Nedim Gürsel’in Edebiyat Dünyasına Yolculuk

Edebiyatta 50 yılı deviren, kitapları 25 ülkede yayımlanmış, onlarca dile çevrilmiş, Türk Dil Kurumu Ödülü almanın verdiği sorumlulukla Türkçe yazmayı kendisine öncelikli bir ilke edinmiş Türk edebiyatının duayenlerinden Nedim Gürsel ile hayatına, edebiyata ve kitaplarına dair dolu dolu bir sohbet gerçekleştirdik.

Yazın hayatını ‘yolculuk’ olarak niteleyen Nedim Gürsel’in bu röportajında edebiyata doyacak ve anılarıyla birlikte kendisini yakından tanıma fırsatını bulacaksınız. Ayrıca röportajımızın sürpriz konuğu Seyahat Edebiyatı yazarı Esra Alkan oldu. O da seyahat edebiyatı soruları ile röportajımıza katkıda bulundu.

KitaptanSanattan.com / Oğuz Kemal Özkan

  • ‘Hayatımda cinsellik olmasaydı yazar olmazdım’ diye bir sözünüz var. Hedonist olmanızın ve libido yüksekliğinizin yazmanız üzerinde etkisinden söz ediyorsunuz zaman zaman. Cinselliğin, yazarlığınızla ve edebiyatla ilişkisi nedir?

Evet, böyle bir cümle söylediğimi anımsıyorum. Bu sözde genel olarak doğruluk payı olduğunu da düşünüyorum açıkçası. ‘Libido’ sözcüğünü telaffuz ettiniz. Bir yazarın dünyasını çeşitli ögeler tetikler, belirler. Benim için belki de bu; ‘libido’ oldu. Çünkü daha Galatasaray Lisesi’nde yatılı öğrenciyken ergenlik yıllarında yazmaya başladım. Bu yatılı okulun getirdiği yalnızlık içerisinde -o yıllarda Galatasaray Lisesi’ne kızlar alınmazdı, 900 erkek öğrenci  bir aradaydık- geceleri geç vakit yatakhanede iki şeyi hayal ederdim. Biri; Notr Dame de Sion’da ki kızlar, diğeri bir gün Paris’e gidip orada yazar olmaktı. Charles Baudelaire’in şiirini keşfetmiştim o yıllarda. Özellikle ‘Yolculuğa Davet’ şiiri beni çok etkilemişti. Tabi, yazarlık dil içinde gerçekleşen bir eylem, sözcüklerle baş başa kalarak yazılır. Yazar, hayal gücünden yola çıkarak kurmaca dediğimiz bir dünya oluşturuyor. Bunu neden böyle yapıyor ve başka bir dünya oluşturmak istiyor insan? Bunun çeşitli yanıtları olabilir. Sadece libidoya indirgenemez ama benim yazarlık serüvenimde libidonun, cinselliğin önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Bu zaten ‘İlk Kadın’ romanımla birlikte kitaplarıma da yansımıştır diyebilirim. Son öykü kitabımın adı da ‘Tehlikeli Sevişmeler’.

  • Nazım Hikmet ve Fransız şair-yazar Louis Aragon üzerine karşılaştırmalı edebiyat doktorası yaptınız. Kısaca Nazım Hikmet ve Aragon’un benzer yanlarını ve farklılıklarını anlatır mısınız?

Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nde karşılaştırmalı edebiyat dalında, o zamanın ünlü profesörlerden hocam Etiemble yönetiminde bu doktora çalışmasını yaptım. Aslında ayrı tarihsel bağlamlarda benzer bir serüven yaşamış, aynı ideolojiyi paylaşan iki şair Nazım Hikmet ve Louis Aragon. Onları bire bir karşılaştırmadım. Bu çalışmamda daha çok, her ikisinin yapıtında yenilik ve gelenek sorunsalını ele almayı denedim. Çünkü bu sorunsalda yazarlık ve şairlik serüvenlerindeki benzerlikler var. Nazım Hikmet ilk çıkışında Moskova’da tanıştığı Mayakovski’nin futürizminin etkisiyle biraz daha geleneksel edebiyata karşı çıkıyor. Hece ve aruz kalıplarını kıran -serbest vezinle özgür koşut diyelim ona- ilk şair Nazım. 1921’de yazdığı ‘Açların Gözbebekleri’ şiirinde bu kalıpları kırıyor. Sonra hapishane döneminde tekrar gelenekle bağ kuruyor. Halk edebiyatıyla, küçümsediği saz şairleriyle.. -Memleketimden İnsan Manzaralarında bu bağın çok önemli izdüşümleri var-
Aragon’da ilk çıkışında Dadaist hareket içinde. Dadaizm, bütün kültürün geçmiş mirasını reddeden bir şiir akımı. Aragon sürrealist akımın öncülerinden Breton’un en yakın arkadaşı. Ama Fransa, Naziler tarafından işgal edilince o da geleneksel şiirle bağ kuruyor ve Dadaist bir şair olan Aragon da ‘Aleksandren’ dediğimiz 12 hecelik kalıplarla şiir yazmaya başlıyor ve şiirinin içeriğinde de Ortaçağ Fransız Edebiyatına ve destanlarına göndermeler var. Bu sorunsal beni ilgilendiriyordu. Ama tabi her iki şairde 20. yüzyıla damgasını vurmuş şairler. Bana sorarsanız; 20. yüzyıl komünizmin yüzyılıydı. Hatta ‘Şeytan, Melek ve Komünist’ adlı romanımda da kahramanlardan birisi de bu sözü söyler. 1917 Ekim Devrimi, yüzyılın başında olan çok önemli  tarihsel bir olay. O devrimi ‘komünizme giriş’ olarak tanımlarsak, Berlin Duvarı’nın 1989 Kasımında yıkılmasını da  ‘Komünizmden çıkış’ olarak tanımlarsak; 20. yüzyılın temel sorunsalı komünizm meselesidir. Her iki şair de komünist. Her iki şairin de Stalinizm ile ilişkisi olmuş. Sonradan sorunu da olmuş. Bu ögeler de çalışmamda yer aldı. Yani siyasi bir boyutu da var doktoramın.

  • Mayakovski’de kadın aşkı ile devrim aşkı arasındaki çatışmayı çok belirgin bir şekilde görüyoruz.  Hatta intiharına bu çatışmanın neden olduğu da söyleniyor. Benzer çatışmayı, Nazım Hikmet ve Aragon’da yaşamış mıydı?

