YAŞAMIN ANLAM VE AMACI NEDİR? – Oğuz Kemal Özkan yazdı…

İnsan doğar, yaşar ve ölür. Aşık Veysel’in dediği gibi ‘iki kapılı bir handa gündüz gece gider’ ve Yunus Emre’nin dediği gibi ‘ana rahminden geldiği bu pazardan bir kefen alır mezara döner.’

Fakat insan o hana da o pazara da öyle bir paha biçer ki hiç ayrılmayacakmışcasına bağlanır. Hayatını inançları, gelenekleri  ve öğrendikleri şekillendiriyormuş gibi gözükse de bütün davranışlarının kökeninde ya sahip olduklarını koruma ya da çoğaltma güdüsü ağır basar. Bu dünyevi şeylerin yanına(tek başına mutlu etmeye yetmeyeceği için)bir de aile kurma ihtiyacı ve sevdiklerine bağlılık eklenir. İlk başta bu kötü bir şey gibi gözükmeyebilir. Ancak o bağlılık ve sevgi, sahip oldukları dışındakilere kayıtsız bir sevgi halini alınca Marks’ın dediği gibi ‘genişletilmiş bir bencillik’ durumuna  ya da acıma ve yardımseverlik duygusu ile sadece sadaka kültürüne dönüşür.

Peki, insan elinde olmadan geldiği bu üç günlük dünyada yaşamanın anlamını, amacını neden sorgulamaz? Neden bir koyun sürüsü gibi kolaycılığı ve çoğunluğu takip etmeyi tercih eder? Diğer canlılardan farklı olarak sahip olduğu aklı, bu han-pazar-mezar yolculuğunda nereye koyar, nasıl kullanır?

Aşık Veysel’in dediği gibi ‘düşününce derince, yol bir dakika miktarınca’ olsa da her insan bu yaşamın anlamını aramalı ve amacını sorgulamalı. Hangi dinden, hangi milletten olsanız da ya da hiçbir aidiyet duygunuz yoksa da bu anlam ve amacı aramak varlık sebebi olmalı… İnsanı bu varlık sebebinden uzaklaştıran her türlü düşünceye karşı savaş açılmalı!

Ancak insan ilk önce bu savaşı kendisiyle yapacağını bilmeli ve bu savaşın mezara girene kadar bitmeyeceğini anlamalı. Plotinos’un dediği gibi ‘kendi heykelini yontmaktan asla vazgeçmemeli.’ Elbette iyiyi, güzeli, saf aşkı ve erdemi yaşamak için mücadele etmeli ama bunları sadece kendisi ve dünyevi arzular için istememeli. Bu kavramların, duygu ve düşüncelerin zıtlarıyla var olabileceği gerçeğini hatırlamalı ve belki de en büyük günahları yaşamayı dahi göze almalı. Başkalarının tecrübeleri, binlerce yıllık öğretiler ya da inançların gösterdiği yol elbette göz ardı edilmemeli ama hakikate ulaşma yolunda tek bir yol olmadığını ve en güvenilir kılavuzun kendi vicdanı olduğunu unutmamalı!

Bu yazıda ruhçu-tasavvufi bakış açısıyla tinsel bir varoluşa ulaşma ya da vahdet-i vücut anlayışına girmeyeceğim. Aynı şekilde materyalist bir bakış açısıyla da yaklaşmayacağım. Artık bilimsel olarak da biliyoruz ki; bazı genetik kodlar ve çocuklukta yaşanan olaylar, bu han-pazar-mezar yolculuğunun şartlarını ve yönünü belirleyen temel belirleyiciler. Bunlara toplumsal baskı ve gelenekler de eklenirse insanın vereceği bu savaşın ne kadar çetin ve zorlu olduğu anlaşılır. Çoğu insan da zaten bu pazardan bir daha hatırlanmamak üzere konduğu gibi göçer gider.

Yaşamın anlamı ve amacını sorgulayan en önemli yazar ve psikiyatristlerden birisi de Alfred Adler’dir. Bireysel Psikoloji ekolünün kurucusu olan Adler, ‘Yaşamın Anlamı ve Amacı’ kitabında yaşamın gerçek anlamının ve amacının ‘başkaları için yararlı işler yapmak’ olması gerektiğini delilleriyle anlatıyor. Bir doktor olarak toplumsallık duygusunun; insanı psikolojik sorunlardan, nevrotik bozukluklardan koruduğu teşhisini koyuyor. Bunun için de insanın kendisine değil, diğer insanlara olan ilgisini geliştirmenin yollarını aramayı öneriyor. İnsanlığın esenliğini sağlamaya çalışan insanların, toplumsallık duygusunu güçlendirmeye çalışanlar olduğunu ve onların hem en büyük manevi akımların öncüsü hem de insanlığın gelişimine en çok katkı koyan kişiler olduğunu vurguluyor. Ve sonuç olarak şunu söylüyor; ‘İnsanlığın gelişimine, değişimine katkısı olmayanlar unutulup gider. Katkısı olanlar ise insanlık ailesinin fertleri olarak yaşamaya devam eder.’


Adler, yaşama yanlış anlam verme konusunda ayartan tehditleri de sıralıyor; ‘Sağlıksız doğum ve organlar, şımartılarak ve ihmalkarlıkla yetiştirilen çocuklar.’  Bu şartlarda doğup, büyüyenlerin yardım almaksızın yaklaşım biçimlerini değiştirmenin imkansızlığına değinir. Biz de buna psikolojik boyutu dışında hem dogmatik düşünceleri hem de günümüzde oldukça artan sağlıksız-GDO’lu beslenmeyi ekleyebiliriz.

Bu yaşamı anlamsız bulmak gibi düşüncelere sahip inanç grupları ya da tam tersi materyalist gruplar da var. Hepsine saygı duyulabilir. Her birey bağımsız ve özgürdür, öyle olmalıdır. Ancak bu bağımsızlık-özgürlük duygu ve düşüncesi, toplumsal bir yapı içindeyse sınırlarını da bilmelidir. Yaşam tercihini yaparken kendi amacının kendisinden başka hiçbir canlıya zarar vermemesi temin edilmelidir. Sivil toplum örgütü adı altındaki hiyerarşik ve biatçı yapılarsa şimdilik bu yazının konusu değil.

İnsan bireysel olarak mutluluğu, huzuru ve hakikati, maddi ya da tinsel alemlerde bulma yolunu tercih edebilir. Ancak bu tercihini yaparken bencilce, uyumsuz bir tercih olup olmadığını, dış etkilerin ve korkularının tercihlerindeki rolünü sorgulamalı, tercihinin insanlık ailesine faydalarını araştırmalı. Elindeki imkanların ve nimetlerin, bütün gelişmeler ve değişimlerin, bugüne kadar insanlık ailesinin çıkarlarını kendi çıkarlarının önüne koyanlar sayesinde olduğunu aklından çıkarmamalı.

Varoluşçulara göre belki ‘evren’ bile ‘insan’a karşı ama yaşamın anlamı ne olursa olsun bir amacın olsun ve bu handan, pazardan bir ‘sen’ geçsin!

Oğuz Kemal Özkan

Bununla ilgili ne düşünüyorsun?
  • Fascinated
  • Happy
  • Sad
  • Angry
  • Bored
  • Afraid
SOSYAL MEDYADA PAYLAŞ:

YORUM YAP

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR