Sahilde Piyasa – Zeynep Ersen yazdı…

Ehliyetini Cuma günü almıştı. Kurumlanmış gövdesini oturttuğu hurda değeri yüksek kırmızı arabasıyla sürüş talimi yapmak için İstanbul’un en işlek caddesini seçmişti. Aslında, karısına yaptığı ivedi ve mecburi izahatta öne çıkan unsur, sürüş talimi olsa da, ben piyasa yapmak niyetiyle evden çıktığını biliyorum.

Direksiyon başında olan binlerce yol arkadaşıyla birlikte, saatte iki buçuk kilometre süratle, evlerimizin bulunduğu Emirgan’dan Bebek’e doğru yaklaşıyordu.

Unutmadan: Yirmi dört yıllık komşum Gürcan Bey’den bahsediyorum. Gürcan Bey burnunu kaşırken yaşamında bir dönüm noktasında olduğunu kavradı: Hayatı boyunca sayısız kez dilediği şeyi artık bizzat yapabilecekti: Şu meşhur ve merhum sevgililer için, Aşiyan Mezarlığı’nın altındaki yıllanmış ağacın yanında üç kez kornaya basmaktan bahsediyorum. Soylu eylemini güvenceye almak için dilini sıkı sıkı ısırdı. Gürcan Bey her fırsatta yüksek sesle söylemiştir: “Aşka saygım büyük!”

O an, benliğini saran yaşam sevinci, bir gün sonra yetmişli yaşlarına veda edeceği gerçeğinin burukluğunu yendi. Alnından aşağı ılık ve minik balonlar halinde ter damlaları süzülüyordu. Çırılçıplak Ağustos güneşinin dördüncüsü şimdi Pazar gününün tam üzerinde bir aslan gibi alevlerini yalamaktaydı. Gürcan Bey’in yüzü bön bir ifadeyle dondu. Sabah, Ayfer Hanımın –eşi olur- evde görüp çığlığı bastığı tarantula kabilinden örümcek, evcil hayvan gibi kendisini takip etmiş, beraber gezintiye çıkmış ha! “Git, Pıst, Hadi, Höt” gibi nidalarla bol bacaklı, tüylü muavine birkaç kez çıkıştıysa da dikiz aynasına tırmanmasına engel olamadı. Ani bir hissedişle ağzındaki havayı tuhaf hareketlerle burnuna pompalayarak genzini kokladı. Kan kokusu alınca emin oldu: Dilini kanatmış. Buna anlam veremedi. Örümcekten şüphelendi. Dikiz aynasında gerisin geri kilometreler boyunca renkli bir yılan olmuş kıvrılan görüntüye meydan okuyarak, ters dönmüş ayça gibi bembeyaz dişlerinin tümünü gösterdi (Dişlerin takma olduklarını siz okuyucularımdan saklamak istemiyorum. Bunda bir ayıp yok. Dişleri komple takma olmayan pek az insan kaldı doğrusu).

”Mutluyum!” diye hafif ve tiz bir çığlık atarak içinden taşan coşkuyu teyit etti. Ama örümcek, yılan derken vahşi ormanlardaymış gibi bir his peyda olunca: “Biraz müzik dinleme zamanı geldi!” dedi. Henüz ehliyetini aldığı Cuma gününden, bugün için hazırlıklarına başlamış, tavan arasında kaderlerine terk edilmiş, kendisiyle birlikte yaşlanmakta olan onca eşyanın içinden bir kutu kaseti çıkartıp arabasına koymuştu. İşte içinden en sevdiği albümü – bir Lionel Richie albümüydü- seçti ve kasetçalara koyup çalıştırdı. CERN’de parçacık hızlandırıcılarının kullanıldığı bir zamanda bir kasetçaları olmasını şükür dolu bir gülümsemeyle kutsadı. Şükrün manasını tam verememiş olduğunu düşündü. Kendisini yapmacık buldu. Biraz canı sıkıldı. Kolunu dışarı sarkıttı.

