Sanatta ve Edebiyatta 68 Ruhu – Mehmet Ulusoy yazdı…

1960‘ların önemli bir özelliği, düşünsel ve kültürel-sanatsal her türlü etkinliğin, işçi sınıfı ve köylülerin aktif bir özne olarak siyaset sahnesine çıkmaya başlamasıyla kitlesel bir düzeyde yaşanmasıdır. TİP ile birlikte sosyalistlerin yasal birleşik bir örgütlenmeye kavuşmasının yanında DİSK ve TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) gibi iki önemli sendikal hareketin ortaya çıkması, bu kitleselleşmeyi olağanüstü ivmelendirdi.

Daha önce yasak olan Nazım‘ın şiirlerinin yayımlanması ve geniş kesimlerce okunması süreci ivmelendiren önemli bir etkendir. Emperyalizme, düzene, sömürüye karşı her genç, işçi, köylü, aydın için Nazım’ın şiirlerini okumak, ezberlemek bir kimlik beyanı, ilerici, devrimci bir üyelik kartı gibidir. Her türlü maişet derdinden, geçim kaygısından, küçük, bireysel sorunlardan kurtulmuş, yaşamını devrime, halkının kurtuluşuna adamış bir gençliğin devrimci romantik yol göstericisidir Nazım. Güneşi fethetmenin, ufukları önüne katan kızıl süvarilerin, “Bazen altımızda taş toprak döşek / Bazen üstümüzde yorgan bulunmaz” diyen uzun yürüyüşçü serdengeçtilerin, fedailerin şairidir O.

Dönemin en çok okunan yazarı Yaşar Kemal‘in İnce Memed romanı, ağalığa, düzene, haksızlığa isyan ruhunu ateşlemesiyle geniş okuyucu kitlesi üzerinde büyüleyici bir etki yaratmıştır. Orhan Kemal‘in, 1950‘lerden sonra hızla sanayileşen, kentleşen Türkiye’de işçi sınıfının ve kent yoksullarının dramını, kapitalizmin acımasız sömürü çarkına karşı sınıf mücadelesini bütün boyutlarıyla sergileyen romanları 68 devrimci dalgasına sınıfsal bir bilinç vermede önemli bir katkı yaptı. Kemal Tahir ise, özellikle Devlet Ana, Esir Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahpusu ve Yorgun Savaşçı romanlarıyla, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türk tarihinin toplumsal, siyasal ve kültürel özgünlüğünün önemine vurgu yapan temaları, üslubu ve yaklaşımıyla devrimci bilinç ve mücadelenin oluşumuna yeni bir boyut ve tartışma açıyordu.

Yine Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimine ilişkin olarak, en başta Doğan Avcıoğlu‘nun Türkiye’nin Düzeni kitabı, toplumsal sorunları bütün boyutlarıyla ele alan, tartışan, araştıran gençlik için temel bir kaynaktı. Ş. Süreyya Aydemir‘in Suyu Arayan Adam, Tek Adam ve İkinci Adam kitapları, H. İzettin Dinamo‘nun Kurtuluş Savaşı bilincini yükselten Kutsal İsyan ve Kutsal Barış romanları elden ele dolaşan kitaplardı.

Bu toplumsal gerçekçi edebiyat rüzgarına, Köy Enstitüsü kökenli Fakir Baykurt, Talip Apaydın gibi yazarların, köylünün gerçeğini, ortaçağ karanlığına, ağalığa, yobazlığa karşı mücadelesini ele alan romanlarını da eklemek gerekir. Aynı zamanda TÖS Başkanı olan Fakir Baykurt’un Onuncu Köy, Irazca’nın Dirliği, Yılanların Öcüromanları, Anadolu köylüsünün dramını, ağalığa, ortaçağ yobazlığına, tefeci, vurguncu eşraf ve tefeci baskı ve zulmüne karşı uyanışını ve mücadelesini ilk defa bu kadar geniş ve etkili bir betimlemeyle sunuyordu. Onların bu çabaları, romanlarının estetik niteliği ne olursa olsun, 1960’lara kadar hâlâ kentlere hapsolan sanat ve edebiyat üretimi ve izleyiciliğinin dar çemberinin kırılmasında oldukça etkili olmuştur.

