Ekrem Kahraman’ın renkli düşün dünyasına yolculuk

Duygularını ifade etmek için başladığı şiir yolculuğu, O’nu hem şair hem ressam yaptı. Akademik bir memuriyet hayatını elinin tersi ile iterek sanatçı yaşamını tercih etti. Sanatçı yaşamının tüm zorluklarını idealist bir duruşla göğüsledi. Şiirlerini, yazılarını yazmaya, resmini yapmaya her şartta devam etti. Tam 6 şiir kitabı, yüzlerce makalesi yayımlandı ve onlarca sergisi açıldı. ‘Gılgamış Destanı’nı sanatçı bakışıyla tekrar yazarak Dünyada bu alanda bir ilki gerçekleştirdi. Bir yaşam biçimi olarak seçtiği sanat yolculuğunda aydınlatma sorumluluğu ile üretti, üretmeye devam ediyor. Şimdi ‘çağımızın destanı’ olacak dediği bin sayfalık şiir kitabını hazırlıyor.
Kendisine benzettiği Kral Kahraman Gılgamış’ın günümüzdeki rol modeli olabilecek bir sanatçının düşün dünyasına girmeye hazır mısınız?

KitaptanSanattan.com / Oğuz Kemal Özkan

  • Bir konuşmanızda ‘Sanatçı olacağım diyerek sanatçı olmuş bir kişiyim.’ Diyorsunuz. Kişinin kendisine ‘sanatçıyım’ demesiyle sanatçı olunur mu? Sanatçı nasıl olunur?

Kişinin kendisine sanatçıyım demesiyle sanatçı olunmaz. Fakat sanatçı olacağına kendi kendine söz vermeden de sanatçı olunmaz. Bu bir şekilde de hayatın her alanında da geçerlidir. Burada şu ayrıma dikkat etmek gerekir. Yani kişi ‘sanatçı olacağım’ dedi ve oldu ya da olamadı. Bunlar hayatta çok karşılaştığımız durumlar ama öncelikle kişinin bir iddia ve hedef olarak bunu kafaya koyması lazım. Bu bir bilim adamı için de bir siyasetçi için de geçerli. Mesela Belediye Başkanı adayı olduğunuzda ‘ben belediye başkanı olacağım’ demek zorundasınız öncelikle. Ne yapıyorsunuz o zaman? Aday adayı oluyorsunuz. Dolayısıyla önce aday adaylığına başvuracaksınız ki aday seçilme şansınız olsun. Aday seçildiniz. Seçimlerde de sen değil de başka bir partinin adayı kazandı ama mücadeleye her zaman devam edeceksiniz. Ben o anlamda kullanmıştım bu sözü.

Ben her zaman ‘sanatçı olacağım ya da oldum’ derim. Dikkat edin ben ‘ressam olacağım’ demiyorum. Çünkü ressamlıkla sanatçılığın ayrı şeyler olduğunu düşünüyorum. Sanatçı olacağım dediğinizde resimle de, heykelle de, kavramsal sanatla da, mimarlığı, müziği, edebiyatı, tiyatroyu kullanarak da sanatçı olabilirsiniz. ‘Sanat’ bu alanların hepsini kavradığı için ‘sanatçı’ kavramını kullanıyorum. Sorduğun soru çok yerinde ama bu konuda kişinin kendisi ile ilgili kullanacağı bir ifadeden söz ediyoruz ve doğru düşündüğümü zannediyorum.

  • Mesela son dönemde Güzel Sanatlar Fakültelerinden mezun olan gençlerden çok duyuyoruz; mezun olur olmaz ‘ben sanatçıyım, sanatçı oldum’ Peki, ne zaman ‘sanatçı oldum’ demeli?

Sizin okul dediğiniz şey sizin önceden karar verdiğiniz şeyi sağlayabileceğini düşündüğünüz bir şeydir ama sağlayacak bir şey değildir. Çünkü o sadece bir alan. Örneğin şiir yazmanın bir okulu var mı? Yok! Ama şair olursunuz. Şiir okulundan mezun olan kaç şair vardır? Kaç romancı var, varsa da roman okulundan mı mezun oldu? Ama resim ile ilgili böyle bir şey var. Sanat ile ilgili var mıdır? Şimdi yeni yeni içinde bulunduğumuz 90’lı yıllardan itibaren böyle bir şey oluşmaya başladı. Sanat ile ilgili okullar var şimdi. Günümüzde sanat kavramının içini doldurabilecek okul eğitimleri matematik ve fen bilimlerini de kapsıyor. Güzel Sanatlar Fakültelerine alınacak öğrencilerde de bu konularda bilgi arıyorlar. Bu bilgi, birikime ve zekaya sahip öğrencilere özellikle güncel sanatı daha rahat öğretebileceklerini düşünüyorlar. O öğrenciler de okuldan mezun olduklarında kendilerini sanatçı olarak görüyorlar ama okula girerken sanatçı değildiniz ki çıktıktan sonra sanatçı olasınız! Dolayısıyla öyle bir çağda yaşıyoruz ki her şey birbirine karışmış.

O zaman ne yapmak lazım? Sanatın kendine ait bir tarihi, bir dili, bir dünyası var. Bütün bu tarih, dil, dünya ve tarihi sürece hakim ve ayrıca insan, toplum, bilim tarihi, diğer sanat dallarının tarihi ile ilgili bilgi birikimine sahip olmalısınız ki sizin sanatçı olma idealinize bir zemin olsun. Bu zemin olanak hazırlasın ve azim, irade, beceri ile birleşsin. İşte o zaman ‘sanatçı’ olmak yolunda emin adımlarla ilerler ve olursunuz.

  • Bir yazınızda ‘Sanat insana – topluma gerçekten de kurtarıcı bir şifa sunabilir mi?’  Diye soruyor ve ‘Sanat esas olarak devrimci bir eylemdir.’ diyorsunuz. Kurtarıcı olan bu eylem midir ve bu pratiğe nasıl dönüştürülebilir?

Toplumları kurtaracak olan siyasi devrimlerdir. Siyasi devrimlerin yaşandığı toplumlarda da ne yazık ki insanlık kurtulabilmiş değildir. Fakat örneğin 1789 Fransız Burjuva Demokratik Devrimi önemli ölçüde insanlığı kurtarmıştır. Çünkü Fransız Demokratik Devriminin temelinde aydınlanma devriminin içeriğini taşıyan modern devrimci düşüncenin ve sanatın temel ilkeleri de yatar. Bu devrimin sanatın ve kültürün aydınlanma yönünü taşıdığını ve bu taşımanın sonucunda aydınlanmanın gerçekleştiğini düşünüyorum. Neticede uygarlık dediğimiz şey bu ‘aydınlanma’ya dayanıyor.

