LABİRENT, Bölüm 1 – Poseidon’un Laneti – Özlem Kalkan Erenus yazdı…

Çıplak ayaklarını ıslatan serin dalgalar, uyandırdı güzel Ariadne’yi. Sevdiğinin kollarında daldığı tatlı uykusundan usulca çekip alıverdi onu incecik parmaklarından beyaz topuğuna ulaşan ürperti. Gözkapaklarını ovuştururken, kirpiklerine ve yanaklarına yapışmış kumların çıtırtısını duydu. Açmak istemiyordu gözlerini. Etrafına hiç bakmadan, anlamıştı sanki Naksos kumsalını yalayan dalgaların arasında yapayalnız uzandığını. Durmamıştı sözünde Theseus; bırakıp gitmişti onu…

Uyuyan Ariadne – P. Andrea Triscomia

Sıradan bir kız sanmayın sakın; bir prensestir Ariadne. Girit Kralı Minos’un sarı saçlı, güzel örgülü kızı… Ariadne’nin öyküsü kendisi doğmadan çok önce, Akdeniz’in doğu kıyılarında, Sur şehrinde başlar: Denizlerin Efendisi Poseidon ve Kuzey Afrika’ya adını veren Libya’nın oğlu, Fenike Kralı Yiğit Agenor’un güzelliği dillere destan kızı Europa’ya kadar uzanır bu öykü…

Bir ilkbahar sabahı Europa, garip bir düş görür. Bir türlü anlam veremediği düşünde, kadın biçiminde görünen iki kıta kendisini paylaşmak istemiştir. Europa’yı doğurduğunu söyleyen Asya, onu kendisi almak isterken, henüz bir adı olmayan diğer kıtaysa; nerede doğduğunun bir önemi olmadığını, yüce Zeus’un Europa’yı kendisine verdiğini söylemiştir. Bu tuhaf düşün etkisinden kurtulamayan Europa, kız arkadaşlarını toplayarak, her zaman oyunlar oynadıkları, deniz kıyısındaki çiçek tarlasına gider. Neşeyle tarlanın içinde koşuşturan kızlar, sepetlerini çiçeklerle süslemeye koyulur. Göklerdeki sarayından yeryüzünü gözetlemekte olan Zeus’un keskin gözleri, etrafındaki rengarenk çiçekler gibi ışıldayan Europa’ya takılır kalır. Tanrılar tanrısı, büyülenmiştir adeta… Kıskanç eşi Hera’nın uzaklarda olmasını fırsat bilerek, gösterişli bir boğa kılığında, hemen çiçek toplayan kızların arasına iner. Arkadaşları gibi Europa da dayanamaz boğanın çekiciliğine, sevip okşamaya başlar, boynuzları yeni aya benzeyen güzel hayvanı. Derken boğa eğildiği gibi, sırtına alır Europa’yı ve yıldırımlardan da hızlı koşarak Akdeniz’in tuzlu sularına dalar ve aynı hızla kıyıdan uzaklaşır. Dalgaları yararak Girit’e kaçırır ilkbahar kokulu kızı. İşte Ariadne’nin babası, adaletli Minos, Zeus’la Europa’nın burada dünyaya gelen üç oğlundan biridir.

Yüz şehirli Girit, aydınlık ve karanlığın birbirine karıştığı, aşırı uçların ve büyük çelişkilerin bir arada yaşandığı bir krallıktır. Bir yanıyla kanunların beşiği ve uygarlığın sembolü olarak kabul edilirken, vahşet ve yabanıllığın kol gezdiği bu topraklarda yaşayanlar, toplumun yasalarına da doğa kanunlarına da boyun eğmeyi reddederler diğer yandan. Olymposlu tanrılarsa, çoğu zaman affedici değildir buyruklarına uymayanlara karşı.

