Bir Hikaye Anlatıcısı: ‘Fulya Özlem’

Fulya Özlem müzisyen, yazar, çevirmen, yönetmen ve aynı zamanda felsefeci… Ama O kendisini ‘hikaye anlatıcısı’ olarak tanımlıyor. Hikayelerini hemen hemen sanatın her diliyle anlatıyor. Amacı eski ile yeni arasında köprü kurarken tekrara düşmemek ve geleneği dönüştürmek. Bunu felsefi ögeler taşıyan kitabında yazarak ve fasıl enstrümanları kullandığı, kendi bestelerinden oluşan son albümünde müziğiyle gerçekleştirmeye çalıştı. Büyük beğeni topladı. Biz de kendisiyle hem kitabı hem müziği genel olarak sanat hayatı üzerine bir röportaj yaptık. Zevkle okuyacaksınız.

KitaptanSanattan.com / Oğuz Kemal Özkan

  • En son fasıl enstrümanlarıyla kaydedilmiş sözleri ve besteleri sana ait şarkılardan oluşan ‘’Mânidar Boşluk’’ isimli bir albüm çıkardın. Bu albümü 2014’te kurduğunuz ‘Akustik Kabare’ grubu ile hazırladınız. Grubu ve albümün hazırlanma sürecini kısaca anlatır mısın?

Marina, Fotini ve ben yakın arkadaşlarız. Birlikte başka gruplarda da müzik yapıyoruz. 2008-2012 arasında Berlin’de yaşıyordum. 2012’de Berlin’den Türkiye’ye döndüm. Oradaki Yunan arkadaşlarım, diğer makam müziği ile ilgilenen arkadaşlarım ve musiki cemiyetindeki çalışmalarım beni yeniden makam müziği yapmaya sevk etti. Güney Amerika müziği, Rönesans müziği yanında bir de rebetiko, sefarad, Osmanlı müziği yani makam müziği yapmaya başladım. Orada da aktiftim bu alanda. Türkiye’ye dönmeden önce orada şöyle bir hayalim vardı; sanki buralı birisi değilmişim gibi, sanki İstanbul’da doğmuş ve makam müziği ile büyümüş bir insan değilmişim de bu sefer makam müziğine ilgi duyan bir entelektüel, merak duyan bir kişiymiş gibi şöyle düşündüm: ben makam müziği yapıyorum, bunun merkezi İstanbul, benim İstanbul’a taşınmam lazım, kendi doğduğum kendi evime dönmem lazım. Türkiye’ye döndüm ve bu kez kendi ülkemde aktif olarak makam müziği yapmaya başladım. ‘Taş Plak Kumpanyası’nı kurdum, -Fotini de bu grubun müzisyenlerinden birisiydi- rebetiko, makam müziği yapılan çevrelerin içerisinde aktif olmaya başladım. Marina da 2013 yılında İstanbul’a taşındı, hep beraber fasıllar, seferad müziği çalıyorduk. Bu arada ben makam müziği ile yaptığım besteleri Marina ve Fotini’ye gösterdim. Onlar da bu besteleri çok beğendiler ve albümün provalarına başladık. Grup da bu şekilde doğal olarak kurulmuş oldu. Hem şarkıların sözlerine hem de grup olarak enerjimize baktığım zaman ‘Akustik Kabare’nin bizi yansıttığını düşündüm ve gruba bu ismi verdim. ‘Manidar Boşluk’ şarkılardan birisinin ismi ama ‘manidar boşluk’ her şeyi içine alan, şemsiye bir kavram olmasından ötürü albümün ismi o oldu.

  • Kaçıncı albümün bu? Bu albümü diğer albümlerden ayıran bir özellik var mı?

Bu üçüncü albümüm. Ayrıca bir de İrlanda-İngiliz-İskoç folk şarkıları söylediğim Folkfish diye de profesyonel olmayan bir albümüm vardı. İlk profesyonel albümüm Fulya-Buz Kraliçesi 2007’de İrem Records’tan çıkmıştı. 2015’te onu Güney Amerikalı dostlarımla hazırladığım İspanyolca şarkılardan oluşan Fulya Özlem – Alba albümü izledi.

Bu albümü diğer albümlerden ayıran makam müziği albümü olması ama bunun dışında ayıran pek çok özelliği var. Ben makam müziği yapmaya 8 yaşında iken başlamıştım. Dolayısıyla çocuk iken çıkmış olduğum yolculuğa bu kez ne yaptığımı bilerek yaptığım şeyleri teorik olarak da açıklayabileceğim şekilde geri döndüm. Yani öz olarak aslıma, köklerime döndüm. Ayrıca Divan edebiyatı ve Modern Türk şiirinin gelişimini de izleyen birisiyim. Şiir ve edebiyata olan ilgimden dolayı bu albüme geleneksel şiir de dahil oldu. Tamamen geleneksel enstrümanlarla çalınmış, mikro tonları, komaları ve son derece geleneksel bir soundu kullanmaktan çekinmeyen yani buralı olmaktan çekinmeyen bir albüm. Diğer albümlerim Batı ve Türkiye müziğinin bir füzyonu idi. Burada daha yerli bir müzikten bahsedebiliriz. Bu albüme İstanbul ve şehir musikisi diyebiliriz.

  • Müzisyen kimliğinin yanısıra yazarlığın da var ve geçtiğimiz sene ‘Ekmek Fabrikası Tanrıçası’ isimli bir kitap yazdın. Bu kitapta felsefe eğitimi almanın bir sonucu olarak insana ve hayata dair değişimler üzerine sorgulamalar yapıyorsun. Müziğinde olduğu gibi ironi ve ritm duygusu kitaptaki hikayelerde de göze çarpıyor. Bu hikayeler ve özellikle kitabın ismi nasıl ortaya çıktı?

‘Ekmek Fabrikası Tanrıçası’, yazdığım öykülerden birisinin ismi. Hatta bu öyküyü ilk önce İspanyolca yazmıştım. ‘Bay Şefkatsizin Duvarındaki Delik’ öyküsünü yazdığımda da Berlin’de yaşıyordum. Ayrıca Boğaziçi Üniversitesi’nde yaptığım master tezimin konusu da liberal multi-kültüralizm ve birey. Benim bu tezimde anlattığım şeyleri deneyimleme şansım oldu. O yüzden bu kitaptaki öyküler de multi-kültüralizm var. Berlin’in kışı var, aldığım felsefe eğitiminin makale yazmak yerine yaratıcı eserlerime yansımış hali var. ‘Ekmek Farikası Tanrıçası’ ismini de kitaba verdim. O öyküde hayatta en büyük korkusu kendisini tekrar etmek olan bir kadın var ve o kadının geleneğin içerisindeki yaşamı anlatılıyor. Annesinin, babasının kendisine miras bırakmış olduğu fırının içinden -ekmek çok şeyi temsil eder, mesela İsa’nın eti de ekmektir kanı da şaraptır o yüzden ayinlerde böyle şeyler vardır. Ekmek temel bir madde, bütün kültürlerde en çok tekrar eden şeyin ekmek olduğunu söyleyebiliriz- yani ekmek kadar tekrar eden bir şeyden acaba Ekmek Fabrrikası Tanrıçamız nasıl bir yenilik yakaladı? Bununla aslında ‘Manidar Boşluk’ arasında bir paralellik kurabilirim. Çünkü ‘Manidar Boşluk’un önsözünde de dediğim gibi geleneği nasıl dönüştürebileceğimle ilgileniyorum. Yalnız ve güzel ülkeme, geleneğin bana vermiş olduğu mirasa bir şeyler katıp dönüştürebildiysem ne mutlu bana. ‘Ekmek Fabrikası Tanrıçası’ öyküsünün kahramanının derdi de bu. Gelenekten gelmiş ama tekrar istemiyor ve yeniyi yaratmaya çalışıyor. O yüzden o Ekmek Fabrikası Tanrıçası. O yeniyi yaratırken tosladığı bütün duvarlar, karşılaştığı bütün güçlükler paradigmanın yenisini oluştururken bütün o karşılaştığım şeyler var bu hikayede. Wittginstein’in çok sevdiğim bazen beni rahatlatan bir sözü var; ‘kişi zamanının ötesindeyse zaman bir gün ona yetişecektir.’ Yeniyi anlamaya dair söylenmiş güzel bir söz. Bir çok kişi belki bir şeyi ilk kez yaptığı zaman anlaşılmamıştı ama zaman bir gün onları yakaladı ve anlaşılabilecekleri kadar zaman geçmişti.

  • Son dönemde Türk yazarların kişisel gelişim kitaplarının çok sattığını görüyoruz. Senin kitabındaki hikayeler ise günümüz insanının sorunlarını ironik bir şekilde ortaya koyarken daha gerçekçi bir yaklaşım ve yol ile sunuyor sanki. O tarz kitaplarla aynı kategoriye koymuyorum ama bu alanda hem edebi hem felsefi anlamda önemli bir boşluğu doldurabileceğini düşünüyorum. Sen hem o yazarların kitapları ile ilgili hem de bu konuda ne düşünüyorsun?

Ben kişisel gelişim kitaplarında olduğu gibi bir tavsiye şeklinde yazmıyorum. Gündelik ve post-post modern yaşam, aslında hepimiz için fazlasıyla sinir bozucu bir yaşam ve bizler bu yaşam biçimi içerisinde bir anlam arıyoruz. O anlamı ararken de herkesin o anlamı oluşturma ve o anlama sadık kalma mücadelesi farklı. Benim anlama sadık kalma mücadelem, bu bağlamın içerisinde bir şey yaratmak. Hatta İstanbul’da yaşamamın sebebi bağlamında anlamlı olmak hoşuma gidiyor ve hayatın absurdlüğüyle mücadele biçimim o bağlamın içerisinde anlamlı kalmaya devam ederken yeni anlamlar oluşturmak. Dolayısıyla hiç kimseye kişisel gelişim tavsiyesinde bulunma gibi bir niyetim yok. Felsefe eğitimim beni farklı bir mecrada ve tarzda yazmaya sevk etti de diyebiliriz.

  • Kitabında olduğu gibi bu son albümünde yazdığın sözlerde de metamorfoz, ironi, gerçeküstücülük gibi özellikler görüyoruz. Şiir ve edebi unsurlar dikkat çekici. Farklı disiplinlerde işler üretmenle mi ilgili bu?

Mutlaka. Mesela büyülü gerçekçilik çok sevdiğim edebi bir akım. Güney Amerika edebiyatını çok yakından takip ediyorum. En sevdiğim öykü yazarları genellikle Güney Amerikalı yazarlardan. Julio Cortozar, Jorge Luis Borges gibi. Hatta çok yakın zamanda Silvina Ocampo’nun Sonsuz Kule isimli eserini Türkçeye çevirerek çevirmen olma şansına eriştim. Dolayısıyla dünya edebiyatındaki akımlarla, gerçeküstücülüğü, ironiyi bir dil edinmiş akımlarla organik bir bağlantım var. Bu arada dünyadaki stand up komedyenlerini, özellikle Arjantin’deki yeni genç nesil feminist stand up komedyenlerini takip ediyorum. Aslında bir önceki jenerasyonu da takip ediyorum. Zaten her şey Maitena Burundarena‘yı keşfetmemle başladı. Burundarena’nın ‘aşmışlar’ diye çevirebileceğim bir çizgi romanı vardır. Çizgi romanları da çok severim bu arada. Arjantin’e gittiğimde Maitena Burundarena’nın  bütün kitaplarını almıştım. Bunun espri anlayışıma katkısı çok fazla oldu. Sonra Malena Pichot‘u keşfettim. Onun dizilerini falan.. Şimdi bir gözüm Arjantin’de. Oradaki youtuber’ları, fenomenleri, yeni jenerasyon feminist ve komedyenlerin dilini sürekli takip ediyorum. Birkaç dil bilmem bu noktada çok faydalı oluyor. Mesela sabah uyanıyorum, sosyal medyadan Meksikalı, Yunan, Kolombiyalı, Alman, Fransız arkadaşlarımın sayfalarından bütün bu ülkelerin alternatif, farklı düşüncelerini, dertlerini, sorunlarını öğreniyorum ve bu da beni zenginleştiriyor. Bende, konuşma tarzım ve dilimde, öykülerimde, müziğimde bütün bunların etkisi kaçınılmaz oluyor.