Fakat gerek Sovyetler Birliği’nde gerek Çin’de ya da sosyalist devrimlerin olduğu ülkelerde, sanatın kendi politikası, politikanın sanatı arasında denge, ilişki kurulamaması hatta yer yer saptırılması ve sanat yapmanın resim yapmanın doğrudan doğruya işçi figürü çizilmesi, işçi sınıfının devrimci eylemlerinin bir tür illüstratif olarak resimlenmesi, çizerek görünür kılınması gibi bir saplantıyla sanatın kendi içindeki politikanın bile anlayamayacağı alanların ihmaline neden oldu. O zaman da ister istemez sanatın iyileştirici rolünün farkına kaba taslak yaklaşıldı. Oysa sanatın yapılıyor olmasının bile sanatı yapan kişiler için bile iyileştirici bir rol üstlendiği tıp dalının da yaptığı bir tespit. Sadece benim yaptığım bir tespit değil. Fakat toplumsal dünya içerisinde sanatın bir kültür ürünü, kültürün bir parçası olduğunu düşündüğümüzde bütün diğer kültür alanları ile birlikte insanda iyileştirici rolü olacağına gerçekten inanıyorum. Yani bir müziğin, bir sinemanın doğru kullanıldığında ve özgürce yapılmasının önü açıldığında doktorun bile farkında olmadığı bir iyileştirici yönü olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Devrimci eylem dediğim de tam da bu! Siyasi devrimin biçimi ile zihinsel, entelektüel, kültürel devrimlerin biçimi birbirleriyle yer yer iç içe karışsa da işlevleri farklıdır. Mesela çayın kalitesi ile çayın içine kattığımız şeker, içtiğimiz çayın tadını da değiştirir kalitesini de ama sonuçta çay içiyoruz. Aynı şey sanat için de devrim için de geçerlidir.

  • Çağdaş sanatın neoliberal küresel müdahale ve manipülasyonlar ile çağdaşlaşma ve aydınlanma devrimine karşı konumlandırıldığını ve neoliberal ideolojiler eli ile güncel sanat kavramına dönüştürüldüğünü kendi küratörlerini de küresel enstrümanları olarak kullandıklarını söylüyorsunuz. Çağdaş sanatın sanat tarihinin zeminlerinden koparılmasına ve toplumsal içeriğinin boşaltılmasına dem vuruyorsunuz. Bir yazınızda Duchamp’ın ready-made gibi bir ekol yaratma amacının olmadığını hatta buna karşı olduğunu hatırlatıyorsunuz. CIA fonlarıyla desteklenen ünlü Guggenheim Müzesinin görünen sahibi Peggy Guggenheim’in hem sevgilisi, hem de sanat danışmanı olduğunu da..
    “Son yüzyılın en önemli ve etkili sanat yapıtı” olan pisuarın ve Duchamp’ın ünlenmesinin ve kendini de aşan bir yöne evrilmesinin arkasında CIA ve Rockefeller gibi neoliberal ailelerin olduğunu söyleyebilir miyiz? Yine siz CIA merkezinde oluşturulan bir büronun soyut ekspresyonizmi yaydığını yazmıştınız. Başka bir yazınızda ‘küratörlük’ kavramı ile ilgili de benzer şeyler söylüyorsunuz. (ABD Büyükelçiliğinden gelen bir talimatla Türkiye’ye sokulduğunu) (“küresel görevliler”)
    Yine bu bağlamda siyasi neo-liberal ‘küreselleşme’ projelerine kaptıran çağdaş düşünce, sanat, edebiyat ve kültürün de bu kabızlıklardan fazlasıyla nasibini almış olmasına sürekli değiniyorsunuz. Bildiğiniz gibi Açık Toplum Vakfı faaliyetlerine son verme kararı aldı. Bu vakıf, Soros’un çalışmalarının “eski Sovyet imparatorluğu içindeki birçok ülkede demokratik hükümetlerin ortaya çıkmasına katkıda bulunduğu”nu öne süren bir vakıf. Bu vakfın kültür-sanat alanındaki faaliyetleri de biliniyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Tarihin her döneminde adına sanat denilsin ya da denilmesin hep sanat yapıldı. Bundan para kazanıldığı ya da kazanılmadığı dönemler olmuştur. Para kazanılmadığı gibi riske girerek belasını bulmuş sanatçıların da olduğu dönemler çok olmuştur. Şiirde de, müzikte de, resimde de vs. Fakat sanat yapılmaya devam etmiştir. Neden? Çünkü sanat yapma dürtüsünün temelinde insani olan vardır, bir canlı olarak insan vardır. Bu dürtü önlenemez bir dürtüdür. Bunun altını bir kere çizelim.

Şimdi Açık Toplum Vakfı’nın kapatılıyor olması bile onun sözüm ona koymuş olduğu ideal ve hedeflerle ters düşmüş olduğunu gösterir. Bu vakıf eğer gerçekten kendi iç dinamikleri ve iç niyetleriyle yola çıkmış olsaydı şimdi siyasi ortam daraldığında ya da bazı foyaları ortaya çıktığında ya da hali hazırda sürüyor olan soruşturmalarda kulaklarına gelen bilgilerden korkmayıp cesurca işin üstüne devam edip biz buradayız diyebilmeleri gerekirdi. Oysa ne yapıyorlar şu anda? Kendilerini geriye çekiyorlar. Bir tür siyasi olarak üzerlerine yönelmiş öfke ve plandan kaçmak istiyorlar, bir de ayaklarının altındaki zemin sahici zemin olmaktan çıkmış. Kendi kurguladıkları, denetimledikleri bir zemin olmadığı için de kaçıyorlar. Şuan ki durum budur. Bu kadar basit. Oysa beğenelim ya da beğenmeyelim hiçbir siyasi yapı böyle bir durum karşısında çadırı, dükkanı kapatıp gitmez. Bu ne kadar kurgusal ne kadar dışsal olduklarını ve belirli noktalarda verilmiş görevleri yerine getirmek için kurulmuş bir yapı olduklarının göstergesidir kanısındayım.

  • Bu sürecin özellikle son 10 yılda yapılanların sanatın tarihi düzleminden uzaklaşılmasına, içeriğin boşaltılmasına neden olduğunu söyleyebilir miyiz?

Aslında bu 90’lı yıllardan beri gelen bir süreç. Niye 90’lı yıllar? Sovyetler Birliği’nin yıkıldığını düşündükleri bir süreç. Aslında hem sanatta hem siyasette demokrasi gibi tanımı, kapsamı üzerinde uzlaşılamayan hep dışarıdan empoze edilen bir düşünceye sahip çıkma yarışı gerçek dışı, aptalca entelektüel kehanetten başka bir şey değildir. Sanatta da böyle bir süreç yaşandı. Bu sanattır şu değildir gibi neyin sanat olduğunu belirlemeye çalışanlar ortaya çıktı. Sen kimsin ki belirliyorsun? Bırakın insanın özgür iradesini. Siz ona sadece olanaklarını verin, özgürlük verin, bilgiyi, malzemeyi verin ve yapmış olduğu şeyleri toplum önüne getirin. Gerisine karışmayın.

ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki ideolojik bir tartışma gibi başlayan bu süreç, özellikle 2. Dünya Savaşı’nın başlangıcından itibaren ABD’nin yükselen bir güç olarak CIA’yı kullanarak bu alanda yönelik büyük projeler üretmesi ve büyük paralar yatırması ile soyut ekspresyonizm gibi belli akımlar desteklendi. Sovyetler Birliği figüratif gerçekçi sanat üzerine yoğunlaşırken ABD soyut sanatı destekledi. SSCB, figüratif dediğimiz şeyi toplum ile bağlantılı olarak kullandı. Bana göre bu da yanlıştı. Çünkü toplum ile bağlantının figüratif olacağını belirten niyet siyasidir sanatsal değildir. Neden siyasidir? Çünkü toplumun kurtarılmasını hedefliyorsun. Ben de diyorum ki toplumun kurtarılabilmesi için tabi ki karnının doyurulması gerekiyor ama ruhunun da doyurulması gerekiyor. Bu yüzden SSCB’de böyle bir yola girilmişti. SSCB’nin bu tutumuna karşı CIA bireysel tepki ve tasarlanmış bir proje olarak soyut sanatı öne sürdü. Fakat şu da ilginçtir, atlamamak lazım; Amerikan toplumu da figüratif resimden yana idi ve soyut sanatı da komünistlik olarak görüyordu. Ama soyut ekspresyonizmi desteklemeyi planlayan siyasi irade, halktan bunu gizledi. Halktan bunu gizlemekle kalmadı, ironik bir biçimde komünistlere karşı kullandı. Halbuki dediğim gibi Amerikan halkı soyut sanatı komünistlik olarak tanımlıyordu. Bunun temeli ne idi? Amerika’daki Troçkist ve Frankfurt Okulu düşünürlerinin etkisi idi. Troçkistlerin ve Frankfurt Okulu düşünürlerinin SSCB’de egemen olan Bolşevik güce karşı bir tepkisiydi aslında. CIA bu durumu gördü ve kullandı. Amerikan Komünist Partisi de bunun savunucusu idi. Aslında her şey allak bullak. Sonradan anlaşıldı ki aslında Amerikan Komünist Partisi içinde Jackson Pollock ve o dönemin sanatçılarını bu anlamda CIA destekledi.

Şimdi günümüze Türkiye’ye geldiğimizde, Açık Toplum Vakfı ya da Anadolu Kültür Vakfı, PKK ve Fetullah Gülen meselelerine girdiğimizde bunlar da sanat, kültür ve felsefede yaptıklarını sözüm ona kamusallık, toplumsallık adına sundular ve kamuculuğa sahip çıktılar. Dolayısıyla çok karmaşık gibi bir süreç ve bunlar üzerine sempozyumlar düzenlenip çalışılması lazım. Türkiye’deki kavramsal sanat, güncel sanat gibi  kavramlar ve İstanbul Bieanali aracılığıyla ye-iç-tüket mantığını teşvik ettiler. Bunun yanısıra LGBT gibi marjinal grupları desteklediler. Vasıf Kortun, Charles Esche gibi isimler bienallerde toplumsallık değil cemaatleşme kavramını empoze ettiler.

  • Peki şimdi çağdaş sanatın sonu mu geldi? Dediğiniz gibi artık “söyleyeceği bir şeyi kalmadı” ise bundaki sonraki süreç nasıl işleyecek?

Hayır. Yeni bir süreç başlıyor. Sonu gelen adına ‘güncel sanat’ denilen bir proje. Çağdaşlık ise asla vazgeçilmeyecek bir kavramdır. Dün var, yarın var ve biz bugün de yaşıyoruz. Dolayısıyla bugün olan çağdaştır. Ama siyasi iktidarı da muhalifi de dahil ne kadarı çağdaş bir ütopyaya sahip? Mevcut siyasi ve kültürel ortama bakarsak ‘çağdaş’ olmadığını da görüyoruz. Bu bakımdan çatışmalı bir süreç yaşanıyor. Bu dönemi çağdaş sanat için yeni olanakların ortaya çıktığı, çıkacağı bir dönem olarak değerlendiriyorum. Bunun örnekleri de var şuan Türkiye’de. Örneğin Açık Toplum Vakfı kendini kapatıp gittiği bu süreçte kalan arkadaşlar kime güvenip de sanat yapacaklar? Bugüne kadar yapmış oldukları sanatları, yapma sürecinde edinmiş oldukları tecrübeleri nerede kullanacaklar? Eğer bunlar bir tıp profesörü olup kalp ameliyatı yapıyor olsalardı arkalarındaki destekler gittiğinde ellerindeki muayenehanelerini, malzemelerini, tecrübelerini ne için kullanırlardı? Dolayısıyla neoliberal kültürlerden, sanattan etkilenmiş, o çevrelerle ilişkisi olup sanat yapanların çoğunun o çağdaş zemindeki dil ve malzemelerle ilgili tecrübelerini eskiden menfaatlerini tarafını savundukları güçlerin nezdinde yanında değil sanatın hizmetinde kullanacakları yeni bir sürece giriyoruz.

  • Son dönemlerde ‘Devrimci Batı’nın Aydınlanmacı birikimi Asya’ya kayıyor’, ‘Asya Çağı başlıyor’ gibi tespitler yapıldığını görüyoruz. Özellikle sanat-edebiyat açısından bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Hüseyin Haydar’ın “Biz Asya Çağı Şairleri” başlıklı Manifestosu vardı. O dönemde bir itirazınız olmuş sanırım ama yine de siz de aynı zamanda bir şair olarak kendinizi bu şairler arasında görüyor musunuz?(neticede bu tanımlama coğrafi bir tanımlama değil)

Mevcut ya da geçildiği söylenen modernleşme çağına da ben ‘Avrupa Çağı’ olarak bakmıyorum. Modernleşme, çağdaşlaşma olarak bakıyorum. Bir kere böyle adını koyayım. Bugünün batısı ile dünün batısı da farklı. Bugünün batısı dediğimizde Amerika da giriyor içine. Dolayısıyla bugün çöken bir batıdan bahsederken aslında içinde Amerika’nın da olduğu bir Batıdan bahsediyoruz. Onun için Asya Çağı kavramına da doğru bir kavram olarak bakmıyorum. Ama neresi doğru? NATO’nun içerisindesin. NATO ordularıyla beraber bir ordun var. NATO ile bir çok anlaşman, bağlantın var. Siyasi kültürel ve hatta resmimiz bu bağlamda Batı kültürünün etkisi altında. Dolayısıyla böyle bir dünyanın içerisinde olan birileri olarak ‘Asya Çağı’ içerisindeyiz demek bana tuhaf ve gereksiz geliyor. Siyasi olarak siz Asya ülkelerinin oluşturduğu bütün kuruluşların içinde bulunabilir, yer alabilirsiniz ama bunun da yeni bir çağın açılmasına değil yeni bir kamplaşmaya neden olacağını düşünüyorum. Yeni bir çağ olup olmayacağı konusunda emin değilim açıkçası.