Dünya klasiklerinden özellikle; John Reed‘in Ekim Devrimi‘ni anlatan Dünyayı Sarsan On Gün, Şolohov‘un Ve Durgun Akardı Don, Hemingway‘ın İspanya İç Savaşını anlatan Çanlar Kimin İçin ÇalıyorOstrovski‘nin Bolşevik devrimcilerin direniş ruhunu anlatan Ve Çeliğe Su Verildi, Sartre‘ın “Özgürlüğün Yolu” üçlemesi, Fuçik‘in Darağacından Notlar, Viktor Hugo‘nun Sefiller, Emil Zola‘nın Germinal, John Steinbeck‘in Gazap Üzümleri, Jack London‘un Demir ÖkçeMalraux‘un Umut romanları, dönemin en çok okunan ve sevilen kitapları arasındaydı. Bunların içinde Gorki‘nin Ana romanı, devrimciler için okunmazsa bir eksiklik olarak değerlendirilecek ölçüde başat bir yere sahipti.

Türk gülmece edebiyatının evrensel çapta büyük ustası Aziz Nesin‘in, toplumsal ve siyasal mücadeleye gülmece roman ve öyküleriyle kattığı estetik boyut ve tat, düşünsel birikim, direnme ruhu ve iyimserlik asla unutulamaz. Onun, Türk halk mizahı geleneğinden ve yaşanan toplumsal sorunlardan beslenen öykü ve romanları, Nazım’dan sonra ulusal devrimci kültürümüzün oluşmasına en çok katkı sunan yapıtlardandır. Gol Kralı Sait Hopsait, Zübük, Şimdiki Çocuklar Harikavb romanları; Deliler Boşandı, Ölmüş Eşek, Ah Biz Eşekler, Sosyalizm Geliyor Savulun, Vatan Sağolsun, Böyle Gelmiş Böyle Gitmezvb öyküleri,toplumsal gerçekçi Türk edebiyatının en güçlü damarlarından birini oluşturmuştur.

Öncelikle edebiyatta yaşanan bu büyük patlama, arkasından diğer sanat alanlarında, tiyatroda, sinemada, müzikte ve resim-heykelde peşpeşe, köylülüğe, emekçiye yönelen devrimci yapıtlar verilmesiyle yükselen büyük bir dalgaya dönüştü. “Yılanların Öcü”, “Susuz Yaz”, “Umut” gibi filmler, devrimci, halkçı fikirlerin geniş kitlelere yayılmasında, sistemin ve geleneksel düşüncelerin sorgulanmasında büyük rol oynadılar.

BİLİMSEL SOSYALİZME İLGİ VE BİLİMSEL DÜŞÜNCEDE SIÇRAMA

Hiç kuşkusuz bu dönemde derinlikli ve uzun soluklu devrimci-toplumcu bir kültürünün oluşmasında, bazıları hakkındaki yasaklara ve cezai yaptırımlara rağmen, Marks, Engels, Lenin ve Mao‘nun eserlerinin çevrilerek yayımlanmasının ve yaygın olarak okunmasının tartışmasız önemli bir rolü vardır. Bilimsel Sosyalizmin bu kurucu kuramcılarının ilk defa geniş çevrelerce okunup tartışılması, entelektüel düzey, felsefi, bilimsel ve tarihsel bakış geleneğinin oluşması ve estetik bir sanat ve edebiyat anlayışının gelişmesine nitelikli ve derinlikli bir bakış açısı kazandırmıştır.

Şunu söylemek gerçeğe pek aykırı düşmez sanırım: 1960’larda ve 70’lerde sosyalizmin ve devrimciliğin kitleselleşmesinde başta Nazım’ın şiirleri olmak üzere, sanat ve edebiyatın rolü; tartışmasız ve olağanüstü büyüklüktedir. Diyebiliriz ki, devrimci ve sosyalist fikirlerin benimsenmesinde ve niceliksel-kitlesel boyut kazanmasında, siyasal-felsefi ve bilimsel-teorik kitapların rolü ya da katkısı 1 ise, edebiyatın ve diğer sanatsal etkinliklerin katkısı 50’dir, 100’dür.

