‘Nilbar Güreş’in sanatından ‘Zamanın Ruhu’na eleştirel bir yolculuk

Bu söyleşide; resim, kolaj, video, performans, fotoğraf ve buluntu objelerinde mizahi bir üslupla kadın kimliği ve rolüne geleneksel ögeler üzerinden eleştirel yaklaşan, toplumsal sorunlara odaklanan, evrensel değerler üzerinden çok kültürlülüğü savunan genç ama ürettiği eserler ve pek çok ülkede katıldığı sergilerle dünya çapında bir sanatçı olma yolunda emin adımlarla ilerleyen bir sanatçının dünyasına giriyoruz.

Şu anda Pera Müzesi‘nde devam eden ‘Zaman Değişmeli’ sergisine de katılan Nilbar Güreş, buradaki eserlerinde de sistem tarafından dayatılan zamanı ve algıları eleştirirken kadın dayanışmasına yönelik önemli mesajlar veriyor. Bugüne kadar alışılagelmişin dışında bir bakış sunan, soran, sorgulatan, düşündürten ve geleneksel olana aykırı işler üreten bir sanatçıyı yakından tanımaya hazır mısınız?

KitaptanSanattan.com / Oğuz Kemal Özkan

  • Kısaca Nilbar Güreş kimdir, ne üretir?

İsmim yarı Kürtçe; Nil adı Nil Nehri’nden geliyor. Bar ise Farsça yük demek. Ağaçların meyve verdiğindeki o yüklü ve olgun hâl demek. Nil’in yükü gibi… Bir yazar çizer arkadaşım, araştırıp ‘mavi saçan’ demişti ismim için. Güreş de aile köklerinden geliyor, büyük dedeler güreşçiymiş. Ben de güreşiyorum. O sanatsal üretimler hep bunun parçası. Sanatçının işi kendisi gibidir genelde.

  • Pera Müzesi’nde devam eden senin de 3 sanatçıdan birisi olarak katıldığın ‘Zaman Değişmeli’ sergisi ile devam edelim. Sergi, sınırlı zaman algısının prangalarından kurtulmak için hayata dair alternatif ve paralel yollar öneren işlerden oluşuyor. Sen de bu sergideki işlerinle özellikle eril zamanı sorguluyorsun. Hem bunu hem de biraz sergideki işlerini anlatır mısın?

Sergi aynen dediğin şeye benzer şeyler söylemeye, sorgulamaya çalışıyor. İnsanların algısını elbette bir sergi, bir metin, bir eser ile değiştirmek mümkün değil fakat kişisel bazı fikirlerini ve düşüncelerini paylaşarak hayatlarından ve sistemden çok sıkılmış insanlara en azından böyle ihtimaller, tercihler olduğunu hatırlatabilirsin.
‘Bilinmeyen Sporlar’ serisi benim 2009 senesinden bir işim. ‘Erkek düzenine hizmet etmek üzere buluşup ağda partileri düzenleyen kadınlar, kopan kılları ile beraber acı çekerken birbirlerini beğenmeye, durumu sorgulamaya başlarsa ne olur?’ ‘Bilinmeyen Sporlar’ kısaca bunu anlatıyor.

  • Hem farklı inanç ve kültürlerin bir arada olduğu bir aile içerisinde hem de Rum gelenekleriyle büyümüşsün. Yaşamını farklı ülkelerde geçiriyorsun. Bu çok kültürlü etkileşimin sanatına katkıları nelerdir? Bu durum sanat yapan birisi için avantaj mıdır?

Hayatını çok kültürlü ülkelerde ve çevrelerde geçirmenin insanlara hiç katkısı olmayabilir de. Mesela bir insan sadece tüketen biri ise en fazla ne olabilir? Çoğu kez bir hiç! Hepsi değil ama bazı kuzenlerim de kısmen benimle yakın şartlarda büyüdüler. Onlar benden farklı olarak iki taraftan da Kürt kökenliler mesela ama halen kimliklerini kabul edemiyorlar. Tüm kültürlerini arkalarında bırakıp terkedip gittiler. Ailelerindeki söylenceler, karakterler toprağa karışıp kayboldu.
Aynı şekilde bazen sonsuz avantajı olan, sonsuz imkanı olan insanların kendi küçük iç sıkıntılarında boğulduğunu izliyoruz; özellikle varlıklı ve içi boş insanların kapı başını tuttuğu bu sanat çevresinde. Yarım saat hangi renk çorap giyeceğini düşünen, hangi çantayı takacağını düşünen birisinden ne olabilir? Bu insanlar okuduklarından da gördüklerinden de ne anlayabilirler? Yetmezmiş gibi bir de başımıza bilir kişi kesildiler; art space açıyor uyduruk uyduruk yazılar yazıyorlar.
Yani kısacası bahsettiğin şey bana göre hem bir his hem de ayar meselesi.
Önce hissetmeli insan, empati sahibi olmalı, sadece başına gelenleri değil gelmeyenleri de düşünmeli.
Hissetmeye başlamamış, duyarsız doğmuş ve öyle yetişmiş insanların hiçbir üretimi olamaz. Ben kendim gibi olmayan insanlarla aynı ortamı paylaşmaya alışığım. O nedenle şimdi de seyahatlerde ilk kez baktığım şeyleri görmeye çalışıyorum. Bana elbette bunun çok faydası oldu, kırışıklarımı açıyor gibi…

  • İşlerinde özellikle ‘toplumsal cinsiyet’ üzerine odaklanıyor, kadına biçilen geleneksel rolleri de sorguluyorsun. Bunun nedeni nedir?