Yeni bir çağ denildiğinde mesela Çin’in çağdaş sanat ile ilgili ne düşündüğü konusunda emin değilim. Tereddütlerim var. Pekin’e de gittim. Orada Kültür Bakanlığı’nın Telif Hakları Genel Müdürlüğü ile toplantı yaptık. Onlara sorduğum soruların hiçbirisine cevap alamadım. Cevap veremezler de çünkü bu konularda yeni bir düşünce geliştirmiş değiller. Çin’in Dünyada sanatçıları var mesela. Onlara nasıl bakıyorlar? Ai Weiwei diye bir sanatçıları var. Çin bu sanatçıya bir muhalif olarak bakıyor. Muhalif olarak bakabilir, biz de Türkiye’de aynı durumda olabiliriz. Ben Türkiye’de Tayyip Erdoğan’a muhalefet eden bir sanatçı olsam Amerika’da beni alsa desteklese müzelerinde sergiler açsa, Almanya’da, Fransa’da aynı şekilde kapılarını, müzelerini açsa bana Amerika’nın uşağı gibi bakılması yeterli mi tek başına? Bu açıdan da bakıyorum bu durumlara. Ai Weiwei bir yandan da sanat yapıyor ama. Ayrıca her zaman söylüyorum; halkçı sanat olmaz! Halkçı çöpçü de olmaz, halkçı öğretmen, halkçı kalp doktoru da olmaz. Her şeyden önce bunların birer uzmanlık alanı olduğunu bilmemiz gerekiyor. Halkçı şoför olur mu olmaz, önemli olan şoförün iyi araba kullanmasıdır. Elbette bazı konularda halka yakınlık söz konusudur; şoför de halkı taşıyordur ama tutup da halkçı şoför ya da halkçı olmayan şoför gibi tanımlamalar yapılabilir mi? Halkçı olmayan şoför araba kullanıyor ve kötü şoförse halkçı olmadığından dolayı mı kötü şofördür? Ya da ben kötü şoför olup olmadığı ile mi ilgileneceğim? Ben duruma böyle bakıyorum. Bu nedenle de Asya Çağı ve çağdaş sanat kavramı meselesi Pekin’e gidersen görürsün orada ‘Günümüz Sanatçıları Müzesi’ vardır. Çin Hükümeti’nin kontrolü altında. Orayı doğru düzgün kimse gezmiyor bile. Ama Ai Weiwei gibi sanatçılar da var. Yani mesela ben bile burada kendi siyasi düşünceme yakın kişilerle dahi çağdaş sanatın ne olduğunu tartışırken ya da işte az önce de belirttiğimiz gibi sanatçıların CIA’nın ya da küratörlerinin kontrolü altında olduğu bir dünyada bu ayrımlar nasıl yapılabilecek? Bunu bugünkü konjonktürde Çin’i, Türkiye’si, sağcısı solcusu çözebileceğini düşünmüyorum. Çünkü burada siyasi ya da askeri bir konudan değil ‘Asya Çağı’ denilen çağ kavramına ve şair kavramına bakıyoruz. Şunu da ekleyeyim; kalp ameliyatı yapan bir doktor böbrek ameliyatı mı kalp ameliyatı mı yapıyor diye şaşırır mı? Ama şuanda şaşırılıyor. Bu kavrama da o yüzden itirazım var. Çünkü ‘Asya Çağı’ ve onun kendine ait bir sanat anlayışı  var da ben mi bilmiyorum? Mesela Çin’de Kültür Bakanlığı’nın her tarafına geleneksel resimleri asmışlar. Peki günümüz insanı, sanatçısı nasıl ifade ediyor kendisini? Niye onun sanatı yok, çağdaş sanat yok o Kültür Bakanlığının duvarlarında? İşte benim itirazım tam bu noktada. Bu çağın fikirlerini, sanatını ben niye göremiyorum? Bunun cevabını da bana kimse veremiyor. Bu biraz da sanatın ne olup olmadığı ile ilgili bir durum. Bir siyasi hareket, kalp ameliyatı olsun mu olmasın mı diye karar verebilir mi?

  • Sanatın ve kültürün bir ticari metaya dönüştürülmesine muhalif bir kimliğiniz var fakat siz de resimlerinizi satıyorsunuz ve son röportajınızda şunu demişsiniz: ‘Ben sanatı; karşılığı para da olan, yaşamımı o gelir üzerine de kurmama olanak tanıyan kültürel bir faaliyet olarak görüyorum…’.
    Bu durum sanat eserini bir ticari metaya-ürüne dönüştüren bir unsur değil mi ya da galerilerin temelinde zaten bu ticari döngü yok mu?
    Yine sizin de söylediğiniz gibi ‘para kazandığınız her yer, bir süre sonra ideal olmaktan çıkabiliyor.’ 
    Sanatçının yaşamını devam ettirmek için eserini metalaştırmak zorunda olmasını engellemek ve eserin biricikliğinin olsa olsa ona sahip olma ayrıcalığını beslediğini de biliyorsak, ona sahip olmanın da olanaksızlaştırılması gerekmez mi? Sizin onca anlam yüklediğiniz ve emek verdiğiniz bir eserin tüm insanlığa mal olması gerekirken bir kişinin tekeline-mülküne verilmesi sizin felsefenizle çelişen bir şey değil mi? Bu anlamda alternatif öneriler de var. Bu konuda çalışmalar yaptınız mı yapılamaz mı?

Sorduğun soruda yatıyor yine cevap yani özünde aslında. Örneğin yazılarımda da eleştirdiğim dostum Prof. Mehmet Yılmaz, benim eleştirdiğim bölümlere karşı çıkıyor ve soruyor: ‘Acaba Ekrem Kahraman’ın eleştirdiği CIA, onun resimlerini almak istese satmayacak mı?’ Ben de buna cevap olarak çok memnun olacağımı söyledim. İtiraz edeceğim nokta CIA’nın resmimi alması değil –tutucu değilim- benim resmimi alıyor diye beni de satın alabileceğini düşünürse olur. Beni ‘nah satın alırlar’ diyorum. Ya da aldığı karşısında bir şart sunarsa bana yine itiraz ederim, kabul etmem. Mesela ‘resim bitmiş de şuraya bir kuş koyar mısın?’ dese ben yine ‘nah’ derim. Bu aynı zamanda sadece benim tavrım değil sanatın-sanatçının özünde olması gereken tavırdır. Mesela bir müzisyen insani olan bir duygunun neticesi olarak beste yapıyor –pop şarkısı olabilir, dizi müziği olur, başka şeyler olabilir- bu durumda müzisyen-besteci-sanatçı para alacak ki almalıdır. Çünkü bu işler nasıl üretilir? Kafa patlatman lazım. İşte böyle mekanlara ihtiyacın olacak. Yemeğin, faturaların, geçimin bütün bunları kim karşılayacak? Ya bu işi yapanlara yaptıkları hizmet karşısında para ödenecek –bundan doğal ne olabilir- ya da Sovyetler Birliği’nin uygulamalarında olduğu gibi bir sistem olacak. Orada ne yapılıyordu? Devlet, orada sanatçıya; ‘Sen toplum ile ilgili bir iş yapıyorsun, hizmet veriyorsun bunun karşılığında al sana bir atölye. Sen de bunun karşılığında bana her ay 1-2 resim yapacak vereceksin, ben de sana her ay şu kadar para vereceğim.’ Diyordu. Devlet seni satın almıyordu elbette, senin ürettiğin bir şeyi satın almış oluyor, onu da arşivliyor. Yıllarca binlerce eser toplanıyor mesela. Bunların içinden de bir kısmı küratörlerin tercihine göre müzelere taşınıyorlar. Böyleydi sistem. Şimdi Türkiye’de de bütün illerimizde müzelerimiz olsa. Bu devlet besleyemez mi sanatçılarını? Sanatçı beslediğinde sanatçı ne yapacak? Yemeğini geçimini düşünmeyecek, atölyesi olacak, üretimini yapacak. Bunların hepsi karşılandığında sanatçı da sabah kalkıp işe gider gibi resim, heykel yapmaya ya da sanat üretmeye gider. Hatta edebiyat alanında yazarlar şairler için de aynı şeyi yapsa hiçbir koşul öne sürmeden – sadece çağının yüreğini, fikirlerini, duygularını somut bir şeye dönüştürmeleri beklentisiyle. Devletin buradaki görevi sadece üretilenin de toplum adına sahipliğini üstlenmek olur böylece. Sonuçta birisi özel birisi kamusal.