Bu oranlama, pek de yadırganacak bir saptama olmasa gerekir; çünkü, gerçekte, genel olarak devrimci dalganın bütün yükseliş dönemlerinde durum buna benzer. Söz konusu oran, aynı zamanda devrimci hareketin öncü niteliği ile kitleselliği arasındaki ilişkiyi yansıtır. Ne ki, 1968-69’da zirveye çıktığı ve 15-16 Haziran 1970’ten sonra devrimci dalganın geri çekilmeye başladığı süreçte, büyük miting ve cenazelerde “Devrim Andı” içen on binler, yüz binler, 1970’lerden sonra belli bir öncü kesim dışında artık yoktu, geri çekilmişti, sinmişti. Geri kalan ve mücadeleyi aynı niteliğiyle soluksuz ve kesintisiz sürdüren öncü azınlık ise, o yıllarda işin fikri-ideolojik derinliğine kafa yoranlardı. Sorunu felsefi-teorik boyutlarıyla okuyup tartışan ve devrimin uzun yürüyüşüne bilinci ve yüreğiyle karar vermiş olanlardır.

RESİMDE SOYUTÇULUĞA KARŞI TOPLUMCU-FİGÜRATİF TARZA YÖNELİŞ

Şiirde, 1950’lerde İkinci Yeni ile ortaya çıkan gerçeklikten ve anlamdan imge ve söz oyunlarına kaçışın 1960’larda etkisini hızla yitirmesine benzer bir gelişme resimde de yaşandı. Soyut ve soyut-dışavurumcu, gerçekçi içerikten ve anlamdan kaçan anlayış, yükselen antiemperyalist ve toplumsalcı dalgaya bağlı olarak geri çekilirken ulusal, devrimci içerikli figüratif resim anlayışı yükseliş içindedir. Resimde figüratifçi eğilimin yükselmesinin arkasında, hiç kuşkusuz toplumsal gerçekliği yansıtma kaygısı yatıyordu. Bu da ancak insan gerçeğini, yani Türk insanının dramını, duygu ve düşünce dünyasını, acılarını ve sevinçlerini, direnişlerini, umutlarını, tutkularını, özetle her türlü yaşantısını betimlemekle mümkündü.

Bu tavrın önemli bir göstergesi, Yeniler Grubu‘nun önde gelen isimlerinde Nuri İyem‘in, 1950’lerde soyut sanata yöneldikten sonra 1965’ten sonra tekrar toplumsal gerçekçi sanat anlayışına dönmesidir. Tanpınar’ın deyişiyle “Bir heykel kadar sımsıkı, yeşil mehtap aydınlığı kadar zarif, geçmiş zamanın havasını içinde taşıyan eski fresk ve ikonalar kadar yalın” resimler yapan sanatçı eserlerinde Anadolu insanını başarıyla karakterize eden kadın yüzlerini, köyden kente göçü işleyen temaları, Anadolu insanının çilesini, mağdur duruşunu, ezilen kadınların mazlum bakışlarını, çekingen, güzel, utangaç hallerini betimleyen toplumsal temalı resimler yaptı.

Ulusalcı, halkçı özgün sanat çizgisinin en tipik ve tartışmasız öncü ismi Bedri Rahmi Eyüboğlu‘dur. O, halısından, kiliminden, yazmasından, türkülerinden, destanlarından ulusal kültürün motiflerini Türk resmine taşıyan, çağdaş estetik bir yorumla imgeleştiren ve çizgisinden hiç sapmayan bir ressamımızdır. Bugün, Türk resminde postmodern yıkıcılığa direnen bir üslup, bir tavır ve bunu temsil eden sanatçılar hâlâ varsa eğer, bunun nedeni büyük ölçüde, Neşet Günal, Mehmet Pesen, Muzaffer Akyol, Nedret Sekban, Aydın Ayan, Kasım Koçak, heykelde Mehmet Aksoy gibi Bedri Rahmi’nin mirasçılarının, Nazım’ın yetiştirdiği Balaban‘ların insan merkezli, toplumsal içerikli çalışmalarında gizlidir.