Mayakovski’nin büyük aşkı Lili Brik. Aragon’un büyük aşkı Elsa Triolet ise Lili’nin kızkardeşi. Böyle bir akrabalık durumu var. Aragon ile Mayakovski 1926 ya da 1927’de Paris’te La Coupole kahvesinde tanışıyorlar. Elsa ile tanışması da Mayakovski-Lili Brik aracılığıyla oluyor. Uzun yıllar önce Mayakovski’nin Lili Brik’e yazdığı mektupları okumuştum Türkçe çevirisinden. Çok etkilenmiştim. Çünkü Mayakovski’yi şiir ve propaganda alanında Bolşevik Devriminin sözcüsü devrimci bir şair diye biliyorduk ama aşk mektupları çocuksu ve saplantılı, orada siyaset yok, mesela ‘Lili’cim senden ayrılırsam ölürüm’ gibi cümleler… Biz o zaman bunu küçük burjuva duyarlılığı diye nitelendiriyorduk. Şimdi o kanıda değilim tabi. Onun arkasında büyük bir trajedi var. Mayakovski’nin intiharının nedeni aşk olabilir ama sadece aşk olduğunu düşünmüyorum. Yıllar sonra Moskova’da onun yaşadığı eve -şimdi Mayakovski Müzesi- gittim. Rusça çevirmenim Marina Nikolovaya ile.. Orada siyasi bir neden de var intiharına yol açan ve bir de Marina’nın yalancısıyım; Amerika seyahati dönüşü Fransa’da başka bir ilişkisi oluyor ve bir kız çocuğu da oluyor bu ilişkisinden. Bu belki bir dönem Mayakovski biyografilerinde yer almadı ama böyle bir durum da var. Karışık bir duygusal hayat söz konusu.
Aragon’un intihar girişimi de Elsa ile de tanışmadan önce. -ben onu ‘Aşk Kırgınları’ kitabımda anlattım- Nancy Cunard sevgilisi, bu çok zengin bir kadın. Cunard transatlantiklerinin mirasçısı. Aragon ile çok derin bir aşk ilişkisi yaşıyor ama aynı zamanda da özgür bir kadın. Aragon ile birlikte Venedik’e gidiyorlar ve siyahi bir piyanistle aldatıyor. Bunun üzerine Aragon -o da kırılgan bir şair Mayakovski gibi- intihar girişiminde bulunuyor ama ölmüyor ve Paris’e dönüyor bir enkaz halinde. Ve sonra Elsa’ya rastlıyor ve ondan sonra bir 50 yıl Elsa Triolet efsanesi  oluşuyor. ‘Mutlu aşk yoktur.’ diyen bir şair ama aynı zamanda ‘mutlak aşk vardır’ diyen bir şair bana sorarsanız. İşte o mutlak aşk Elsa ile 50 yıl boyunca yaşadığı bir bağlılık ve sadakat. O ilişkinin de çok kolay olmadığını biliyoruz.
Nazım’a da dönersek; Nazım’ın kadınlarla olan ilişkisinde öyle bir mutlak aşk dönem dönem oluyor. Piraye’ye duyduğu aşk mutlak bir aşk, şiirine yansımış. Münevver Hanım ile de öyle ama ayrılıyorlar. Hayatının sonuna doğru Vera Tulyakova ile birlikte oluyor ve hatta evleniyor. Ben 1983 yılında Moskova’ya ilk gidişimde Vera’yı tanıdım. O zaman Brejnev dönemi idi. Nazım ile birlikte yaşadıkları eve gittik. Vera Fevonava diye çevirmenim vardı Yazarlar Birliğinden. İki Vera olmuştu çevremizde.. Vera Fevonava’ya bizim Vera, Vera Tulyokova’ya Nazım’ın Verası diyorduk karışmasın diye. Onun çevirmenliğinde Vera Tulyakova ile güzel bir öğleden sonra geçirdim. Macar konyakları ikram etti bana ve Nazım ile ilgili birçok anısını anlattı. Hepsini not etmiştim ama kitabımda da doktora çalışmamda da kullanmadım bunları. Bir parça ‘Şeytan Melek ve Komünist’ kitabımda kullandım. Diyeceğim Nazım’ın ölümünden önce Vera’ya duyduğu aşk da biraz yıpratıcı ve yıkıcı bir aşktı. Hatta Nazım’ı sevenler ve Münevver Hanım’dan yana olanlar ‘işte o aşk yüzünden öldü Nazım’ derler. Pek sevmezler Vera’yı!
Yani Nazım Hikmet ve Aragon’un ortak benzer noktaları bu aşk konusunda da ortaya çıkıyor ama Aragon daha sadık bir sevgili.

  • Aragon’un eşcinsellik eğilimine rağmen değil mi?

İsterseniz o konulara da girelim. Elsa’nın ölümünden sonra Aragon bir daha kadınlarla ilişki kurmadı ama delikanlılarla ilişkisi oldu ve onda da Elsa’dan başka bir kadın tanımamanın etkisi olduğunu söyleyebilirim ya da onun baskısından sonra getirdiği özgürlük ortamı. Çünkü gerçeküstücü döneminde eşcinsel eğilimleri olduğunu da biliyoruz Aragon’un. Tekrar gençliğinin zaaflarına dönüş diye de bunu açıklayabiliriz.

  • ‘Allah’ın Kızları’ romanınızdan dolayı ‘dini değerleri aşağılamak ve halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek’ suçlamalarıyla yargılandınız. Bu davadan beraat etmiştiniz. Ülkemizde yazarların özgürlüğüne dair bu bakış akış açısı ve iklim, yazın hayatınızı nasıl etkiliyor?

Kısaca ‘Allah’ın Kızları’ romanıma değineyim. Bu çok sesli ve aynı coğrafyada ama iki ayrı tarihsel dönemde geçen olaylar üzerine kurulmuş bir roman. Anlatının birinci ekseni İslam’ın ortaya çıkışı ve İslam Peygamberinin hayatı üzerine ama yıllar sonra 1. Dünya Savaşı’nda Medine’yi savunan Osmanlı Ordusu’nda  -Nedim Dedemin macerası-  inançlı bir Osmanlı Subayının yaşadıkları da var. Çünkü sonuçta Peygamberin kentini Peygamberin kabilesine ya da ümmetine karşı savunmak ve onlarla savaşmak durumunda kalıyor. Yani ‘ben başka Müslümanları öldürmeli miyim?’ diye bir soru yöneltiyor kendisine. Ama romanda Allah’ın kızları tabir edilen Lat, Menat ve Uzza adındaki üç dişi putu da konuşturdum. Onlardan birisi de gizlice Hz. Muhammed’e aşık. Bir romancının böyle bir hakkı olmalı. Ama bunun üzerine ‘halkın dinsel inançlarını alenen aşağılama suçlaması’ yöneltildi bana. Bir kere böyle bir maddenin -216.madde- laik ve demokratik bir ülkede olması çok şaşırtıcı. Çünkü laik bir ülkede dine hakaret suçu olamaz, yani böyle bir suç kavramı olamaz. İnanç kişisel bir şeydir ve inanmak ya da inanmamak suç teşkil etmez. Buradan düşünce ve ifade özgürlüğüne geleceğim; bu özgürlüğün olmadığı bir yerde yaratıcılık da olmaz, sanat da edebiyat da olmaz. Dolayısıyla çok yanlış bir şeydir. Sadece benim kitabım yargılanmadı Türkiye’de. Pek çok yazar yargılandı, çok ağır bedeller ödediler. Ben 3 kez yargıç karşısına çıktım ‘roman yazmak suçuyla’ . İlk kitabım ‘Uzun Sürmüş Bir Yaz’ 12 Eylül döneminde yargılanmıştı askeri mahkemede; Devletin güvenlik kuvvetlerini tahkir ve tehzif suçundan. -159. Madde- Bu gidişte zaten Türk Ceza Yasasını bütün maddelerini ezbere bilme durumunda kalacağım. Ondan sonra ‘İlk Kadın’ kitabım müstehcenlikten – 426. Madde- ve Allah’ın Kızları 216. Madde ama üçünden de beraat ettim. Bunu da belirtmeliyim.

  • İlk kitabınızın önce ödül aldığını sonra da toplatıldığını hatırlıyorum.