Bir an ‘toplumsal cinsiyet’ deyişini ‘toplumsal cinnet’ olarak anladım. Sanırım öyle de bu! Çoğunluk olup azınlık politikası muamelesi gören insanlar dışındaki canlılar ve bir de kadınlar var. Tahammül edemiyorum bu duruma. Hayvanları belediye zehirliyor, kadınları da siyasetçiler. Cinayetler var, yok ediliyoruz.

  • Bir röportajında ‘Sanat benim için önüne geçilemeyen bir enayilik durumu.’ Diyorsun. O zaman bu enayiliği sürdürmenin nedenlerini biraz da sanat yapmak isteyenlere tavsiyelerle birlikte anlatır mısın?

O sinik bir ifade biçimi aslında. İnsan ürettiği şeyi, içindeki durumu, zararı faydasından çok olduğu halde durduramıyorsa burada bir enayilik var demektir. Keşke denmez ama bu işin içinde olmaktan son derece rahatsızım. Ben hiçbir zaman sanat yapmak istemedim sadece klasik değerlendirmelerde çok vasattım ve eğitim sistemine hiç uyamadım bir şekilde hissen.
Sanat yapmak isteyen birileri varsa onlara tek sözüm ‘sanat yapamayacakları’ olur.

  • İnsanların eşit olduğu vurgusunu sürekli yapıyorsun. Hiyerarşik yapılara karşısın. Hem dünyada hem Türkiye’de sanat ortamını-işleyişini hem yapısı, kurumları hem de takipçileri-koleksiyonerleri açısından çeşitli ülkelerde sergiler açan birisi olarak nasıl değerlendiriyorsun? Mevcut işleyişte ‘para’nın belirleyici etkisi hiyerarşik yapıların sebeplerinden biri değil mi sence de?

Ben eşit bir toplum arzuladığımı söylüyorum. Sizin insanlara nasıl davranacağınızı ben belirleyemem. Türkiye sanat ortamını çok detaylı bilmiyorum çünkü içine tam olarak giremiyorum. Hani şu partilerde elinde bardakla poz veren o sırıtkan kız hiç olamadım çünkü! Ama bir mini çevre var gözüme giren; bazen ‘Instagram’dan falan görüp kendimi tutamayıp güldüğüm ya da şoke olduğum durumlar oluyor mesela. Contemporary Istanbul’da sosyetik bir kadın bir işi ‘gündüz işi böyle asın, gece canın mı sıkıldı hop ters çevir ışığını yak dumanın dağılsın’ şeklinde pazarlıyordu. Bu video ‘twitter’a düşmüştü. İşte rezillikler bu seviyede. Ya da kendi kendini yazar ilan etmiş sosyetik ablalar, sanatçılarla söyleşi yapıp o söyleşileri kitaplaştırıp üzerine kocaman kendi isimlerini basıp piyasaya sürebiliyorlar. Bu da başka bir rezalet örneği. Bizde her şey parayla oluyor malum… Biz en sertinden bir sınıf toplumuyuz. Sınıfsal hiyerarşi de dengesiz ekonomik dağılım demek elbette. Sanatçılar doğal şartlarda eserlerin satışı ile yaşamak durumundalar. Hem kendi olgun gözlem ve görüşlerine sahip olup hem bu ortamda varolmaya çalışmak ruhen zorlayıcı.

  • Özellikle Türkiye’de ‘çağdaş sanat’ kavramının tartışıldığı bir dönemden geçiyoruz. Tekrar ve benzer işlerin sıklığı, bu alanda bir tıkanma olduğu dillendiriliyor. Batı’da durum nasıl? Senin için ‘çağdaş sanat’ kavramı ne ifade ediyor?

Ben burada herhangi bir şeyin tartışıldığını fark etmedim. Genç sanatçı çıkarma gibi bir takım sezaryen uygulamalara şahit oluyorum sadece. Henüz kendini bulmamış insanları ortaya sürmenin anlamı yok. Şeyleri doğal süreçlerine bırakmak lazım.
Ama burs verilsin, yurt dışına yollansın ki insanlar ufukları açılsın. Buradaki bu sirk ortamından çok daha faydalı olur eminim.