TİYATRO VE MÜZİKTE HALKÇI-ANADOLU’CU RÜZGAR

68’in edebiyat dışındaki sanatsal alanda da simge isimleri vardır: Müzikte, Ruhi Su, Cem Karaca ve Fikret Kızılok, Aşık Mahsuni ve İhsani; Resimde, Bedri Rahmi Eyüboğlu; Sinemada, Yılmaz Güney ve Tiyatroda Mehmet Ulusoy. Bu aydın ve sanatçılar, hem Kemalist-sosyalist devrimci kimlikleriyle, hem de nitelikli sanatsal ürünleriyle alanlarına damgasını vurmuş kişiliklerdi. Aynı zamanda alanlarının en başarılı sanatçıları olan bu isimler, bize sanatsal yaratıcılığın ve özgünlüğün temel beslenme ve esin kaynağının büyük devrimci atılım süreçleri olduğunu göstermektedir. Buradaki ilişkinin tersten okunması da en az birincisi kadar doğru ve önemlidir. Edebiyat alanını da dikkate aldığımızda, içeriği toplumcu olan büyük sanat ürünleri ve etkinlikleri, devrimci yükselişleri, patlamaları besleyen, ateşleyen önemli etkenlerdir.

Bu dönemde en dikkati çeken gelişme, devrimci bilinç sıçramasında önemli rol oynayan tiyatro alanındaki yeniliklerdi. Daha önce bu alanda yeteneğini ve ustalığını uluslararası çapta kanıtlamış Mehmet Ulusoy, 1968’de Türkiye’ye dönmüştür. Kafasında, emekçilerin, işçilerin sorunlarını ve mücadelelerini konu alan oyunları sahneye koyma planları vardır. Ulusoy’un düşüncelerine en uygun biçim, sokak tiyatrosudur. Anadolu seyirlik oyun geleneğinden, orta oyunundan beslenerek önündeki üç yıl boyunca gerçekleştireceği ajitprop (ajitasyon ve propaganda) tekniğini geliştirir.

Ulusoy ve arkadaşları topluluklarına “Devrim İçin Hareket Tiyatrosu” adını verdiler; daha sonra 1969’larda “İşçi Tiyatrosu” adını aldı. Topluluk, ileri ki yıllardaki ülkenin başka sokak tiyatrosu eylemcilerine esin kaynağı olacaktır. Ulusoy ve arkadaşları, nerede kitlesel eylem, işçi ve gençlik direnişi var, orada biterek yirmi kadar oyun oynadılar, sık sık tutuklandılar. Giderek artan siyasal baskıyla birlikte 1971 sonuna doğru Ulusoy yeniden Fransa’ya döndü.

Mehmet Ulusoy’un esin verdiği bu sokak tiyatrosunun diğer önemli bir temsilcisi Haşmet ZeybekDüğün ya da Davul, Irgat, Alpagut Olayı gibi yapıtlarıyla, tiyatroyu köylünün, emekçinin ayağına taşıyan bir tavrın öncülerinden olmuştur. Özellikle Alpagut Olayı o kadar büyük bir etki yapmıştır ki, onu izlemeyen bir sol aydın gerçekten kendini eksik hissetmekteydi. Tiyatroyu grev çadırlarına, köylülerin toprak mücadelelerine ve her türlü direniş mekanına taşıyarak sürdüren Erkan Yücel bu çizginin 1970’lerde en yetkin ve simgesel temsilcisi oldu.

Devrimci duygu-düşünce ve heyecanın daha geniş kitlelere ve daha hızlı yayılmasında, ortak bir duyarlılığın oluşmasında hiç kuşkusuz müziğin rolü tartışılmaz. 60’lı yıllarda, yaygın olarak izlenen üç ana müzik tarzı vardı: Zeki Müren‘in zirvede olduğu Türk Sanat Müziği, bir çok ozan tarafından temsil edilen ve halkın kültürel yaşamının temel bir parçası olan halk müziği ve Ajda Pekkan vb’lerle popülerleşen ve Batı’daki moda müziklerin Türkçeye uyarlanması olan hafif Batı müziği. Bunlar, Batıcı, Amerikancı ve muhafazakar kültürün uzantılarıydı esas olarak.

