibi bir işlevi olmadığı”dır.

Pop-Art’ın en tanınmış ustalarından biri Andy Warhol’dur. Warhol, aynı zamanda postmodernist sanat anlayışının öncülerinden biridir de. Warhol’a göre sanatın bir amacı olması anlamsız bir tezdir; sanatın temel işlevi yaşamın yansıması olmasıdır! Her şeyin metalaştığı bir toplumda bu işlev ne olabilir? Kuşkusuz, böyle bir toplumda bu anlayışta bir sanatın yansıtacağı şey, günlük sıradan ilişkiler içinde kaybolan, sürüleşmiş kitlenin mekanik bir parçası haline gelen, ama kitle içinde farklı olmak isteyen kum tanesi olmuş bireyi yansıtmaktan ibarettir. Nitekim Warhol’un Marilyn Monroe ya da Koka Kola posterleri bu anlayışı yansıtan en iyi bilinen örnekler arasında yer almaktadır. Marilyn Monroe kitlelerce bilinen, öykünülen bir nesne olarak görülmekte, posterleri sıradan herkes tarafından kolayca satın alınabilmekte ve evinin duvarına asılabilmektedir.

“Popüler Sanat”, yukarıda da değinildiği gibi, kitlesel iletişim tekniklerinin ön plana çıktığı ve bütün toplumun kültür ve “sanat” tüketicisi konumuna geldiği gerçeğini ifade eder. İnsanların özendiği bir yıldızın, milyonlarca kişinin satın alabileceği posterini yapıp, çoğaltıp dağıtmak, daha önceki seçkinci modernist sanat anlayışına karşı postmodern sanat ve estetik anlayışını simgelemektedir.

1980’lerden ve özellikle Sovyet sisteminin dağıldığı 1990’lardan sonra, “Popüler Kültür” hareketinin, onu başlatan ilerici, Marksist aydınların niyetlerine ya da amaçlarına uygun bir gelişme göstermesinin hiç bir şansı yoktur. Aslında başında da yoktu. Çünkü, birincisi, kapitalist piyasa, meta ekonomisi, özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde günlük yaşamın, kültürel hayatın bütün biçimlerini belirler hale gelmiştir. İkincisi, bu sistemin içinden bir sosyalist emekçi kültürünü yaratacak ve yaşatacak güç merkezi, ideolojik-kültürel hegemonya merkezi oluşmalıydı ki, bu mümkün olsun. 1945-75 döneminde var gibi gözükse de, bir emekçi kültürü, Halk Kültürü (Popüler Kültür) gelişemezdi; koşulları yoktu.

Dolayısıyla, kapitalist piyasanın baskın egemenliğinde “Popüler Kültür”ün içeriği, başlangıçtaki emekçinin kapitalizme karşı direnme amacından hızla uzaklaştı. Tam zıddı bir içeriğe dönüşerek emekçiyi kapitalizmin kitsch ürünlerinin tüketim budalası haline getirdi. Artık, küreselleşmenin “Postmodern Çağ”ında kitsch ile Popüler kültür birbirini tamamlayan, birbiri ile özdeş kavramlardır.

Günlük yaşam ve tüketimde kitsch ürünlerin ve Popüler Kültürün, kapitalist-emperyalist sistemin tv, internet, cep telefonu ve reklam sektörünün egemenliğinde, belirleyici bir yaşam biçimi haline gelmesi, postmodernist kültürün temel bir karakteristiğini oluşturmaktadır. Kitsch ve Popüler Kültürü modernizmin reddettiği gerçeklikler olarak kavramlaştıran, sonra da onları kendine mal eden, postmodernist teorilerdir.