Batı’da da durum hemen hemen aynı. Geçen sene ve bu Ocak ayında Avrupa’da da Amerika’da da korkunç buz gibi hissiz ya da banâl sergiler gördüm. Şaşkınlıkla izliyorum bu durumu. Sanattan anlayan kurumlar azaldı. Herkes trend peşinde. Mesela şimdi Amerika’da moda olan şeylerden biri 80 yaş üzeri kadın sanatçıları göstermek. ‘Mezar hırsızları’ gibi geliyor bana bu tavır. Kadın sanatçıları en üretken oldukları zamanlarında sergilemek yerine bekleyip bekleyip adeta eserler çoğunluk adına birer antika eşyaymışcasına egzotikleşince bu tozlu etiketler ile pazarlıyorlar. Aynı şekilde Lgbtiaq+ da çok gündemde. Bu çok hoş, tabii çok da önemli ama (ben de kendini queer tanımlayan bir birey olarak) açık konuşmam gerekirse “queer meseleleri ele alan her iş ya da queer bir bireyin ürettiği her iş sanat veya iyi sanattır’ anlamına gelmez. Bu kısım sıkça karışıyor ve bazı koleksiyoner evlerinde berbat şeyler görüyorum. Sanatseverlerin, koleksiyonerlerin şahsi sempatileri konusunda dikkatli olması gerekir.

Genel konuşmak gerekirse Türkiye’de çok fazla eser kopyalayan sanatçı var. Mesela en basiti genç İstanbullu sanatçılar eskiden asistanlıklarını yaptıkları sanatçıları çekinmeden kopyalıyorlar. Batıda da var ama en azından biraz daha tedbirli davranıp başka ülkelerden ve dönemlerden kopyalıyorlar. Bizde utanma pek yok!

Gerçek sanat hiçbir zaman anlatan, paylaşan ve hissettiren o güçlü yönünü kaybetmiyor. O nedenle çağdaş sanatı bu düşünce biçimi dışında yani bu gerçekten ayırarak düşünmüyorum. Mesela sanat ile hiç ama hiç ilgili olmayan biri de Instagram veya Facebook’tan revaçta olan sanatçı ve eserlerini izleyip sipariş ile kendi elini sürmeden lazer kesim ile hızlıca bir şeyler ürettirebilir ve gayet de başarılı olur. Çünkü Türkiyeli çoğu koleksiyoner ayıptır söylemesi öncelikle sanattan pek anlamıyor ya da bazı sanatçı taklitleri ile dostlukları olan advisorları ne derse onu yapıyorlar. Ayrıca bir işin orjinalini değil de kopyasını edinmek fikrine de gayet olumlu bakıyor bu insanlar. Bundan rahatsız olmuyor veya asıl sanatçıya haksızlık edildiğini, ettiğini düşünmüyor. Eser fiyat değeri biraz daha ucuzsa hele hele düşünmeden kopyasını tercih ediyor. Türkiye’de çağdaş sanat dahil hemen hemen her şey birer kankalık müessesesi! Sonuçta canlı yaşamının kıymetsiz olduğu bu topraklarda gerçek sanat ne kadar kıymetli olabilir ki?!

Kısaca ‘Çağdaş Sanat’ artık strateji demek! Mesela Avrupa’da sergi yapacaksanız ‘mülteci’ meselesini çalışın. Perişan ve tüm hayallerini kaybetmiş birini kamera önüne koyup konuşturun; hemen birkaç sergi birkaç solo sergi teklifi ayağınızda. Amerika’da iseniz Ortadoğu’dan bir halı, bir kilim, bir kök boya hikayesi ile harika iş yaparsınız. Çağdaş sanat ya da Toronto’da bir kebap dükkânı; ikisi de hemen başarı getirir! Arzu, talep ve zamanlama… Çünkü insanlar, sanat izleyicisi adeta beyni boşaltılmışcasına saatlerce eser hikayesi, boş konuşan sanatçı, şiir okuyan, masal anlatan şaklabanları, kendi alanlarını tutan bu ağa müsveddelerini dikkatle dinliyor. Estetik vs sanat tarihi bilgisi, görsel tecrübesi, en çok da hissi olmayan boş beyinler, bu uyduruk malzeme hikayelerini dinlemeye mahkumlar. Cehaletin bir sonucu bu. Halbuki olması gereken önce eserin sizde bir his uyandırması.

Ben sergi metnini asla öncelikle okumam. Önce izlerim, içime işlerse bilmek isterim o işin ne olduğunu. Her zaman tekrar ediyorum; ”görsel sanat görseldir.”

Ayrıca sanat eleştirisi yapan anında dışlanıyor günümüzde. O zaman konuşacak bir şey de kalmıyor. Sağolsun ne demiş yogacılar: “think positive!”

  • Son olarak dünyaya açılan, pek çok ülkede sergiler açan Türkiye’li bir sanatçı olarak, dünyaya açılmak isteyen genç sanatçılara tavsiyelerin nelerdir?

Kendileri gibi olmaları adına az imaj izlemelerini öneririm. Stratejilerden uzak olsunlar. Aksi halde uzun ömürlü olamazlar.

KitaptanSanattan.com / Oğuz Kemal Özkan

Fotoğraf: Reha Arcan

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Facebook Comments