Altın kaplama kol düğmeli beyaz gömleğinin, kırmızı arabasıyla tezat oluşturup cadde üzerinde göze çarpıyor olması hoşuna gitti. Yeniyetme darbukacı becerikliliğiyle araba kapısına sol eliyle vurarak ritim tutmaya başladı. Örümcek de dikiz aynasının üzerinde kendi ekseninde sağa sola dönüyordu. Gürcan Bey, örümceğin ayaklarını ve gövdesini gökkuşağının renklerine boyamak kaydıyla arabasında cıvıl, cıvıl bir canlı uğurluk olabileceğinde ve bunu yapması gerektiğinde karar kıldı. Tuttuğu ritmin çapraz arabadan yükselen arabesk müziğine ait olduğunu kavrayınca, kendini enayi tuzağına düşmüş bilip kızarak ve hatta kızararak kasetçalarının sesini neredeyse sonuna kadar açtı. Yılanın türlü çeşit direksiyonunu tutan diğer eller bunun altında kalmadılar; Teyplerinin seslerini açtılar. Ayrıca sesin dışarıda yankılanması için klimalarının buzlu konforundan bir kalemde vazgeçip camlarını açarak hamam sıcağını içeri buyur ettiler.

Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün Avrupa ayağından Aşiyan Mezarlığı’na kadar tüm havayollarını hercai ve dehşet derecede patırtılı bir musiki kapladı. Denizdeki bazı cins balık buna dayanamayıp yüzeyde ters döndü. Zaten havadaki nemden ötürü ötürük olmuş kargalar tahammül sınırlarını aşıp –özellikle üstü açık arabalara-dışkılarını bıraktılar. Sonunda hiç değilse otuz araba –içlerinde Gürcan Bey’in arabası da mevcut- Aşiyan’a varmışlardı.

Havadaki kesif kokoreç ve dürüm kebap kokusu, kızı Merve’nin yoğun ısrarıyla yedi sene önce “Kızım sen öyle diyorsan doğrudur” diyerek vejeteryan olmuş Gürcan Bey’in eğitimli burnunun direğini adeta çivilerinden söküyor, biraz da midesini bulandırıyordu. Bu defa Gürcan Bey sabredemeyip camları kapatarak klimayı çalıştırmayı akıl etti. Arabada klima olmamasına şaşırmadı ama bu hakikat kendisini biraz çaresiz hissettirdi. Beyaz gömleği sırtına yapışmış, derisinin somon rengine katılmıştı. “Neyse” diye düşündü. Mini Dondurma’dan dondurma almaya karar verdi. Az sonra orada olacak, dondurmasını yiyecek ve serinleyecekti. Kuyruktakileri bekletmemek için kararını şimdiden verdi: Çikolatalı, Vişneli, Limonlu. Aslında frambuazlı ve vişneli ve çikolatalı da olabilirdi. Doktoru iki top dondurmadan fazlasını salık vermiyordu ama. Öyleyse limonlu ve çikolatalı olsundu. Ya da vişneli ve çikolatalı da olabilir. İlk defa bir Pazar günü sahilde dolaşacak arabası vardı. Ne çıkar, limonlu çikolatalı, frambuazlı ve vişneli yesindi! Evet, Küçük Bebek’e vardı. Dondurmacı az ileride. Ama midesi fena halde bulanıyordu artık. Dondurmadan vazgeçti.

Evden çıkmadan Ayfer Hanım’ın termosa koyup eline tutuşturduğu soğuk su aklına geldi birden. Nasıl da unutmuştu! Ayfer Hanım’ı kırmamak için termosu almış ama esasen bunu kendisine karşı yapılmış bir hakaret olarak görmüştü. Beslenme çantalı bir ilkokul çocuğu muydu sanki canım! Ve termosu bagaja atıp üstüne de intikam kilidi vurmuştu. Oysa şimdi midesi ve ağzındaki şu nereden çıktığı belirsiz kan kokusu hanımını haklı çıkarmıştı. Usul, usul arabayı kenara çekti. İndi. Bagajı açtı. Termosu alırken, berisinde kalan arabaların şoförleri, yolu -azıcık- tıkadığından dolayı korna ve küfürlerle etrafı dumana boğdular. Gürcan Bey ak kıvırcık saçlarını elleriyle okşadı. Bagaj kapağını kapattı. Arka tamponun düşmüş olduğunu gördü. Arabasına bindi. “Kornalara basılı eller kırılsın” dedi. Hay Allah! Aşiyan’da kornaya basmayı nasıl da unutmuştu! Üç defa kornaya bastı. Dili de iyiden iyiye şişmişti.

Zeynep Ersen

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Facebook Comments