Artık kapitalist piyasa dışında kurallar koyabilen bir sistemin kalmadığı, aralarında sanatın da olduğu modernliğin kurucu değerlerinin anlamlarının bozularak, çarpıtılarak yeni içeriklere büründürülerek anlamsızlaştırıldığı bir süreçtir sözkonusu olan. Batı toplumlarına egemen hale gelen bu düşünce ve kültürde, evrensellik, akılcılık, toplumsallık, kamusallık, sekülerlik, gerçeklik, özgürlük gibi modernliği tanımlayan daha bir çok kavram ve pratik, hatta bizzat “insan”, hakikatini yitirir. Tıpkı çağdaş estetiğin “güzellik” kavramı ve duyusu gibi… Dahası, bütün bu kavramlara gerçekliğini kazandıran tarihsellik, tarih bilinci terkedilir, hatta reddedilir.

Eleştirinin suçlamaya ve küfre dönüşmesi

Kitsch kültürü ile eleştirinin değersizleşip, suçlamaya, çamur atmaya, küfre dönüşmesi arasında nasıl bir bağ vardır? Bunu anlayabilmek için eleştiri ile aydınlanma akılcılığı ve bilim arasındaki derin ve kopmaz bağı iyi bilmek gerekir. Aydınlanma akılcılığı ile şu kavrandı: Gerçeklik, tek tek bireysel öznelerin dışında, öznelerin varlığına bağlı olmadan da var olan nesnel bir olgudur. 13 milyar yıllık evren, güneş sistemimiz, dünya, bilinçli insanın ya da öznenin ortaya çıktığı, diyelim 100 ya da 200 bin yıl öncesine kadar, hep vardı ve doğa yasaları da aynen işliyordu. İnsan, gerçeğin/doğanın yasalarını keşfedebilmek ve onu kendisi için daha yaşanılır bir dünyaya dönüştürebilmek için bilimi keşfetti ve geliştirdi.

Ancak, tek tek öznelerin gözlemlerini geçelim, bilim yoluyla bile olsa gerçeğin kesin/mutlak bilgisine ulaşmak mümkün değildir. Gerçeğe, giderek daha fazla olmak üzere ancak yaklaşılabilir. İşte burada, aydınlanmanın ve çağdaş bilimin de tekrar tekrar kanıtladığı bir sonuç olarak, gerçeğin bilgisine tek tek bilim adamlarının ve bireylerin birbirinden kopuk çalışmalarıyla ulaşmanın mümkün olmadığı ortaya çıktı. Eleştiri ve tartışma da, gerçeğin bütünsel bilgisine ya da evrensel bilgiye ulaşmayı amaçlayan bu sürecin zorunlu bir parçası olarak anlam ve önem kazandı. Burada, özne niteliği kazanan tek tek bilim adamı ve bireylerin -bunlar aynı zamanda sanatçı, felsefeci, siyasetçi ve devlet adamıdır- bütünsel bilgiye ulaşmasının nesnel olarak yetersizliğinden dolayı, bunun getirdiği eksiklik ve hataların olumluluklarla birlikte eleştirel olarak ele alınıp bütüne ulaşılması, Aydınlanmacı çağdaş kültürün temel bir ilkesi olmuştur. Dolayısıyla eleştiri, çağımızın, doğru, bütünsel bilgiye ulaşmanın vazgeçilmez temel bir kurumudur.

Eleştiri, son derece karmaşık, fırtınalı altüst oluşlar, yıkımlar ve yeniden yaratcı atılımlarla dolu modernite dediğimiz sürecin sigortası, ayar vericisi, düzeltici ve tamamlayıcı dinamiğidir. İnsanlar hata yapmadan, tek yanlılıklara, önyargılara düşmeden doğayı ve kendini değiştirip, aşmayı gerçekleştiremediği gibi, doğru ve yanlışı, haklı ve haksızı, ileri ve geriyi de kolayca ayırdedemez. Kant’ın da vurguladığı gibi, Aydınlanmanın önemli bir boyutu da insanın kendini eleştirebilmesidir. Dolayısıyla akılcılığın, bilimin ve sanatın varoluş koşullarından, gelişme dinamiklerinden biridir eleştiri kurumu. Demek ki, insanın özneleşmesi ile eleştiri kurumu, birbirini zorunlu kılan ve tamamlayan uğraklardır. Aynı zamanda, insanın kendi kendini eleştirmesi, kendini aşmasının ve niteliksel olarak kendini dönüştürüp yetkinleştirmesinin yolu ve yöntemidir.