Ölümlüler dünyasında denizlerin hakimi olan Giritliler, iş yakarmaya gelince, Tanrı Poseidon’dan dilerler muratlarını. Kardeşleri arasından sıyrılarak tahta geçmek isteyen Minos da, Poseidon’a iletir dileğini: Denizden bir boğa çıkarmasını ister, bu boğayı da sonra yine kendisine kurban etmeye söz verir. Dilediği gibi olur; tanrıların kendisinden yana olduğunu kanıtlarcasına, çalkantılı denizin ortasında köpükler kadar ak bir boğa belirir ve herkesin şaşkın bakışları arasında yüzerek kıyıya çıkar. Minos boğayı alır ve Girit tahtına oturur. Ancak güzelim boğayı kurban etmek yerine, damızlık olarak kendi sürülerinin arasına göndermeye karar verir. Poseidon’a da bir başka boğa sunar kurban niyetine. Tahta geçtikten kısa bir süre sonra Minos, Güneş Tanrısı Helios’un kızı Pasiphae ile evlenir. Üç oğulları ve üç de kızları olur. İşte bizim güzel Ariadne’miz, bu kızların en büyüğüdür.

Ne var ki, Ariadne’nin öyküsünde ilerlemek için, keskin dönüşlerle kıvrılan uzun bir yol var önümüzde. Tıpkı bir labirentin içinde dolanır gibi ilerleyeceğiz biz de; tam olarak kaybolmasak da, çoğu zaman hikâyenin bütününü göremeden…

Minos ve Pasiphae’nin mutlulukları çok uzun sürmez. Kendisine verdiği sözü yerine getirmeyerek öfkelendirdiği Poseidon, Minos’u cezalandırmak için hem yollamış olduğu koca boğayı delirtir, hem de talihsiz Pasiphae’yi lanetler. Öyle bir lanettir ki bu; güneş soylu, ışık saçan Pasiphae, eşinin tanrıya sunmaktan vazgeçtiği boğaya ümitsiz bir aşkla bağlanır. Yakışıksız olduğu ölçüde dayanılmaz olan arzusunu yenebilmek için çırpınır durur, ama fayda etmez. Kendisini esir alan sapkın düşünceleri bir türlü susturamayınca, son çare olarak, o sırada Knossos yakınlarında sürgünde olan Atinalı Daidalos’a emanet eder sırrını. Daidalos tüm zamanların en hünerli sanatçılarının başında gelir. Eşsiz bir mimar olduğu gibi, çok yetenekli bir heykeltıraştır. Her türlü mekanik aracı üretebilen, eli her sanata yatkın, benzersiz bir ustadır. Pasiphae’nin durumuna acıyan Daidalos, ona yardım edeceğine söz vererek tahtadan bir inek heykeli yapar. Pasiphae, gerçeğinden ayırt edilemeyecek ustalıktaki tahta ineğin içine yerleşerek, Minos’un sürülerinin otladığı çayıra gider. Azgın boğa, inek heykelini canlı zanneder ve güneşin kızının hasretle beklediği birleşme gerçekleşir.

Pasiphae Heykeli – Oscar Estruga

Ancak ak boğadan gebe kalan Pasiphae, Minotauros’u doğurunca, Girit sarayının tüm yaşamı alt üst olur. İnsan bedenli, boğa başlı bu canavarın varlığını öğrenen Minos, korkunç gerçeği halkından saklayabilmek umuduyla, kâhine başvurur. Ne tuhaftır ki kâhin, Minos’un derdinin çaresini de Daidalos’un hünerli ellerine bırakır ve talihsiz krala “Daidalos’tan senin için Knossos’ta bir sığınak yapmasını iste” der. Başına gelen felakette, Atinalı sanatçının can alıcı payından habersiz olan Kral, hemen Daidalos’un yanına giderek, ondan yardım ister. Bunun üzerine büyük mimar Daidalos, tüm ustalığını kullanarak, içinden hiç kimsenin çıkamayacağı, karmaşık dehlizlerle dolu, bin bir odalı bir saray inşa ederek kralın isteğini yerine getirir. Minos, Labirent adlı bu sarayın en gizli yerine Minotauros’u saklar. Böylece kimsecikler bilmeyecektir bu korkunç yaratığın varlığını. Labirente girmek gafletinde bulunan kimse olursa günün birinde, nasıl olsa o da çıkmayacaktır bir kez daha gün yüzüne.