Sadece bir kişinin mülkiyetine girmesi de rahatsız edici değil benim açımdan. Burada az önce dediğim gibi devlete, kamuya ait kurumlar var da oraya vermiyorum da buraya mı veriyorum? Öyle kurumlar olursa tabi ki kamuyu tercih ederim. Şuanda Devlet, Kültür Bakanlığı böyle bir olanak sunmuyor. Bu durumda birisi gelip resmimi alsa ve para da verse bu kötü mü olur? Niye itiraz edeyim ki buna?

Ayrıca toplum sahip çıkmıyor ki sanatçıya, ürettiğimize. Toplum adına hareket eden siyasi iktidar sahip çıkmıyor. Muhalifler çıkmıyor. Aydınlık Gazetesi, Ulusal Kanal, benim canım. Dünya kadar resim verdim onlar benim sayemde ayakta duruyor bir parçacık da olsa. Şimdi aynı desteği Cumhuriyet Gazetesi de istiyor, onlara da destek olacağım. Böyle her şeyin tersine döndüğü bir dünyada topluma, kamuya, halk örgütlerine, devlete karşı çıkmak bir yana oraları desteklerken gelecekte para edecek diye, çok sevdi diye resmimi alacak kişiye de sen kim oluyorsun ki diye niye kızayım? Niye rahatsız olayım? Tabi bu süreçlerde, alışverişlerde farklı çıkar ilişkilerine giren, bu yollardan uluslararası dergiler açan, ödüller alan sanatçılar da var. Ben bunu da reddetmiş bir adamım. Ama hayatın pratiği ve gerçeklikleri içerisinde mücadeleye devam etmek gerekiyor.

Ben sanat eserlerinin yegane olduğunu düşünüyorum. Yegane olan şey, o yegane şeyi yaratan kişinin yaşamını sağlayabilecek olanaklar karşılığında yerini bulmuyorsa kamuya-topluma ait bir kurum da alsa hayatiyeti yoktur o fikrin, afakidir. Bugün bir resmi alan birisi ticari amaçla da çok sevdiğinden de alsa bir şekilde zamanı geldiğinde ben iktidar olsam giderim o koleksiyon sahiplerine ‘ne var sende’ derim. Sonra istediği parayı veririm, alırım, kamulaştırırım, ona bir de teşekkür ederim. Niye? Çünkü şuana kadar kamu adına devlet sahip çıkmamış o sahip çıkmış. Ama o eser o süreçte emanetti, vermiyorum derse parasını veririp el koyarım. Çünkü aynı zamanda kamusal o eserler. Sanat bir kere kamusal.

  • Bu kapitale dayalı sanat piyasasında-pazarında –ki-siz de bu tabiri kullanıyorsunuz- bir eserin değerini-bedelini belirleyen unsurlar nedir sizce?

Sanat pazarı diyorum şu nedenle; bugün bir rahatsızlığım olsa doktora gitsem mesela; üşütmeden dolayı bir ağrı hissetsem ama beni sevenlerin uyarısıyla bu bir kalp krizi endişesiyle gitsem, doktor da üşütmeden dolayı olduğunu tespit etse ama benim o endişemi de istismar ederek.. Hastanenin de yurtdışından büyük paralarla yeni teknolojiler, cihazlar getirip döviz ile borçlanılmış her ay 50-100 milyar ödemesi var diyelim. Hastane sahipleri de doktora  o parayı ödememiz lazım ne tarz hasta gelirse gelsin o makineye sok filmini çek dese… Şimdi benim kalp ile ilgili bir problemim yok alt tarafı bir rüzgar yemişim ve doktor bilinçli olarak istismar ediyor. Ya da sen kalp hastası değilsin seni ameliyat ediyorlar hiçbir şey yapmadan açıyorlar kapıyorlar. Yani böyle bir tıbba nasıl karşıysam böyle bir sanata da karşıyım. Böyle bir insanlığa da karşıyım. Nedir o? Para kazanma amacı ile siz tıbbı istismar ediyorsunuz. Sanat alanında salt para için üretime karşıyım. Gerçekten sanat eseri olmayan birçok şeyi sanat eseriymiş gibi medyasıyla, sanat art-dealerları-tüccarları aracılığıyla paraya dönüştürüyorlar.

Gelelim sanat eserini değerini belirleyen ne, kim? Şimdilik bu zümre belirliyor. Ama özünde bir eserin değerini belirleyecek tek şey vardır: onun bir kültür ürünü-nesnesi olup olmadığıdır. Bir eserin kültür nesnesi olması için çağının ruhunu, düşüncesini, iddiasını, sıkıntılarını, hayallerini, ütopyalarını, tarihini, bilimini, felsefesini içeren, toplumun kalbinin çarptığı yer olarak görmemiz lazım. Ama günümüzde sanat eseri olarak sunulan ve para edenlerin çoğu dekoratif birer nesne olarak tasarlanan ya da sanatın öyle bir şey olduğunu düşünen sanatçı arkadaşların mimari gelişmelere göre yaptıkları işler. İnsani bir dramı ve ruhu ifade eden ister figüratif ister soyut olan bir resmi bir holding patronunun odasında göremezsiniz. Ama kamu adına görevli siyasi iktidar, belediyelerle ve kurumlar bunu görmekle yükümlüdürler. Çünkü onların zaten amacı topluma hizmet etmektir. Kimse normal şartlarda para kazanayım diye Başbakan, bakan ya da iktidar olmak istemez. İşte bu yüzden sanatın kamusal alanda olması lazım.

Yıllar önce bir dizi resmimde kendi fotoğrafımı dijital baskı olarak eklemiştim. Bir işadamının eşi benim o resimlerinden birisini beğenmiş. Adam itiraz etmiş, ‘yani biz şimdi yatak odamızda Ekrem Kahraman’a mı bakıp duracağız?’ diye. Adamı anlayabiliyorum çünkü gerçek sanat eseri yatak odası için düşünülüp yapılan bir şey değil ki! Yatak odası için ne yapılır cinsel arzuyu kışkırtacak erotik figürler ama sanat eseri böyle bir sos değil!

  • Yahşi Baraz bir röportajında ‘Türk Resmi kopyacılıktan öteye gidemedi, kendi geleneğini yaratamadı’ demişti. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Yahşi Baraz’ın görüşü durumumuzun bir bölümünü gösteriyor. O böyle lafları seviyor. Bu da medyatik olmak isteyen sanatçı için, dizi oyuncusu, magazin figürü birisi için çok geçerli bir yöntem. Yahşi Baraz benim de dostumdur ama bunu seviyor. Onun pazarlama ya da ortamın krallarından olmaya devam etme arzusunun bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Bu görüşün haklı yanları olabilir ama haksız da aynı zamanda. Tabi ki her çağda her ülkede benzer durum hep vardır. Toplumlar, kültürler birbirlerinden etkilenirler. Zaman zaman kopya yaparlar. Gelenek oluşturabilenler vardır oluşturamayanlar vardır. Bizim sanatımızın, resmimizin önemli bir bölümünün tarihi bunlardan ibarettir. Doğru. Neden? Sadece resmimizle ilgili değil yaşamımız da bununla ilgilidir. Kravat takmamız, takım elbise giymemiz, latin harflerini kullanmamız, dil devrimi bütün hepsi bu etkinin sonucudur. Bunda sorun yok. Buradaki sorun şudur; gelenek yaratılamadıysa Yahşi Baraz neyin ticaretini yapıyor? Bu noktada ben yeni bir çağdaşlık anlayışı ile birlikte Türk sanatının gelenek oluşturmaya başladığını düşünüyorum.

