‘Karadeniz’in ışığı da doğası da kendine özgüdür – Nevzat Yılmaz yazdı…

Abit Güner’in Galeri İdil’deki sergisi “Resim Serüvenim” başlığını taşıyor. Karadeniz’den esintiler taşıyan sergi bir anda beni aldı ve çocukluğuma götürdü. Kuşkusuz, resmin ayrıntıları arasında dolaşırken; fındık dallarından korunmam gerekti. Fındık püsküllerinin kokusunu ciğerlerime dek çektim.

Sanatçı; beni, yaşanan ile kurguladığı gerçek arasında seçime mi zorladı? Doğrusu, bölgeyi, bölgenin ışığını iyi bilen sanatçı, ete-kemiğe bürünen imgeleri ile yeni bir Karadeniz yaratmış bana göre. Gerçekten daha farklı, albenisi yüksek, sizi içine çeken… O fındık bahçelerinde çalışan, yoğun emekle ekmeğini çıkaran Trabzonlu, Karadenizli artık sanat tarihinde kalıcılaşmış durumda. Bu benim Annem, Babam; sizin bir yakınınız olabilir…

Sanatçının Trabzonlu olması, benim de Trabzonlu olmamdan kaynaklanmıyor bu gerçek. Abit Güner, çizgisi oturmuş, yolunu bulmuş, kendine özgü biçemine kavuşmuş bir sanatçı.

Sanatsal eğrisi, Karadenizden izlenimleri yansıtırken kendini gösteriyor. Gerçek ama aynısı değil. Doğadan yansıyan ışık ama farklı…

Serginin açılışında da bulunmuştum. Gelip geçerken birkaç kez gördüğüm bu sergi, her gördüğümde beni neden bu kadar sarsalıyor? Beni benden alıp neden çocukluğuma götürüyor?

Bu soruları çoğaltmak olanaklı. Ancak, yanıtlarını bulmak, vermek olanaklı değil bana göre. Yitirilmiş, korunamayan geçmiş, değerler, yaşanmış, yeniden yaşanması olanaklı olmayan şiirsel günlerin tuvalden size el sallıyor oluşu, kökünüze sızlanışla bakışınız, iç sıkıntılarınız… Ne derseniz deyin…

Beni, tuvallerinin önüne çakarcasına etkileyen bir sanatçıya gönülden selamımı gönderip görevimi yapmam gerekir.

Orası benim köyüm, kara lâstiklerimin izi, o çimenlerde duruyor belki. İneğimizi otlattığımız, ama şimdi bir yıkıntı ve ıssızlık içinde olan köyüm… Her ne denli “mahalle” olsa da benim köyüm be.

Ne çayı, ne fındığı para ediyor artık. Yemişleri; döngeli, armudu, elması, Trabzon hurması, azbiraz narı yerlere dökülüyor artık. Kimsenin dönüp de baktığı yok. Bizler taş ve betonlar arasında büyük kentlerde edebiyat yapıyoruz.

Abit Güner’in tablosundan o ışık bana başını uzatıp “kendine gel” diyor. Geliyorum. Dünyasal kaygıların, midesel güdülerin, farklı uçlarda olmanın bizleri sürüklediği derin uçurum içimi kemiriyor.

Çay, fındık, inek, koyun, keçi… Kalandar, horon, horom, paska, hamsi, kemençe, kolot peynir, kuymak…

İçimde sarı saçlı bir çocuk ağlıyor. Hıçkıra hıçkıra… Çamsakızlarını köyümün kimler çiğniyor artık. Kim olacak, hiç kimse?

Abit Güner, balı, inciri, narı, fındığı, çayı, doğayı sevin, tapınırcasına sevin diyor bana. Anlıyor muyum?

Anlıyorum, çakılı kaldığım tuvalin önünde.. Kareymiş dibinde, dilimdeki o buruşukluğu yabanellerde yeniden duyabilir miyim? Zor.

Karedenizin ışığı da kendine özgüdür. Doğası da… Bakmaya doyamazsınız. Abit Güner’in resimleri de öyle.

Siz siz olun, bir sürü sanatsal kaygı ile resimlere bakacaksınız ama bir de benim açımdan bakmaya çalışın derim. Güner’in resmi sizi de sarsar mı?

Benim çalakalem yazdıklarımdır bunlar.

Teşekkürler Abit Güner…

Nevzat Yılmaz

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Facebook Comments