Ayrıca çok fazla seyahat etmemin de etkisi var. Örneğin Ekmek Fabrikası Tanrıçası’nda pek çok farklı yerlerde yazılmış öyküler vardır. Mesela ‘Kayıp Aranıyor’ öyküsü Marakeş’te esir pazarında yazmış olduğum bir öykü. Çünkü o sırada orada olan şey çok ilgimi çekti. Bir dilenci kadın yanıma yaklaşmıştı. Rahmetli ananeme çok benziyordu. Para istemek için avucunu açtı ve o an aklıma bir şey geldi. Alba albümümde ‘Tercümesinde Kaybolanlar’ adlı bir şarkım vardır ve onun bir de öykü versiyonu vardır bu kitabımda. Bu öykü ve şarkı farklı açılardan aynı olayı anlatır. Bir keresinde Montevideo’da da astım krizi geçirmiştim ve kendimi oranın acilinde buldum. Başıma şahane olaylar geldi. Bir ülkeye turist olarak gitmek başka, oralı birisi gibi acil servisinde olmak başka bir şey. O deneyim, bana çok şey katmıştı. Bu başıma gelenlerin kurgulanıp öyküye dönüştürülmüş hali. Öykü olarak Ekmek Fabrikası Tanrıçası’nda, şarkı olarak Alba albümümde var.

  • Önceliğin müzisyenlik mi yazarlık mı yönetmenlik mi?

Önceliğim hikaye anlatıcılığı. İnsan hikayesini çeşit çeşit biçimlerde anlatabilir. Bazen içimden şarkı olarak anlatmak geliyor bazen de öykü olarak anlatmak geliyor. Daha sabırlı olduğum bir dönemde bir hikayeyi roman boyutunda ya da bir senfonik eser boyutunda ya da Mevlevi ayini boyutunda anlatacak noktada olacağım. Bazen bir öyküyü kısa film, görsel olarak anlatmaktan hoşlanıyorum. Bazen de bir master tezi olarak anlatmaktan… İçimden geldiği gibi, ruh halime göre bir hikaye anlatıcısıyım. Hiçbiri birbirinin önüne geçmiyor.

  • Bir de kısa filmler çektiğini biliyoruz. Yönetmenlik yapıyorsun. Bu nasıl başladı?

Aslında her şey bir tesadüf. Dediğim gibi her şeyden önce bir hikaye anlatıcısıyım. Yıllar önce Boğaziçi Üniversitesi’nde master yaparken Mithat Alan Film Merkezi’nde bir kısa film senaryo yarışması vardı. Kazanan senaryolardan bir tanesi de benimki oldu. Kazanacağımı hiç düşünmüyordum. ‘Günebakan’ın konusu şiddet idi. Yarışmanın ödülü de o filmi çekmekti. Film merkezinde öğrenci olan, üye olan kişilerle ekip oluşturup film çekildi. İlk filmimi öyle çektim. Ben takım ruhu ile çalışmayı seviyorum. Benim fikrime inanan insanlarla, benim bile hayal edemeyeceğim, beni aşan şeyleri bile daha rahat üretebiliyoruz. Müzik yaparken de bu böyle film yaparken de. İkinci filmimde Dresden’de çekildi. Orada sinemaya ilgi duyan herkesin haberdar olması gereken çok güzel bir etkinlik var: ‘Kino Kabare’. Burada 24 ya da 48 saatlik etkinlikler oluyor. Dünyanın her yerinden kısa film için heyecan duyan insanlar teknik ekipmanlarını alıp bir araya geliyorlar ve orada çekmek istediğiniz film ile ilgili ihtiyaca göre ekip toplanıyor. İkinci filmim ‘Ölüm Bizi Ayırıncaya Dek’i de bu şekilde çektim.