Türkiye böyle çelişkiler ülkesi. İlk kitabım ‘Uzun Sürmüş Bir Yaz’ alegorik bir biçimde baskı dönemini anlatır. Bu kitabımla ben Türk Dil Kurumu ödülünü kazandım. 1976 yılında Ankara’da dönemin cumhurbaşkanı eski oramiral Fahri Korutürk’ün elinden bu ödülü aldım. O kitap 12 Eylül döneminde orduya hakaretten toplatıldı, yasaklandı ve yargılandım. Böyle bir ayrıntıyı da belirtme gereği duyuyorum.

 

 

  • ‘Yüzbaşının Oğlu’ romanınızı ‘otoriteyle hesaplaşmanın romanı’ olarak nitelendiriyorsunuz. Diğer kitaplarınızı da benzer şekilde tabuları, otoriteyi sarsan kitaplar olarak tanımlıyorsunuz. Bu anlamda tabuları yıkabildiğinize, otoriteyi sarstığınıza inanıyor musunuz? Ve edebiyatın böyle bir gücü olduğunu söyleyebilir misiniz?

Edebiyatın böyle bir gücü kısa vadede olmayabilir ama uzun vadede böyle bir gücü olabileceğine inanıyorum. Yazarlara önceden ‘halkı eğitmek, devrimin ayrılmaz parçası’ gibi görevler yüklerdik. Artık o dönem bitti. Bence şimdi bir yazarın görevi ‘iyi kitap yazmaktır.’ Fakat yazar tabuları yerleşmiş bir takım ahlak değerlerini sarsabilir yeni bir söylem yeni bir söz değişik bir bakış açısı getirebilir, getirmelidir.

Otorite benim sevmediğim bir şey. Kimilerine göre gerekli bir şey belki. Daha çok anarşist görüşte olanlar gereksiz olduğunu düşünüyorlar. Mesela ‘Yüzbaşının Oğlu’ romanımda otoriteyle hesaplaşmamın nedeni bizim geleneklerimizde Osmanlı’dan bu yana hep bir otorite olması. Yani eğer Osmanlı’dan günümüze gelen -buna Kemalist dönemi de katıyorum- bu süreçte değişmez bir unsur varsa o da otoriterizm olmuştur ve bugün de bu sorunsalla karşı karşıyayız. ‘Yüzbaşının Oğlu’ otoriteyi temsil eden kurumlarla bir hesaplaşma gibi de okunabilir. Bunun için de ordu var, eğitim ve siyaset kurumları da var. Dolayısıyla dönemin başbakanına da bir takım eleştiriler söz konusu kitapta. Şimdi bir film projemiz var. Gerçekleşirse filmi çekilecek. Uzun metrajlı bir film olacak. Orada artık bu otoriteyle hesaplaşma ne ölçüde yumuşatılır ne ölçüde sert tarafları kalır, bunu göreceğiz.

  • Feridun Andaç bir yazısında sizin için ‘iyi bir hikaye anlatıcısı ama romanda aynı başarıyı gösteremiyor’ demiş. Özellikle ‘Yüzbaşı’nın Oğlu’ romanınızı düşünsel töz, duygusal ritm, dilsel şölen, ve anlatım yoğunluğu açısından eksik olarak nitelendirmiş. Bu eleştiriyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Feridun Andaç değer verdiğim bir eleştirmendir. Arkadaşımdır. Daha başka yazılarında biraz daha olumlu şeyler de söylüyor romanlarım hakkında. ‘Yüzbaşı’nın Oğlu’ romanımı eleştirmek de kendi açısından haklı taraflar olabilir. Bu görüşüne bu anlamda bir şey diyemem. Öykücülüğümün daha sağlam daha iyi olduğunu söylüyor. Ama genel olarak baktığımızda romanlarımın hem yurt içinde hem yurt dışında daha fazla ilgi gördüğünü söyleyebilirim. Özellikle ‘Boğazkesen’ hala gündemde olan bir romanımdır. Üzerine çok sayıda tez ve araştırma yapıldı hem Türkiye’de hem yurt dışında. 20 ülkede yayımlandı. Halbuki öykülerim o kadar geniş bir okur kitlesine ulaşmış değil. Romanlarım daha fazla ilgi görüyor okur nezdinde. Ama eleştirmenler ve Feridun Andaç nezdinde öyle olmadığı görülüyor. Bunu da anlayışla karşılamam gerekir.

  • ‘Şeytan, Melek ve Komünist’ romanınızda Nazım Hikmet’in hayatına, 1917 Ekim Devrimi ve Komünizm üzerine eleştiriler ve sorgulamalar var. Bu sorgulamaları kitaptan anektodlarla biraz açar mısınız?

Bu sorgulama terimi uygun bir terim. Benim yazarlık serüvenimde bir çok şeyi anlatıyor. Ben aslında romanlarımda hep bir şey sorguladım. Örneğin az önce ‘Boğazkesen’den bahsettim. Boğazkesen romanımda Osmanlı Tarihini sorgulayan bir yaklaşım söz konusudur. Hem Osmanlı kaynaklarından hem Bizans kaynaklarından yola çıkarak böyle bir sorgulama o romanda da var. ‘Allah’ın Kızları’ romanımda temelde inancı sorgulayan bir romandır. ‘Şeytan Melek ve Komünist’ de de sizinde haklı bir biçimde söylediğiniz gibi komünizmi sorgulayan bir roman oldu.

  • Yazar Metin Celbe, ‘Şeytan Melek ve Komünist’ kitabınız da ‘insanın niçin kötü olduğunu anlamaya, anlatmaya, insan niçin kötüdür sorusunu cevaplamaya’ çalıştığınızı belirtmiş. Buna katılıyor musunuz?

‘Şeytan Melek ve Komünist’ Nazım Hikmet üzerinden komünizmi sorgulayan bir romandır. Ama Moskova, Berlin ve İstanbul üçgeninde anlatı kurulduğu için burada da Berlin’in burada öne cıktığını görüyoruz. Çünkü Berlin 20. yüzyılın büyük trajedilerine tanık olmuş bir kent ve Spartakus ayaklanma 1919’da oluyor. Yani Komünizmin Ekim Devrimi’ne bağlı olarak Avrupa’da pratikte uygulamaya geçtiği ya da siyasi bir başkaldırı şeklinde ortaya çıktığı kent de aslında Berlin’dir Moskova ile birlikte. Sonra 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya bölününce Doğu ve Batı Berlin oluşuyor. Nazım Hikmet sürgünlük yıllarında, Doğu Almanya’ya sık sık gidiyor ve orada ‘Bizim Radyo’nun yayınlarına katılıyor. Yani olaylar bu 3 kentte geçtiği için, Spartakus ayaklanmada Berlin’de olduğu için, Doğu Berlin bir komünist ülkenin başkenti olduğu için, o kentleri de anlatı kahramanları gibi romana koymayı denedim. Ve Nazım Hikmet’in biyografisini yazan bir karakter yarattım. Bir de ona aşık ama eşcinsel, Kuleli’den gelme bir asker Ali Albayrak karakterini yarattım ki eski tüfek dediğimiz kuşağın da anlatı da bir yeri olsun. Tabi yıkılan hayaller oldu duvarın çökmesiyle ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla. Artık komünizm de pek kalmadı. Hala var dünyada ama  artık esamesi okunmuyor derler ya öyle bir konumda. Bu objektif bir bakış yani kendi kişisel görüşüm değil. Dolayısıyla o hayal kırıklığının, neden o sistemin çöktüğünü de romanda anlatmaya, anlamaya çalışan bir biyografi yazarı. Onu daha çok Nazım Hikmet’in serüveni üzerinden yapmaya çalışıyor ama Nazım Hikmet üzerinden yazılmış bir biyografi de değil. Kurmaca bir yapıt ve roman.