Bütün bu olguların ışığında, özellikle kitsch’in ve popüler kültür-sanatın, Yeni Ortaçağa dönüşümle birlikte emperyalist sistemin yaygın bir kültürel biçimi haline gelmesi ve buna bağlı olarak öznenin ve eleştirinin değersizleştirilip dışlanması, yukarıda sözünü ettiğimiz kültürel dönüşüm sürecinin mantığıyla uyumludur. Çünkü eleştiri, insanın gerçekliği derinlemesine kavrayıp yetkinleşmesinin, bunu her alanda nitelikli ürünlere, eserlere dönüştürmesinin dinamiği iken, postmodern kitsch kültürü ise, evrenseli ve bütünseli gözlerden kaçırıp tekili/parçayı öne çıkaran, dolayısıyla derinleşmeyi ve nitelik artışını reddeden bir anlayışa sahiptir. Diğer yandan postmodern kültür evrenseli ve toplumsalı değil, liberalizmin tüketici bencil öznesini her şeyin merkezine koyup öznel bakışı-yorumu mutlaklaştırıp yüceltince, artık ne aklın ve bilimin yol göstericiliği ortak ölçüt olabiliyor, ne de hayatın somut yaşanan gerçekliği.

Özellikle vurgulamak gerekir ki; uygarlaşmaya, hiyerarşiye, toplumsal örgütlülüğe değil, ilkel, içgüdüsel kültüre ve haz/keyif alma biçimlerine; bilince değil bilincaltına; niteliğe, yetkinliğe, yüce olana değil niteliksize, sıradana, bayağıya vurgu yapan kültürel anlayışta, hiç kuşkusuz özne ve eleştirinin de bir anlamı kalmamaktadır.

Bugün ülkemizde, akıldan ve bilimden kaçış, hem iktidardaki ortaçağ kültürünün, hem de Batı merkezli neoliberal-postmodern kültrün yarattığı büyük tahribat ve kirlenmeyle önemli ve etkili bir eğilim haline geldi. Sanatta ve edebiyatta ortak akıldan, yani Kemalist, Cumhuriyetçi akıl-bilim klavuzluğundan bu kaçış, her çevrenin kendi kapalı dünyasını, kendine göre “gerçeklik” algısını ve yorumunu yarattı. Edebiyat, sanat, siyaset vb fikir, teori dergilerinde öğretici, geliştirici eleştiri ve tartışmaları görmek artık imkansız hale geldi. Türk milletinin kültürel siyasi bölünmüşlüğünde bu emperyalist ve ortaçağ kültür egemenliğinin de büyük rolü vardır.

Bütün bunların panzehiri, hiç kuşkusuz aydınlanma değerlerine sarılmak, bilimin yolgöstericiliğinden kopmadan yürütülen kararlı, nitelikli, stratejisinde ve taktiklerinde netleşmiş, yetkinleşmiş bir kültür-sanat mücadelesidir. Dahası, bu mücadele, içinde yaşadığımız toplumsal ve siyasi gerçeklikle, bu siyasi gerçekliğin vatan savunmasında somutlaşan sorumluluklarıyla de sıkı sıkıya bağlantılıdır.

Hiç unutulmasın; bağımsız bir vatanın ve egemen bir ulusun vatandaşı değilsen, özgürlüğün de, sanatın da, yaratıcılığın da sınırlanmıştır.

 

 

Mehmet Ulusoy

 

 

 

 

 

 

Mehmet Ulusoy kitaplarına kitapdevrimi.com’dan ulaşabilirsiniz:
http://kitapdevrimi.com/urun-kategori/yazar/mehmet-ulusoy/

 

 

 

 

BU HABERLERİ OKUDUNUZ MU?

Facebook Comments