  • UPSD Epiveron Belgesi üzerine çalışıyor şu günlerde. Bu belge ile ilgili düşünceniz nelerdir?

Haklı bir gerekçe, haklı bir girişim ama yanlış bir zamanlama. Neden? Banka galerilerinin bile açacakları sergileri erteledikleri, çoğu grup galerisinin bile kapandığı, galerilerin bir piyasa kurumu görevi yürütüyorken piyasaların tıkanması sonucu bazı galerilerin de kapandığı, bazı galerilerin küçülmeye gittiği, bütçesini düşürdüğü, yeni sergiler açmaktan kaçındıkları bir dönemde zamanlama yanlış olmuş. Böyle bir ortamda yaptığı eseri satıp günlük hayatını sürdürme derdinde olan sanatçı neden böyle formalitelerle uğraşır hale gelsin? Atölyesinin kirasını ödeme derdinde olan sanatçı koşturup bir de neden bu belgeyi alayım diye düşünecektir. İyi bir girişim ama bu açılardan yanlış bir zamanlama. Bir de öyle sizin karar vermenizle de olmuyor bu işler. Koleksiyonerlerle görüşmeniz gerekiyor. Görüştüler mi bilemiyorum. Bir resim alıcısı ya da koleksiyoner öyle bir evrak ile satın almak istemezse sanatçı mecburen satacaktır yine. Aynı şey galericiler için de geçerli.

Dolayısıyla şuan bu ortamda karşılık görmese de ileride görecektir görmelidir. Dünyada buna benzer uygulamalar zaten mevcut. Biz de piyasa denen kavram da değerler oturmamıştır. Çünkü değerleri belirleyen güçlerin oturup bir menfaat birliğinde birleşmesi gerekiyor. Bu siyasi toplumsal yapılarda da böyledir. Çeşitli sivil ya da idari meslek gruplarının da bir araya gelmesi gerekir. Birisi satıcı birisi alıcı. Bunlar kendi aralarında tarih boyunca belli bir hukuk oluşturmuşlardır. Örneğin çek veriyorsunuz, çek ödenmediği zaman ne yapılacağı bellidir ama bu dediğimiz konuda ne yapılacağı belli değil. Bunun da yolu süreç içinde mutlaka bulunacaktır ve yapılacaktır. Örneğin Fransa gibi kültürel anlamda gelişmiş toplumlarda buralarda eserlerin fiyatlarının nasıl belirleneceğine kadar puanlama sistemleri denen sistemler var. Biz de ise birisi çıkıyor sen sanatçı değilsin ben çıkıyorum ona aynısını diyorum. Böyle bir ortamda siyasi olarak da öyle olduğu gibi çıkmazdaymışız gibi bir durumla karşı karşıyayız. Ama çıkmazda olduğumuz bir durumda bile doğru olanı yapmakla yükümlüyüz ve yolumuza devam etmek zorundayız. O doğru olan şey ileride yeni bir kimlik ve biçim ile hayatımızda yer alacaktır. Bu belge de mutlaka hayata geçecektir bir şekilde.

  • Sanatın her zaman hayatın her alanı ile iç içe olması gerektiğini vurguluyorsunuz. Bugün Türk sanatını ve sanatçılarını bu anlamda nerede görüyorsunuz?

Açıkçası ironik olarak düşünüyorum. Ben Tarsus’un bir köyünden okuma yazması olmayan bir ailenin çocuğuyum ve sanatın ne olup olmadığını bilmeyen bir çevreden geliyorum. Biz hep işin sonucuyla ilgileniyoruz. Şuan da Ekrem Kahraman bir sanatçı filan da bir sürü sanatçı var. Bunlar ne kadar işin içindeler, ilgileniyor mu, sanatını o yönde yapıyor mu yapmıyor mu diye basma kalıp bir bakış açısı ile değerlendiriyoruz. Ben 50-60 yıllık birikimimle hareket ediyorum ama o kesimler hala sanatla ilgilenmiyorlar, ilgilenemezler de..Niye? Çünkü bu siyasi bir ütopya. Siyasi ütopyayı gerçekleştirecek olanlar da sanatçılar değillerdir. Örneğin; ben Aydınlık Gazetesi’nde sürekli yazı yazan bir adamım. Yazdığım yazılar ve savunduğum fikirler yüzünden de ekonomik olarak boğulmaya çalışılan bir sanatçıyım. Şimdi böyle bir durumda da riske giriyorum, yazmaya devam ediyorum. UPSD ilk olarak yılın sanatçısı ödülünü bana verdi. Neden? Siyasi baskılara, siyasi ortamın karamsarlığına karşı fikirlerimle, tavrımla mücadele etmemden dolayı bana bu ödülü verdiler. ‘Ekrem Kahraman sanatçı mı ki?’ diye tartışmalar da oldu. Halbuki bu ödül Türkiye’nin en iyi sanatçısı diye verilmedi. Bu eleştiriyi yapanlar zaten hiçbir konuda fikir beyan etmeyen, mücadele etmeyen kişiler. Dolayısıyla her şey birbirine karışmış. Ben sanatçı ortamının yoksul halk çocuklarından oluştuğunu ve onların gerçekten kanlı bir hayat kavgası verdiklerini düşünüyorum. Yenilip yıkılanlar, yarı yolda terk edenler, psikolojik olarak çökmüş olanlar büyük bir kesim. Böyle bir dünyanın içerisinde sanatçı halka ne kadar yakındır değildir tartışmasını bile gerçeklerden kopmuş olarak görüyorum. Sanatçı büyük bir mücadele veriyor. Ne için? Halk için değil ayakta durmak için. Ayakta durduğunda ne yapacak, nasıl sanat yapacak? Yaptığı sanatın etkisi nasıl olacak? Toplumsal kültürün ve aydınlanma devriminin bir ürünü ve nesnesini ortaya koyacaklar. Başka ne yapsınlar? Siyasi bir mücadele yürütmeyi herkesten bekleyemezsin. Yazılarımda da belirtiyorum; Ben sanatçının entelektüel olanını tercih ederim ama herkesi de entelektüel olacaksın diye zorlayamazsın. Bu nedenle Türkiye’deki sanat ortamındaki sanatçıların gerek toplumsal yapıları gerek geldikleri kültürel yapıları gerek sahip oldukları bilgi birikimi noktasında kafası ne kadar karışık olsa dahi Türkiye’nin gelecekteki hayatında çok önemli toplumsal ve kültürel değişimlerin zemini olarak algılanması gerektiğini düşünüyorum ve onun için böyle konuşuyorum.

  • Sanatın eleştiri ayağı eksik gibi. Bu noktada düşünceleriniz nelerdir?