  • Bu roman ile ‘Fransız Akdeniz Roman Ödülü’nü kazandınız değil mi?

Feridun Andaç’ın kulakları çınlasın;(gülerek) bu romanım da çok ilgi gördü. Uluslararası Balkanika Vakfı Ödülünü aldı. Bir çok dile çevrildi. Fransa’da da Fransızcaya da çevrildiği için Fransa Akdeniz Edebiyat Ödülü’nü aldı. Bu ödül değerli yazarlara verilen bir ödüldür. Benden önce de Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk almıştı aynı ödülü.

  • Bu ödülü ‘Gezi Ruhu’na adamışsınız.

Evet o zaman tam Gezi olaylarının patlak verdiği bir dönemdi. Gezi Hareketini çok önemsiyorum. Yurt çapında haklı bir başkaldırıydı. Orantısız güç kullanılarak bastırıldı. Bu yıl 68 Mayıs olaylarının 50.  yılını kutluyoruz. Yani biraz ona benzeyen yanları vardı. O olaylarda Fransa’da bir iktidar değişikliğine yol açmadı ama çok şeyi değiştirdi toplumda. Gezi o derecede değişim sağlamadı belki toplumuzda ama bu ödülü Gezi’ye adamamın sebebi bir başkaldırı eyleminin de erdem sayılabileceğini göstermekti. Yani biz hep geçmişe bağlılığın muhafazakârlığın yerleşik değerlere sahip çıkmanın erdem sayılacağını söylemeye başladık toplum olarak. Oysa başkaldırı da kimi zaman bir erdem sayılabilir. Buna ilgi çekmek için böyle bir jest yapma gereği duymuştum.

-‘ Acı Hayatlar’ romanınızda usta yazarların psikolojilerini, hayatlarını kendi anlatım dilinizle ortaya koyuyorsunuz. Bu dili anlatır mısınız?

‘Acı Hayatlar’ romanımda bazı önemli yazarların ya da benim sevdiğim yazarların izini sürmek istedim. Onların coğrafyasında dolaştım. Yaşadıkları kentlere gittim. Örneğin bu kitapta İskendireye de var. Çünkü Kavafis bir dönem başucumdaki şairlerden biriydi. Saint Petersburg’da Dostoyeski ve Puşkin’in izini sürdüm. Moskova’da Mayakovski’nin serüvenini ve dünyasını biraz harmanlayarak kendi izlenimlerimle anlatmaya çalıştım. Hemingway de bir dönem beni etkilemiş ve çok severim okuduğum bir yazardı Onun Venedik serüveni var. Çünkü kendinden çok genç bir kıza aşık oluyor. Adriana Ivancich. ‘Irmağın Ötesinde Ağaçların Altında’ romanında o aşkın izlenimleri var. Gezi yazarı olarak yöntemim bu ve belki iddialı olabilir ama bu konuda da bir yenilik getirdiğimi düşünüyorum. Bir kente gittiğim zaman coğrafyayı keşfettiğim zaman o coğrafyayı etkilediğini düşündüğüm yazarların dünyasını da kitaba koymak istiyorum. Kendi izlenimlerimi onların serüveniyle harmanlayarak anlatmaya çalışıyorum. Böylece istiyorum ki okur hem o coğrafyayla kentle tanışsın benim sayemde hem de benim bakışımı yansıtan bölümleri okusun hem de bu yazarların yapıtları içinde dolaşsın. Gezi kitaplarımın bir çoğunu bu yöntemle yazdım. ‘Acı Hayatlar’ da o kitaplardan birisi.

  • Kendinizi bir yazar olarak görmediğinizi, buna okur, eleştirmen ve yayıncıların karar vermesi gerektiğini söylüyorsunuz. Bunu açar mısınız biraz?

Bir kitap yayımlandıktan sonra yazarından çok okuruna aittir. Bunu sistemleştirip bir teori haline getiren Umberto Eco’nun da açık yapıttan kastı budur. Çünkü bir yazar, eğer o yazınsal bir metinse kendi kitabındaki anlam zenginliğinin tümüne sahip çıkamaz o noktada okur da devreye girer. Okur da kendi öznelliğinden kendi kişisel tarihinden yola çıkarak metne bir şey katar. ‘Ben kendimi yazar olarak görmüyorum’u bu anlamda söyledim. Belki dış kapının mandalı olarak bir yazar sayılabilirim ama burada okurun önemine de dikkat çekmek için bunu belirttim.

  • Peki bir okur olarak sizce iyi yazar kimdir ve nasıl olunur?

Bu iki sorunun da kesin bir yanıtı olabileceğini düşünmüyorum. İyi yazar tanımı genel ve soyut bir tanım. Değişik bakış açılarına göre bu tanım değişebilir. Benim sevdiğim, beğendiğim ve önemsediğim yazarları söyleyebilirim ama onlar da zaman içerisinde değiştiler. Yani 30 yıl önce beğendiğim bir yazarı bugün daha az beğeniyor olabilirim. Bunun tersi de olabilir.

Okumanın önemli olduğunu düşünüyorum. Bir yazarın formasyonun da yetişmesinde diğer yazarların payının olduğunu düşünüyorum. Bir de Anglosakson ülkelerinde çok yaygın olan yazı atölyeleri  var. Şimdi Türkiye de de başladı. Fransa’da da yazı atölyeleri artık var. Bazılarına benim de katkım oldu. Ama yazarlığın bir diploması yok. Üniversitelerde bir yazarlık bölümü yok edebiyat bölümü var. Edebiyat felesefe gibi sosyoloji gibi öğrenilebilir ama yazarlık bölümüne gideyim de yazarlık diploması alayım diyen birine rastlamadım.

  • Haiku formunda bir şiir kitabı yazdınız:‘Kırk Kısa Şiir’. Neden bu formda yazmayı tercih ettiniz?

Ben şair değilim. Şiir üzerine çok yazdım. Nazım Hikmet, Aragon, Ece Ayhan üzerine yazdım, başka şairler üzerine de yazdığım oldu, şiirle çok haşır neşir oldum. İyi şiir okuruydum ama şiir yazmadım. Şimdi hayatımın bir döneminde başka türlü anlatamayacağım bir ilişkiyi bir aşk serüvenini şiire dökmeye çalıştım. Bunun için de en uygun kalıbın ‘haiku’ olabileceğini düşündüm. Çünkü bu söyleşinin başında sözünü ettiğim doktoramı yöneten Profesörüm aynı zamanda Japon ve Çin edebiyatı uzmanı idi ve onun bir sömestr süren ‘Haiku’nun Japon Edebiyatında nasıl doğduğunu, kurallarının ne olduğunu anlatan seminerini izlemiştim. Oradan biraz haiku tekniğine hakimiyetim vardı. Cinsel içerikli, aşk, ayrılık temasını da içeren 40 haiku şiiri yazdım. Aslında bu şiirlerde ‘Haiku’nun kurallarını da uygulamadım aslında. Ama biçim olarak üç dizelik metinler olduğu için haiku olarak da nitelendirilebilir. ‘Haiku’nun klasik kuralları 17 hecenin varlığı ve her metinde bir mevsime gönderme gibi kuralları uygulamadım. Uzun bir ayrılık için ‘Kırk Kısa Şiir’ tek şiir kitabım. Böylece bu kitabı da yayımlayarak edebiyatın her alanında ürün veren bir yazar olduğumu gösterdim.

  • 2016 yılı edebiyatta 50. yılınızdı. Bu 50 yıllık edebiyat geçmişinize bakarsak size bir Türk yazardan ziyade evrensel ve çağdaş bir yazar diyebilir miyiz?

Edebiyatta 50 yıl çok uzun bir süre. Yarım yüzyıl eder ve beni de çok gençleştirmez. Ama şöyle bir tesellim var; çok küçük yaşta başladım yazı yazmaya. Söyleşimizin başında da belirttiğim gibi Galatasaray Lisesi’nde öğrenciyken 14-15 yaşlarından itibaren öykü yazmaya başladım. Dönemin önemli dergilerinde öykülerim ve yazılarım çıkmaya başladı. İlk öyküm, Vedat Günyol’un yönettiği ‘Yeni Ufuklar’ dergisinde 1967 yılında 16 yaşındayken yayınlandı ve tuhaf bir rastlantı o öykünün başlığı şu idi: ‘Yolculuk’ İlk cümlesi de ‘Kente kara bir tren getirdi beni geceydi’ . Ben o öyküyü unutmuştum. Toplu öykülerime de girmedi o öykü. Sonra 50. Yıl vesilesiyle aradım buldum. Yolculuk o zamanlardan bugüne varoluşumun bir parçasına dönüştü.

Edebiyat evrensel bir şey benim için. Yerel yazarlar da var onlar bir coğrafyaya kök salarak evrensel olmayı deneyen yazarlar. Fransa da örneğin Jean Genet, Türkiye’de bir ölçüde Yaşar Kemal o tür yazarlar benim gözümde. Ama giderek küçülen kürselleşen bir dünyada yaşıyoruz. Dolayısıyla bu iletişim çağındaki büyük devrim o yerelliği azaltıyor. Benim şöyle bir şansım oldu. Genç yaşta Paris’e gittim. O da bir seçim değil zorunluluktu. 20 yaşında iken siyasi nedenlerle gitmem gerekti. Paris beni biraz dünyaya açtı. Başka kültürlerinde önemli olduğunu ve dünyanın merkezinin Asmalımescid’deki Yakup 2 olmadığını anladım orada. Yakup 2’yi çok severim, ikinci evim gibidir. Ama bazı yazar arkadaşlarımız kendilerini öyle önemsiyorlar ki dünyanın merkezinin onların gittiği meyhaneler olduğu gibi bir hava içerisindeler. Halbuki başka edebiyatlar başka yazarlar başka merkezler de var. Bu bilinci bana Paris verdi ve Paris beni Dünyaya açtı. Kitaplarım düzenli bir şekilde Fransızcaya çevrilmeye başladı. Biraz da  Fransız yayıncımın katkısıyla başka dillere de çevrildi. Bunun tam bir bibliyografyası Hale Seven’in ‘Nedim Gürsel’i Okumak’ kitabında vardır. Oradan yola çıkarak söylüyorum; 25 ülkede 100’e yakın kitabım yayınlanmış. Bu ölçüde yine Feridun Andaç’ın kulakları çınlasın(gülerek) evrensel bir yazar olduğumu da iddia edebilirim.

  • Fransızca olarak bir kitap yazdınız mı?

Kurmaca alanında Fransızca yazmadım. Bunda belki ilk kitabımla Türk Dil Kurumu Ödülü almamın etkisi vardır. Yani bu ödül bana bir sorumluluk yüklemiş oldu. Ama incelemelerimi hem Türkçe hem Fransızca yazdım. Fransızca yazdığım kitaplar Türk Edebiyatı üzerine yazdığım kitaplardı genelde. Örneğin Yaşar Kemal üzerine bir kitap yazdım. Türkiye-Avrupa ilişkilerinde müzakere süreci doğrudan Fransızca yazdığım bir kitap oldu. O Fransızcadan Türkçeye çevrildi: ‘Türkiye Yaşlı Avrupa’ya Genç Damat’ adıyla.. Nazım Hikmet üzerine yazdım. Ama bunlar daha çok akademik alanda yaptığım çalışmaların ürünleri idi. Bunun yanısıra 30 kadar kitabım zaten Fransızcaya çevrildi. Bunların içinde bu saydığım kitapların dışında öykü ve romanlarım da var. 7 roman yazdım 7’si de Fransızcaya çevrildi. 2 öykü kitabım var Fransızcaya çevrilmiş olan. Ve gezi kitaplarım var. ‘Acı Hayatlar’, ‘Yazarlar ve Kentleri’ adıyla çevrildi mesela. Fransızcaya çevrilen en son gezi kitabım İtalya’yı anlatan bir gezi kitabı. Yani iki dilde de yazıyorum ama asıl Türk yazarıyım. Çünkü kurmaca alanında doğrudan Fransızca yazmadım.

  • Şimdi ‘Muhammed’in İkinci Hayatı’ adıyla bir Fransızca kitap yazıyorsunuz, değil mi?

Le Monde Gazetesinde bir yazı yayımlandı bu kitapla ilgili. Evet Fransızca yazdığım bir kitap bu. İslam Peygamberinin batıdaki algısını analiz eden, inceleyen bir kitap. ‘Ortaçağ’dan günümüze, daha çok roman karakteri olarak nasıl yer almış batı edebiyatında’ bu açıdan inceleyen bir kitap. Fransızca yazdığım son kitap ve şu ortamda Türkiye’de yayımlanması da düşünülemeyecek bir kitap. Salman Rushdie ile ilgili bir bölüm de var kitapta. O bölüm nedeniyle Türkiye’deki yayıncım biraz çekiniyor. Ama Türkiye’de yayınlanmasını istiyorum. Hele bu Le Monde’da çıkan yazıdan sonra bir cesaret geldi. Çünkü önemli bir kitap olduğunu söyleyen olumlu bir yazıydı. Bugüne kadar böyle bir çalışma yapılmadı. Hz. Muhammed üzerine çok kitap var monografiler var, biyografiler var, hadisler var ve bunlar üzerine analiz kitapları var. Ama Muhammed’in batı edebiyatındaki imgesini araştıran ve inceleyen bir kitap yazmayı denedim. Bu bakımdan belki de bir ilk.