Doğa dışı dölü Labirent’e gizlenen Pasiphae’nin öyküsünün bittiği yerde, Ariadne’ninkinin başlaması için; öykünün diğer kahramanı Theseus’un da, dolambaçlı yollar geçerek, Girit’e varması gerekir. Ama ondan önce, Kral Minos Atina’ya gidecektir daha…

Poseidon’un lanetinden bu yana çıldırmış durumdaki ak boğayı, kahraman Herakles’in çıplak elleriyle yakalayarak Girit’ten götürdüğü söylenir. Deli boğa serbest bırakılınca, kudurmuş gibi kaçarak, Atina yakınlarındaki Marathon Ovası’na yerleşir. Denizlerin kudretli tanrısının, Minos’a olan öfkesi bir türlü dinmemiş olacak ki; bu kez de oğullarından Androgeus’u çıkartır lanetli boğanın karşısına. Delikanlılık çağına gelen Androgeus, Atina’ya giderek, burada Panathenaia bayramlarında düzenlenen bütün yarışları kazanınca, Atina Kralı Aigeus, artık Marathon Boğası olarak anılmakta olan azgın hayvanı öldürmeye gönderir Androgeus’u. Ancak kızgın boğa paramparça eder zavallı delikanlıyı. Oğlunun ölüm haberini alan Girit Kralı, intikam almak için hemen güçlü donanmasıyla Atina’ya saldırır. Şehri uzun süre kuşatma altında tutan Minos, bir yandan da suçsuz yere öldürülen oğlunun öcünü alabilmek için yakarır durur, babası Yüce Zeus’a. Bunun üzerine Göklerin Tanrısı, büyük bir kıtlık salar Attika’ya. Çare aramak için başvurdukları Delphoi Kâhini, toprağın yeniden bereketlenmesi için Girit kralının öne süreceği şartın yerine getirilmesi gerektiğini söyler, Atinalılara. Minos’un şartına göre, her dokuz yılda bir, Atina’dan Girit’e gönderilecek yedi erkek ve yedi kız, Labirent’e kapatılan canavar Minotauros’a kurban olarak sunulacaktır.

Özlem Kalkan Erenus, Dünden Kalanlar, 2004, poliptik tuval düzenleme

İşte bizim sevgili Ariadne’mizi Naksos kıyısında terkedip giden Theseus, boğa başlı canavara yem edilmek üzere gönderilecek bu gençlerle beraber gelecektir Girit’e…

Delphoi Kâhini’nin Atina Kralı Aigeus’a dair gizemli kehanetini, Theseus’un Atina Kralı’nın oğlu olduğunu kimlerin bildiğini, Kahraman Theseus’un ölümcül Labirent’ten kurtuluşunu ve Ölüler Ülkesi’ndeki Unutkanlık Sandalyeleri’nin sırrını öğrenmek isterseniz bir sonraki bölümde buluşalım…

Özlem Kalkan Erenus

Kaynaklar:

Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1993

Bedrettin Cömert, Mitoloji ve İkonografi, De Ki Basım Yayım, Ankara, 2010

Edith Hamilton, Mitologya, çeviren: Ülkü Tamer, Varlık Yayınları, İstanbul, 1994

Ovidius. Aşk Sanatı, çev.Çiğdem Dürüşken, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2017

Rebecca Armstrong, Cretan Women; Pasiphae, Ariadne and Phaedra in Latin Poetry, Oxford University Press, GB, 2006

Robert Graves, Yunan Mitleri; Tanrılar, Kahramanlar, Söylenceler, çev. Uğur Akpur, Say Yayınları, İstanbul, 2010

 

 

Özlem Kalkan Erenus’un ‘Marcel Duchamp’ kitabına kitapdevrimi.com’dan ulaşabilirsiniz:
http://kitapdevrimi.com/urun/marcel-duchamp-sanati-ozlem-kalkan-erenus/

 

 

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Facebook Comments