Nasıl ki siyasi bir tavır göstermek çok kişisel bir tercih, entelektüel bir dürtü ve benimsenmiş sorumluluk bilinci ise eleştiri de onun gibi bir şeydir. Dolayısıyla kimse maaş ile eleştirmen olmaz, olamaz, olmaya niyetlense alamaz. Fakat bu konuda günümüzde ne kadar iyi yetiştirilen, merak dürtüsüne, bilgi birikime sahip bir kuşak ve bunu destekleyen bir toplumsal ve kamusal yapı var ki sanat eleştirisiyle uğraşan birileri çıksın. O zaman ne oluyor; paranın egemen olduğu kültür ve sanat dünyasında sanat yazısı da ister istemez para, piyasa, belirli sınıfsal ya da para sahibi olan kişilerin ideolojik kültürüne ve beğenisine göre ayakta durabilecek ve ona hizmet ediyor. Bu ortamda şuan ne yazık ki başka bir yol, alternatif görünmüyor.

Bu noktada sanatçı da biraz anarşist olmalı, dikbaşlı olmalı fakat böyle olduğunuz zaman da galerilerden tutun da koleksiyonerlere varana kadar sizin iradeniz dışında size karşı bir düşmanlık oluşuyor. Ben bu noktada dikbaşlı sanatçılardan birisiyim. Onların bana dayattığı hiçbir şeyi umursamam ama onları da yok saymam. Onlara da anlatmaya devam ediyorum. Bundan da kaçınmıyorum. İşte şuanda yaptığımız röportaj bile bu anlamda hizmet edecekse benim için bir anlamı var. Yoksa röportaj yapsan yayınlansa ne olacak yayınlanmasa ne olacak? Ne kadar iyi sanatçı ya da ne kadar iyi insan deseler ne olacak? Benim böyle bir şeye ihtiyacım yok. Ben büyük bir insanlık mücadelesinin bir parçasıyım, bir zerreciğiyim. Sanatı da bunun için yapıyorum.

  • Şiir de yazıyorsunuz. Pek çok şiir kitabınız da var. Şiir dışında hiç durmadan sürekli üreterek politika ve sanat yazıları da yazıyorsunuz. Bir şiirinizde ‘’Bildim: En iyi, sözcükler düzenler bir kalbi’’ diyorsunuz. Resim yapmak ile birlikte yazmaya önem vermenizin sebebi bu mudur acaba?

Ben resme şiirden gittim. Şiir bu ülkede para ediyor mu? Para verilen bir şey olsaydı şiir çok farklı bir yerde olurdu. Daha iyi mi olurdu daha mı kötü olurdu o ayrı tabi. Orta okul son sınıftan beri şiirler yazan şiirleri dergilerde yayımlanan birisiyim. 1967’li yıllardan bahsediyorum. Şiir yazmam nedeniyle ister istemez dergilerle, kitaplarla muhatap oldum. Şiir yazmaya başladığımda ilk başta onlar duygularımdı, şiir değildi aslında. Sonra şiirin ne olduğunu ben dergilerden, kitaplardan öğrendim ve yazmaya devam ettim. Bu kadar insani, bireysel bir çıkışla şiirler yazmaya başladım. Çünkü para kazandırmıyor, karnını doyurmuyor. ‘Babam senin karnını şiir mi doyuracak’ derdi, doğru söylüyordu. Dolayısıyla önce şiirlerle girdiğim dergilerde soyut desenler yapmaya başladım. İlk desenlerim, siyasi bir dergi olan ayrıca yazılarım ve söyleşilerimin de yayımlandığı ‘Ant’ Dergisi’nde yayımlandı. Bu şekilde resim yolculuğum başladı. Yoksa ben resim yapayım, ressam olayım diye başlamadım. Aklımın ucundan bile geçmiyordu. Resme başladıktan sonra şiir yazmaya hep devam ettim. Şuanda 6 tane şiir kitabım var. 2 senedir de 1000 sayfalık bir şiir kitabı üzerine çalışıyorum. Çağımızın destanı olacak. Aşk var, insanlığın içine girmiş olduğu büyük bunalım var, Ortadoğu var, çıkış yolları var. Buna çalışıyorum. Buradan para mı kazanırsın, hayır! O zaman ne diye yazıyorum? Çünkü bu önlenemez bir dürtü benim için. Şiirin de hala bakir bir alan olduğunu, insanı ve toplumu özgürleştirdiğini düşünüyorum. Şiir alanı çok insani bir alan ve masumiyet alanıdır. Bu masumiyet alanını da bırakmak istemiyorum.

Zaten başından beri konuştuğumuz şeylerin özü de tam bu. Biz bu dünyadayız. Masumiyet alanında kalacağız. İlkellik anlamında değil tabi gelişmek zorundayız. Fakat masumiyet alanı ile masum olmayan alanlar çarpıştığında ne yapacağız meselesi var. İşte o Açık Toplum Vakfı ve benzerleri bu açıdan da önemli konular. 1995’li yıllarda Avrupa Birliği sürecinde sanatla ilgili bakış açıları üzerinden karşı çıkan bir çizgim vardı. Mesela Brüksel’de Gunter Verhogen’ın açacağı bir sergi için teklif yaptılar bana. Hatta sergideki eserlerin yarısının satışı garantisi de verdiler. Ben düşündüm ve bu teklifi reddettim. Bedri Baykam da dahil, bir çok arkadaşım da ‘sen git, sergini aç, paranı al, yine kendi fikrini söyle’ şeklinde telkinde bulundular. Ben de onlara dedim ki, AB merkezinde sergi açmış, onlardan para almış Ekrem Kahraman, ondan sonra fikirlerinin sahiciliğini ve samimiyetini nasıl kabul ettirecek? Bir çoğumuz gayrimeşru ya da hoşumuza gitmeyen teklifler ile karşı karşıya kalabilir. İşte bu noktada neyi seçerseniz o olursunuz! Ben parayı seçmedim, kendi özgürlüğümü seçtim ve şuanda da özgürce konuşuyorum.

  • ‘Gılgamış’ın Yaprakları’ kitabınız çıktı ve bu başlıkla 2016 yılında önce RENart Galerisi’nde son olarak İzmir’de bir serginiz daha oldu. Bilmeyenler için kısaca Gılgamış’a ve destanına olan ilginizi anlatır mısınız?

Sanatçının oluşması ve var olması için bilgi birikiminin yanısıra bir çok özelliğin bir araya gelmesi lazım. O özelliklerden birisi de tarih bilgisidir. Tarihin en eski bölümü de mitolojidir. Doğu mitolojisi var, Batı mitolojisi var. Bu konularda mitolojiye farklı bir mantıkla bakan çok yazılar yazdım. Kitabın önsözünde de belirttiğim gibi Dante’nin İlahi Komedyası ile ilgili bir yazı istenmesiyle başladı bu süreç. İlahi Komedya’yı en az 3 kez okumuş bir kişi olarak tekrar o kitaba yoğunlaştığımda farkına vardım ki İlahi Komedya’dan önceki çok tanrılı dinler sürecinden tek tanrılı dinler sürecine geçişte tanrı konusunda insanların kafasının karıştığı çok uzun bir süreç yaşanmış. Bu süreçlerin kendi koordinatları var, tecrübeleri var, deneyleri var. Aslında İlahi Komedya’nın çıkış kaynağı da bunlar. İslam alimlerini de, bir şekilde Nietzsche’yi de etkileyen insan-tanrı-doğa ilişkisini anlatan bölüm ve süreçler. ‘Gılgamış’ insanlığın derli toplu yazılmış ilk yazılı metnidir. Bu yazılı metin farklı hikayeler de içeriyor. Konunun uzmanları bile zor biliyorlar bunları.