  • ‘20. Yüzyılda şiire 17 Ekim Devrimi damgasını vurdu. 21. Yüzyılda ise şiir terkedildi, yerini tüketilen romanlar aldı’ diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Buna bir saptama gözlem diyelim. Şiir, edebiyat dünyasında çok önemli bir yer tutuyordu özellikle Türkiye’de. Bir kere bu değişti. Sadece Türkiye’de değil bütün Dünyada değişti. Mesela Mayakovski’den, Nazım Hikmet’ten, Aragon’dan söz ettik. Yani 20. Yüzyıl edebiyatının önemli figürleri bunlar. Ama 21. Yüzyılda bu ölçüde önemli bir şair artık yok. Varsa söyleyin ben de öğrenmiş olayım. Edebiyat dünyasını etkileyen giderek  siyasal olayları da etkileyecek güçte olan şiirsel söylem bugün yok, dinsel söylem var ne yazık ki. Tabi ki şiir ölmüş değil fakat piyasadan gelen talep doğrultusunda bir arz peşinde olan yazarlar biliyorum. Bu arada kendimle ilgili şunu da söyleyeyim.  Benim için de bir kitabın en geniş okur kitlesine ulaşması özlenir bir şey. Ama o kitle şunu bekliyor diye  hiçbir kitap yazmadım. Yani içimden ne geliyorsa onu yazdım. ‘Allah’ın Kızları’ yayımlandığı zaman yargılandığı için çok ilgi gördü ve şöyle eleştiriler oldu: Adını vermeyeyim bir gazeteci, ‘Nedim Gürsel tribünlere oynamaya başladı.’ Halbuki Müslümanlık benim çocukluğumun ayrılmaz parçası. Ben orada Müslüman çocukluğumu da anlattım. Çünkü o sözünü ettiğim dedem ve romanın kahramanlarından biri olan zat inançlı bir Müslümandı. Kur’an okurdu, çok iyi Arapçası vardı dedemin. Ahmet Nedim Tüzün yargıçtı sonradan avukatlık yaptı ama Kur’an dersleri verirdi mahallenin çocuklarına bedava. Ben öyle bir atmosferde büyüdüm ve inancı sorguladım ama aynı zamanda çocukluğumun Müslüman dünyasını ve o dünyada İslam’ın nasıl doğduğunu hayal ettiğimi de anlatmaya çalıştım romanda. Dolayısıyla öyle tribünlere oynamak için ısmarlama yazdığım bir roman olmadı hiçbir romanım. ‘Şeytan Melek ve Komünist’ten de söz ettik. 2 yıla yakın bir süre Berlin’de kaldım. Beni etkileyen bir şehir oldu Berlin. Hatta Berlin üzerine ‘Çıplak Berlin’ diye bir kitap da yazdım. Onunla da yetinmedim Berlin’i de bir anlatı kahramanı olarak o kitaba koydum. Naızm Hikmet i de koydum. Çünkü her ikisinin de hayatımda bir yeri var; Nazım Hikmet üzerine doktora yazdım. Yani Nazım Hikmet moda, Nazım Hikmet in geçtiği roman daha çok satar diye bir kaygım olmadı hiçbir zaman. Ama o kaygıyı taşıyan yazarları da yakından izlemekteyim. Bazıları da arkadaşlarım!

  • Peki bu anlamda Türk Edebiyatı, toplumsal gerçekçilik-eleştirel gerçekçilik çizgisinden uzaklaşmış mıdır? Dünyada durum nedir?

Bu sosyalist gerçekçilik konusu önemli bir konu. Bir dönem böyle bir anlayış siyasal anlamda da öne çıktı ve bu görüşü savunan yazarlar ve şairler oldu sosyalist gerçekçi olarak. Özellikle Sovyetler Birliği’nde bir parti politikasına dönüştü. Partili yazarlar ortaya çıktı ve partinin ideolojisini savunmak ya da yaymak için romancılar oldu ya da kendilerini böyle tanımladılar. Bütün bunlar aşıldı artık ve Sartre’ın 2. Dünya Savaşı sonrasında öne sürdüğü angaje edebiyat, Türkçede bağımlı edebiyat diyebiliriz buna,  artık yıkıldı. Ben o anlayışta yazan yazarların da bazılarının önemli olduğunu düşünüyorum. Ama bugün bir angajman bir bağımlılık söz konusuysa, o bağımlılığın yazar açısından yapıtına yönelik olması gerektiğini düşünüyorum yani topluma ya da herhangi bir siyasi harekete değil. İşini iyi yapma kendi yapıtına bağlılık noktasında olması gerektiğini düşünüyorum. Bir romanda elbette siyasi bir boyut olabilir ve o tür romanlarda ilgi görüyor. Ama 21. yüzyılda partili yazar partili aydın konumu artık geçerli olmaktan çıktı .

  • Türk edebiyatında post-modernizmin etkileri son dönemde Murat Belge üzerinden tartışılıyor. ‘Post-modernizm, modernizmin gerçekçi-devrimci-özgürleştirici dinamiklerini çürütüyor.’ şeklinde değerlendirmeler yapılıyor. Sizin bu konulardaki düşünceniz nedir?

Özgür düşünce çok önemli. Edebiyat tarihine baktığımızda böyle radikal çıkışların sonradan yumuşasalar da önemli yenilikler getirdiğini görüyoruz. Bu da bir ideolojiye tamamen bağlı olarak yapılabilecek bir şey değil. Siyasi anlamda yazarların, şairlerin ideolojilerden biraz uzak durmaları gerektiğini düşünüyorum. Daha önceden böyle düşünmüyordum. Çünkü o zamanın deyimiyle benim işimin devrimin ayrılmaz parçası olduğunu düşünüyordum ve bu düşünceden yola çıkarak yazdığım yazılar da vardır. Meraklısı onları Paris yazılarımda ve ‘Başkaldıran Edebiyat’ kitabımda bulabilir.

  • İlber Ortaylı ile Fatih Sultan Mehmet üzerine bir tartışmanız olmuştu.  Fatih’in hayatı ile ilgili ‘Boğazkesen’ romanınız bir çok ödül de aldı. Dolayısıyla bu konular, Fatih’in şarap içmesi, erkek aşkı Osmanlıcılığın zirve yaptığı günümüzde hala tartışılmaya devam ediyor. Bu konuların üstü örtülmeye çalışılıyor. Sizce bu doğru mu ve bu tartışmalarla ilgili düşünceniz nedir?

Elbette doğru değil. Benim ‘Boğazkesen’ romanımda Fatih’in eşcinsel eğilimleri oldukça önplanda ve bir iç oğlanı var; Nicola Venedik kökenli, onun günlüğünden öğreniyoruz bunu. Tabi ki bu kurmaca. Nicola diye bir karakteri ben yarattım. Ama orada söylediklerim hem Bizans kaynaklarında hem batı kaynaklarında geniş ölçüde var. Osmanlı kaynaklarında çok yok ama imalı biçimde orada da var. Dolayısıyla sevgili İlber Ortaylı bu konuda biraz muhafazakar. Kendisini severim, uzun yıllardan beri tanırım. ‘Fatih in eşcinselliğini niye Nedim Gürsel e soruyorsunuz o zaman bana da atom bombasını sorun.’ demişti. Ben de ona cevap olarak ‘tarih tarihçilere bırakılmayacak kadar önemli bir alandır, romancıların da bu işe girmesinde fayda vardır’ şeklinde cevap vermiştim. Takdir okurlarındır. Ama şuna kesinlikle karşıyım ecdadımız attan inmezdi, Viyana kapılarına kadar dayandık gibi siyasi söylemlerle hem Avrupa Birliği’ne girmek isteyen bir ülke iken hem de bu fetih ideolojisini komik bir biçimde savunuyoruz. İstanbul’un fethini, yani bundan 500 yıl önce vuku bulmuş bir olayı her yıl daha fazla bir coşkuyla kutluyoruz. Bütün bunlar Avrupa değerleriyle bağdaşmayan şeyler. ‘Ecdadımızla ne kadar övünsek azdır’ lafı beni hakikaten tüylerimi diken diken eden bir laf olmaya başladı. En son Sn Cumhurbaşkanı bunu telaffuz etmişti. Ben de bunun üzerine bir Bursa yolculuğu dönüşü Bursa’da ‘Ölüm’ diye bir yazı yazdım. Orada kısaca şunu söyledim; bütün bu övündüğümüz ecdadımız birbirlerini boğazlamışlar, bunu hatta Fatih yasa haline getirmiş. ‘Şimdi mezarlarında yan yana kardeşçe yatıyorlar’ diye bitiyor o yazı. Bu yazıda İlber Ortaylı’nın itiraz edemeyeceği konulara da değindim. Çünkü bunlar Osmanlı tarihinde zaten var. Kardeşlerine ve oğullarına dokunmamış öldürmeyen neredeyse tek padişah Osman Gazi, o da amcasını okla vurarak öldürüyor. İkinci Murat’ın Sırp cariyesinden oğlu Şehzade Ahmet’i tahta geçer geçmez 1 yaşındayken öldürtüyor Fatih. Öbür Osmanlı padişahlarının kaç şehzade öldürdükleri de biliniyor. İmparatorluğun kurucusu da sadece amcasını öldürmüş, bu tabi güzel bir şey evlat katili olmaya göre!