  • Yeni film projesi var mı?

Öykü kitabımda ‘Tarlabaşı’ndaki Hayalet’ isimli bir öyküm var. Onu bir kısa filme dönüştürmeyi istiyorum.

  • Yazdığın hikayelerden, şarkı sözlerinden ve tarzından nostaljik bir yanın olduğunu görüyoruz. Bunun yeraltı edebiyatı ve müziği yapmanla bir ilgisi var mı?

Yaptığım müziğe ‘organik müzik’ ismini veriyorum. Bu şu anlama geliyor; dostlarımla, fikirlerine inandığım, güvendiğim kişilerle birlikte bir şeyler üretmek. Bu umarım organik müzik, organik edebiyat, organik tiyatro, organik film olarak devam eder. Gittiğim yerlerde de aynı kafadan olduğum, yaptığı şeyleri çok beğenip bir parçası olmak istediğim müzisyenlerle, sanatçılarla karşılaşıyorum. Bazen onlarla da ortak bir şeyler yapıyoruz.

Aslında yeraltı-underground dediğimiz şey ana akımın ilgi duymadığı şeyler.. Yeraltında olmayı ya da itilmeyi biz tercih etmiyoruz. Dolayısıyla bu ilgi bir tercih değil. Bu biraz ‘vasatizm’ ile ilgili. Yeri gelmişken şunu da ekleyeyim; dünyanın şuan demokrasi ile değil mediyokrasi ile yönetildiğini düşünüyorum. Bu vasatizm döneminde sanat ürünü ne kadar az yoruyorsa, var olana ne kadar yakınsa ya da benzerse ve tüketilir biçimde sunuluyorsa o kadar popüler olma şansı artıyor. Mesela okuru ya da dinleyiciyi ne kadar yorar ve düşündürürseniz bu kez de kendinizi yeraltında buluyorsunuz.

  • Son olarak yeni çalışmalar var mı?

Birçok çalışma sırada bekliyor. Bir tanesi 4 yıldır stüdyo bekleyen bir albümümüz var: ‘Taş Plak Kumpanyası’ Taş Plak Kumpanyası grubu benim Berlin’den dönünce kurduğum bir gruptu. Grup 6 kişiden oluşuyordu ve çok güzel bir albüm kaydettik. Bir iki eksiği var, onu tamamlayıp yayınlamak istiyorum. ‘Manidar Boşluk’ albümü benim bestelemiş olduğum kantolar, tangolar ve fasıllardan oluşuyor. ‘Taş Plak Kumpanyası’ albümü ise var olan bilinen kanto, tango, fasıl, musiki şarkıların yeni yorumlarından oluşuyor.

Volkan Ergen’in ‘Hoşnutluk Vadisi’ projesinde birkaç şarkı söyleyeceğim. Onun kayıt çalışmaları var. Ayrıca Evrensel Gazetesi’nde yazmış olduğum, Varlık Dergisi’nde yayınlanan ve bir iki tane kafamda olan öykülerden oluşan ikinci kitap çalışmam var.

  • O halde tüm çalışmalarında başarılar. Bu güzel röportaj için teşekkürler.

Ben de teşekkür ederim.

KitaptanSanattan.com / Oğuz Kemal Özkan

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Facebook Comments