Gılgamış’a gelirsek, Gılgamış öyle bir adam, öyle bir kral ki kişiliğinde oluşan ‘uygarlık temsiliyeti’ ile hala yaşıyor. Gılgamış dünyada Meclis kavramını ilk ortaya atan ve uygulayan kişidir. Gençler Meclisi, Yaşlılar Meclisi, Kadınlar Meclisi var. Gılgamış yaşıyor ve ölüyor aradan bin yıl geçiyor ve yaşadıkları, söyledikleri abartılarak tevatür bir biçimde aktarılıyor ve yine bin yıl sonra yazı keşfedilince bunlar yazılıyor. Gılgamış Destanı’nın tabletlerinde anlatılan hikayeler, Çorum’da bulunan tabletlerde farklı, Lübnan’dakiler de farklı, Irak Süleymaniye’de bulunanlar da farklı, Ninovadakiler de farklı. Ama özünde hikaye aynı hikaye. Anlatılınca sadece içindeki detaylar farklı. Milattan önce Asurbanipal, bu tabletlerle ilgileniyor. Bulunan tabletleri topluyor bu kral. Sonunda Ninova Kütüphanesi’ni kuruyor bu. Başka konularda tabletler de var tabi bu toplananlar arasında. Dönemin ünlü bir şairi var, Ununni; Türkiye’de çok bilinmiyor, İngiliz kaynaklarda geçiyor. Asurbanipal, Ununni’ye bu farklı hikayelerden oluşan Gılgamış ile ilgili tabletleri toplamasını emrediyor. O şair de bu hikayeleri kendi mantığına göre birleştirip tekrar yazıyor. Gılgamış Destanı Ununni’nin yazmış olduğu 12 tabletten oluşuyor.

Ben bu destanı tekrar yazmaya giriştiğimde çok aklı başında gördüğüm, bildiğim insanlar bile bana ‘sen ciddi misin?’ Dediler. ‘Ciddiyim tabi’ Dedim. Bu kez de ‘sen ne hakla yazarsın, Gılgamış’ı tanıyor musun?’ Dediler. Benim de ilk tepkim şu oldu: Siz tanıyor musunuz? Bu tabletleri yazan Ununni tanıyor muydu? Hayır. Ununni’nin derlediği tabletleri yazanlar tanıyor mu? Hayır! Pekala neye göre yazılmış bunlar. Bir destan gibi şeyler anlatılıyor, adamlar da bin yıl sonra duyduklarını tabletlere geçiriyor. Onlar da geçirirken o günkü ruh haline, siyasi görüşüne, kaygılarına göre geçirmiş olabilirler. Ama sonuçta Gılgamış Destanı’nın kendisi bu hikayeler üzerine kurulu. Ben şimdi onlardan daha şanslıyım. Şuanda Gılgamış ile ilgili binlerce kitap, binlerce araştırma ve kaynak var ve onlara ulaşmak mümkün. Ben de bunlardan yararlanarak yazdım. Yazılamayan, okunamayan kırık bölümler de var tabi o tabletlerde. Ben bunların hepsini biliyorum, görüyorum, ulaşabiliyorum ve oturup tekrar yazıyorum. Ben mi uyduracağım? Hayır! Var olan bölümleri yeniden Türkçeleştirdim ve yeniden yazdım. Ayrıca okunamıyor denilen bölümleri doldurdum. Olayın gelişinden ne olacağını biliyorum zaten. Mesela ben Gılgamış’ı Tanrıların evlerinin içine soktum. Bunu ben yaptım. Niye? Çünkü ben olsaydım öyle yapardım. O yüzden de yazdıklarıma ‘Gılgamış Destanı’ demedim ‘Gılgamış’ın Yaprakları’ dedim. Gılgamış bana çok benziyor. Ben ne yapabileceğini empati kurarak biliyorum. Niye evlerini bastırıyorum? Çünkü o Tanrılar yasak koymuşlar; hiçbir insan tanrılar soyundan bir kadınla birlikte olamaz, evlenemez, çocuk yapamaz. Şimdiki zenginler de öyle değil mi? Fakir birisi hadi gitsin bakalım onların kızlarıyla eşleriyle bir ilişki kursun, mümkün mü? Türk Filmleri bu konular üzerine kurulu değil mi? Bu kadar basit. Ama Tanrılar istediği insanı, güzel kızı alıp yatağa atabiliyor onlara serbest! Gılgamış anası Tanrı, babası çoban olan bir çiftin haklarında bir çok hikaye anlatılan gayri meşru çocuğu. O da ünlü Nil hikayesinde olduğu gibi bir sepete koyuluyor. Bir büyücü, bir Tanrı Kralın falına bakıp diyor ki; bir insan çıkacak, senin birinci kızını baştan çıkarıp hamile bırakacak, doğacak çocuk da gelip sizi tahtınızdan indirecek. O Tanrı da bunun üzerine kızı ile kimse ilişkiye giremesin diye kızını zindana atıyor. Fakat kız orada da hamile kalıyor. Nasıl oluyor peki? İsa ile ilgili de benzer hikayeler anlatılıyor. İşte Gılgamış o kadının çocuğu! Çocuk doğunca öldürülmesin diye bir sepete koyulup Fırat Nehri’ne bırakılıyor. Onu da bir çiftçi buluyor ve Gılgamış’ı bu çiftçi yetiştiriyor. Musa’da da İsa’da da olduğu gibi bunların hepsi bir anlatı, tevatür, gerçek değil sonuçta.

Gılgamış’ın Yaprakları bu anlamda da tektir dünyada. Ne yazık ki tutucu davranıyorlar ve bilimsel alandan çıkmıyorlar. Bilimsel alan bulgu yapmadan yazmaz. Oysa bulguyu ciddiye almayan hayalperest kafalar da vardır. Ben onu da ciddiye alıyorum. Mevcut metinleri gerçekten daha anlaşılır hale gelmesi için şiirsel metinlere dönüştürdüm. Ara bölümleri de kendim ekledim. Gılgamış’ın ana metinleri ile ilgili bir problem yok zaten. Bazıları dedi ki; ‘Gılgamış’ı yazıyor olman olağanüstü.’ Ben de onlara niye dedim; ‘o gaydi bu konuya eğiliyorsun değil mi?’ Ben de ‘nerden çıkardın hayır diyorum’ beni ilgilendiren bir şey değil ki, şimdi de bir sürü gay olanlar var ama kahraman bir adamsa ben onun kahramanlığını mı ele alayım gayliğini mi ele alayım? Kısaca bu kitap Gılgamış’ın insani kahramanlıklarını anlatan bir kitap!

  • Gılgamış ölümsüzlüğü arayan bir Kral. Siz de ölümsüzlüğü arayan bir sanatçı mısınız yoksa?

Ölümsüzlüğün peşinden gidecek kadar bazı gerçeklerden, bilimden habersiz değilim ama hayatımı ölümsüz olacak şekilde yaşamak yanlısıyım. Yarını düşünüyorsan bugün ona göre davranmak zorundasın. Ben de iyi niyetle, hayalperest birisi gibi davranıyorum. Yarın mahcup olmayacağım, gurur duyacağım, övüneceğim bir hayat yaşama ve insanlığa bir imge, bir cümle dahi olsa bir şey bırakma amacındayım hep.

KitaptanSanattan.com / Oğuz Kemal Özkan

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Facebook Comments