  • Batı kültüründe ve toplumlarında günümüzde dinlerine, peygamberlerine ve tarihlerine eleştiriler çok rahatlıkla yapılabiliyor. Hatta dalga geçebiliyorlar kendi kutsallarıyla. Onlar bu anlayışa nasıl geldiler?

Ben 40 yılı aşkın bir süredir Fransa’da yaşıyorum. Fransız Edebiyatı öğrenimi gördüm. Hiçbir siyasetçinin ya da yazarın ecdadımızla ne kadar övünsek azdır diye ne bir sözünü duydum ne de böyle bir lafın edilebileceğini tahmin ediyorum. Bu artık geçmişte kalmış bir şey. Yeniden canlandırılmaya çalışılıyor. Buna biz Fransa’da ottomanya diyoruz. Ottomani, yani bir çeşit maniye dönüştü, diziler filmler vs devamlı pompalayarak… Bunun siyasi anlamda tehlikeli de olabileceğini düşünüyorum. Bosna Savaşı sırasında Saraybosna’daydım. ‘Balkanlara Dönüş’ kitabımda da bunu anlattım. 1989 yılında daha Yugoslavya parçalanmadan önce Belgrad’da bir yazarlar toplantısına davet edildim. Kosova Savaşı’nın 600. yılı dolayısıyla Belgrad’da Uluslararası yazarlar toplantısıydım  ve bana denildi ki; ‘sen de Türklerin Kosova Savaşı’na nasıl baktığını biraz araştır o konuda bir bildiri sun.’  Baktım bu konuya tabi. Kazandıgımız bir savaş. Osmanlı’nın kazandığı bir savaş. Öyle çok fazla bir coşku göremedim metinlerde ve tam o zaman Ekim 1989, hiç unutmam, Milosevic de Kosova’da savaşın olduğu alanda bir nutuk atıyordu aynı gün. Ondan sonra akşam yemekte tartışıldı yazarlar arasında o nutuk. Miloseviç’in o nutkunu destekleyen milliyetçi Sırp yazarlar da vardı: ‘Nerde bir sırp mezarı varsa orası Sırbistan’dır’ demişti Milosevic. Ondan sonra gördük bu lafın nasıl kullanıldığını ve nasıl bir trajediye yol açtığını. Şimdi bizim siyasetçilerimiz yöneticilerimiz de buna benzer laflar etmeye başladılar ve diyecekler ki ‘nerede bir Türk mezarı varsa orası Türkiye’dir’ ya da ‘Türkiye nin hakkı vardır  egemenliği söz konusudur orada.’ Böyle derse bu yayılmacı bir ideolojiye yol açar ve tehlikeli bir siyasi söylem olur. Bunun için bu konularda dikkatli olmak gerektiğini düşünüyorum.

  • 2009 yılında Recep Tayyip Erdoğan’a bir mektup yazmıştınız. O mektupla ne mesajı verdiniz ve bir karşılık gördünüz mü?

‘Allah’ın Kızları’ kitabımdan dolayı yargılanırken dava dosyasına mahkemenin talebi olmadan Diyanet İşlerinde bir profesörün yazdığı bir rapor girdi. Diyanet İşleri Başbakanlığa bağlı bir devlet kurumu ve yasal süreç devam ederken Diyanet İşlerinin ‘bu yazarı mahkum edin bu yazar sadece İslam a değil bütün semavi dinlere hakaret ediyor’ diye bir rapor yazması olamazdı. Ben onun üzerine Başbakanlıga bağlı olduğu için dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a açık bir mektup yazdım. Bu açık mektup Milliyet Gazetesi’nde de yayınlandı. Ondan sonra  Avrupa basınında da yayınlandı ve geniş bir yankısı oldu. Orada kendisine diyordum ki; ‘ben halkın dinsel değerlerini alenen aşağılamakla suçlanıyorum, değerli vaktinizden one minute ayırın, siz zaten imam hatip mezunusunuz Kur’an ı iyi bilirsiniz kendiniz karar verin burada hakaret olup olmadığına. Bu Diyanete düşmez.’ dedim o mektubun kısaca içeriği böyledir.

  • Bugün tekrar bir mektup göndermeyi düşünür müsünüz?

Hayır! Ama şöyle ilginç bir anımı hatırlatayım bu konuda. Aradan yıllar geçtikten sonra ‘İstanbul da Türk Mevsimi’ diye uzun süren Türkiye ve Türk kültürü ile ilgili kültürel etkinlikler oldu. O etkinliklerin bitişinde Versay Sarayında bitiş gecesi düzenlendi. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve bir çok bakan ile birlikte o geceye katılmak üzere Versay’ı şereflendirdi. Ben de oradaydım ve yemekte Emine Erdoğan ile birlikteyken fırsat bu fırsat ‘Allah’ın Kızları’ meselesini doğrudan konuşayım dedim. Yanlarına gittim, ‘Paris’e hoşgeldiniz  Sn Başbakanım’. Ben ‘Allah’ın Kızları’ kitabının yazarı Nedim Gürsel im dedim size bir mektup göndermiştim elinize geçti mi?’ dedim. O da ‘Hayır ama basından izledim.’ dedi. Ondan sonra çevresindekiler de bir sessizlik oldu. Sonra ‘Sn Başbakanım Pierre Lotti’nin torunu da burada gelin sizi onunla tanıştıralım.’ dediler ve benden kaçırdılar. Ama Emine Hanım orada kaldı. ‘Nedim Bey çok ilginç nereden aklınıza geldi bu roman ismi?’ diye sordu. Ben de ona ‘bu benim uydurduğum değil bizzat Peygamberin içinden çıktığı Kureyş Kabilesinin dişi putlara Lat, Menat, Uzza diye Allah’ın kızları adlarını verdiğini’ söyledim. ‘ Tamam Kur’an da ‘lem yelid velem yuled şeklinde ne doğurdu ne doğruldu’ da var ama böyle bir apelasyon da var şeklinde ona biraz anlattım. İlgiyle dinledi ve ‘Olsun Nedim Bey zaten hepimiz Allah’ın çocuklarıyız’ dedi ve konu böylece kapanmış oldu.

  • ‘Burada, Türkiye’de beni görmezden geliyorlar’ duygusunu taşıyor musunuz hala?