1960’lar ve 70’lerin devrimci fırtınasına damgasını vuran müzik türleri ise, toplumcu-devrimci içeriği ağır basan yapıtlardır. Başta, Ruhi Su’nun yorumlarında en düzeyli ve nitelikli ifadesini bulan, ayrıca Mahsuni ve İhsani’de haksızlığa ve düzene isyan temalarıyla toplumsal içeriği öne çıkan Türk halk müziği geliyordu. İkinci olarak ise, Fikret Kızılok ve Cem Karaca’nın temsil ettiği, Batı’da düzene isyancılığın adı olan Rock’ın Anadoluya, halk müziğine uyarlanmış, ya da halk melodilerinin çağdaş Rock’çı bir yorumlanış biçimi olan “Anadolu Rock” akımı gelmektedir.

Bu akımın en popüler ismi Cem Karaca’dır. Şarkılarında emekçilerin ezilmişliğini, eşitsizlikleri, haksızlıkları, Anadolu insanının, acılarını, çilelerini dile getiren Karaca, bunları çağdaş bir ritm, üslup ve yorumla seslendirdi. Onun unutulmaz ve bugün de önemini yitirmeden dinlenen şarkılarından bazılar şunlardır: “Tamirci Çırağı”, “Namus Belası”, “Bir Mirasyediye Ağıt”, “Kazak Aptal”, “Töre”, “Yiyin Efendiler”, “Devrim Zamanı”, “Yoksulluk Kader Olamaz”, “Ölümsüzler”.

Fikret Kızılok, çok daha halkın ve halk müziğinin içinden, çağdaş enstrüman ve yorumlarla müzik dünyasında özgün-devrimci bir tavır oluşturdu. Kızılok, 1969’da Aşık Veysel‘in yanına Sivrialan’a gitti. Kar yolları kapayınca 3 ay ustanın yanında kaldı. Dönüşte 1970 yılında “Yumma Gözün Kör Gibi! / Yağmur Olsam” albümünü yayınladı ve bu Kızılok’un asıl çıkışını yaptığı albüm oldu. İki şarkının da sözleri Aşık Veysel‘e, bestesi Fikret Kızılok’a aittir.

Kızılok’un 1973’te yayınladığı plaktaki, bazıları Ahmet Arif‘in şirlerinden esinli türküler 68 ruhunu yansıtması açısından çok daha çarpıcıdır. Bu plaklarda yayınlanan şarkılar, Kızılok’un yazdığı “Bir Ali Var” adlı oyunun bölümleridir: “Gün Ola Devran Döne”, “Anadolu’yum“, “Leylim Leylim (Kara Tren)”, “Köroğlu Dağları” , “Tutamadım Ellerini” , “Gözlerinden Bellidir”. Yazılan ancak bugüne kadar sahnelenmeyen oyunun şarkıları Timur Selçuk gibi başka sanatçılar tarafından da seslendirildi.

SONUÇ OLARAK

1980 Darbesi ve sonrası gerçekleştirilen karşıdevrim programının hedeflerinde ne varsa aşağı yukarı hepsi 68 değerleri, ilke ve idealleridir. Yani, bugün de en son aşamasını yaşadığımız karşıdevrim, Türk Devriminin bütün kültürel birikimini ortadan kaldırmayı amaçlamıştı. Çünkü, biliyorlardı ki, salt siyasi düzeyde iktidar olmak yetmiyordu. Ancak, ulusun gönlünde, bilincinde, duygu dünyasında, çağdaş alışkanlık ve davranış biçimlerinde, kazandığı ve geri döndürülemez estetik-sanatsal beğeni ve değer ölçülerinde iktidar olunmadan toplum üzerinde kalıcı bir egemenlik kurulamazdı.

Yıkımın ve mafya-tarikat kültürünün alternatifi, onun kök hücreleri 1930’larda ve 1960’lardadır. Bu nedenle, Türk Devrimi‘nin son büyük atılımı 27 Mayıs ve 68’in düşünsel ve kültürel birikimi, çağdaş içerikle güncellenerek yükselecek yeni bir devrimci atılımın enerji kaynağı ve ateşleyicisidir. 68 devrimci kültürünün bütün bu açılardan büyük tarihi önemi vardır.

 

Mehmet Ulusoy

 

 

 

 

 

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Facebook Comments