Hala bu düşüncede değilim belki ama birçok yakın arkadaşım hep öyle söylediler. Evet, okur nezdinde görece bir ilgi var ama sen 25 ülkede kitapları yayımlanan bir yazara göre ülkende daha az ilgi görüyorsun şeklinde. Ayrıca mesela İstiklal’de Pandora Kitabevi’ne gittim. Orada son çıkan kitabım ‘Piramitlerin Gölgesinde’ kitabım dışında hiçbir kitabım yok. 50 kitabım var. Bunların içinde roman var, hikaye var, anı var, eleştiri var, deneme var, şiir bile var ama şurada Pandora  Kitabevinin rafında hiçbirisi yok. Hızımı alamadım oradan Mephisto’ya gittim. Orada teselli buldum. Bunu yazın ama. Hiç olmazsa Mephisto’nun raflarında 50 kitabım olmasa bile 4-5 kitabımı görebildim. Bu da bir ilerlemedir.

  • Konuk Esra Alkan:  Kitapçılarda hep söyledikleri şey şu: ‘yerimiz  hep dar, çok fazla kitap geliyor bu yüzden tutamıyoruz.’ Peki Türkiye’de ki kitapçıya bu kadar çok kitap geliyor da Paris’te ki kitapçıya gelmiyor mu? Onlar nasıl tutuyorlar. Orada nasıl yer buluyorlar da burada nasıl bulamıyorlar?

Çünkü orada hala bir kitapçı anlayışı var. Biz de her şey kırtasiye mantığına dönüşüyor.

  • Konuk Esra Alkan: O zaman sizden ricam biraz ironi olacak ama bir boş vaktinizde orada nasıl yer buluyorlarsa öğrenip bizimkilere bir ipucu olarak aktarmak gibi bir faydanız olamaz mı?

Tamam böyle bir girişimde bulunacağım.(gülerek)

  • Ve son olarak son kitabınıza gelelim. Son kitabınız ‘Piramitlerin Gölgesinde’ Mısır’a yolculuğa çıkarıyor. Bir Gezi  Kitabı. Edebiyat yolculuğunuzda gezi kitaplarınızın yerini sormak istiyorum.

‘Yolculuk’ benim yazarlığımın esin kaynaklarımın belki de en önemlisi. Çünkü romanlarımda da bu tema var. Gezi kitaplarımda da doğal olarak bu var. Gezi edebiyatı da -burada gezi kitapları yazan Esra’nın da tanıklığına başvurarak söyleyeyim- edebiyatın bir parçasıdır. Bir roman ya da öykü kitabıyla bir gezi kitabı arasında yazınsal değer açısından çok büyük bir fark olduğunu düşünmüyorum. İyisi de olabilir kötüsü de olabilir her alanda yazılan kitaplar gibi. Bu bağlamda son kitabım ‘Piramitlerin Gölgesinde’ üzerine birkaç şey söylemek isterim. Yolum bir dönem Mısır’a da düştü. Özellikle İskendireye’ye, daha sonra Kahire’ye ve Krallar Vadisi dediğimiz Luksor kıyılarına. Hem o coğrafyadan çok etkilendim hem de eski Mısır Uygarlığının izlerini araştırma hevesine kapıldım. Dolayısıyla Mısır yolculukları sırasında aldığım notlardan yola çıkarak yazdığım bir kitap oldu bu. Diğer gezi kitaplarımda yaptığım gibi son kitabımda da kendi bakış açımın yanısıra başka yazarların o coğrafyaya nasıl baktığını da okura iletmek istedim. Ve 19. Yüzyılda Mısır’a giden Flaubert’in Nerval’in ve İstanbul aşığı Pierre Lotti’nin bakışlarını biraz kendi bakışımla harmanlayarak anlattım. Kitabın bir özelliği bu. Mısır mitolojisi de beni çok etkiledi. Mısır Mitolojisine de kendimce anlatmaya çalıştım ve bugünkü Mısır’ı, Kahire’yi -Necip Mahfuz’un gittiği kahveleri de buna katıyorum- Necip Mahfuz’un roman dünyasını da anlattım. İstedim ki okur Kahire kentini dolaşırken Nobel ödülü alan Necip Mahfuz’un romanları içerisinde de dolaşsın. Dolayısıyla öyle bir kitap oldu. Şöyle bir özelliği de var; belki tek tanrı inancını ve tek adam rejimini eski Mısır Uygarlığına borçluyuz. Dolayısıyla dinsel inancın gündemde olduğu bir ortamda eski Mısır Uygarlığının nasıl çok tanrılı inancı bırakıp Akhenaton döneminde dişi ve eril özellikleri olan bir firavun tek tanrı inancını ilk kez ortaya attığını ve sonra ondan dönüldüğünü ve büyük ölçüde Freud’un da ilk tek tanrılı din olan Yahudiliğin Akhenaton’un bu deneyiminden esinlenerek ortaya attığını göstermeye çalıştım. Bu bağlamda güncelliği olan da bir kitap. Ama eski Mısır Uygarlığı daha ağır bastı bu kitapta.

  • Konuk Esra Alkan: Tokyo Edebiyat Günlerindeydim. Orada ki konuşmamda konum ‘Seyahatın Edebiyatı’ idi. Uzun yıllar Esat Korkmaz ile bu konu üzerine çalışıyorum. Konuşmayı dinleyen akademisyenler çok etkilendiklerini faydalandıklarını ve seyahatin edebiyatı üzerine hiç böyle düşünmediklerini belirttiler. Ama orada dinleyicilerin arasından 15-16 yaşlarında bir çocuk dedi ki: ‘Seyahatin edebiyatının  olduğuna inanmıyorum gezi yazıları olabilir ama edebiyatı nasıl oluyor işte geziyorsun süslü kelimelerle anlatıyorsun ama bence bu gezi yazıları edebiyat değildir.’  Ben de cevap olarak ‘evet gezi yazıları gitmeye, görmeye heveslendiriyor teşvik ediyor ama seyahatin edebiyatı başka bir şey, seyahat bilinci içerisinde felsefesini, sanatını, müziğini taşıyor.’ Benim de amacım özellikle bu anlamda çocuklara nüfus etmek. Seyahati bilen kişiler olarak yetişmelerini istiyorum. Ben bu bağlamda seyahatin edebiyatı üzerine çalışıyorum ve ortaya koyuyorum. Benden sonraki konuşmacı da o gence katıldığını söyledi ama ben orada yabancı bir ülkede polemiğe girmek istemedim. Sen seyahatin edebiyatı ile ilgili ne düşünüyorsun?

Yolculuk temasını işleyen bir çok ünlü roman var. Thomas Mann’dan Hemingway’e kadar bir sürü yazar yolculuğunu anlatıyor. Bir yere gidersin, oralardaki lokantalardan görülecek yerlerden bahsedersin; rehber niteliğinde olur, bu edebiyat değil ama bu sözünü ettiğimiz tarzda yazarların yazdıkları ve senin kitapların edebiyattır. Bir yazar bir kenti rehber gibi anlatmaz ki o kentin kendisinde uyandırdığı izlenimleri o kentin tarihiyle harmanlayarak duygularıyla anlatır.

  • Bize vakit ayırdığınız ve edebiyatla dolu bu sohbet için teşekkür ederim.

    Ben teşekkür ederim.

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Facebook Comments