Orhan Aydın ile Tiyatrodan Siyasete…

Tiyatrocu, oyuncu ve yazar Orhan Aydın ile tiyatrodan siyasete dolu dolu bir sohbet gerçekleştirdik. Her zaman sanatçı duyarlılığıyla hareket eden ve bu konuda bedel ödemekten hiçbir vakit çekinmeyen(sadece Recep Tayyip Erdoğan’a 69 bin lira tazminat cezası ödedi), ‘Sanatçılar Girişimi’nin önderlerinden Orhan Aydın’ın mesajlarını bir yerlere not ediniz. Özellikle referandum sürecinde ve sonrasında yolunuzu bulmanıza yardımcı olabilir.

Oğuz Kemal Özkan / KitaptanSanattan.com

Tiyatro ve oyunculuğa nasıl başladınız?

45. sanat yılım. Oynadığım oyun 94. oyun. Ortaokul son sınıf itibariyle profesyonel bir oyuncuyum. Ankara kökenli bir oyuncuyum. Önce Ankara’da çalıştım sonra İstanbul’a geldim. Okullu olmama rağmen kendimi Halkevlerinden mezun bir oyuncu sayıyorum. Gerçek sanat disiplinleriyle ilk kez Halkevlerinde karşılaştım ve uzunca bir zaman Ankara’da Halkevlerinde çalışmalarımı sürdürdüm. Sonra da profesyonel olarak bütün okul hayatım boyunca da sahnelerde oyunculuğa devam ettim.

Şuan hangi oyunlara devam ediyorsunuz?

Şuan 15. yaşına giren ‘Nazım Oyuncuları’ adlı bir tiyatromuz var. Orada ‘Nazım Hikmet Onlar ki’, ‘Barış barış barış’ diye bir kolaj, Aragon‘dan Neruda‘ya, Ataol Behramoğlu‘ndan Nazım Hikmet’e, Brecht‘den Puşkin‘e şiirler, bu şiirlerden şarkılar ve görselleri içeren bir oyun, Orhan Veli Kanık‘dan Cep Delik Cepken Delik, Sabahattin Ali‘den Tabutumun Altı Çatlak, Can Yücel‘den Aşk Olsun adlı gösteriler sürüyor.

Pek çok oyun, dizi ve sinemada oynadınız. Sizin için en iyi diyebilecekleriniz hangileridir?

TRT’nin TRT olduğu zamanda edebiyat uyarlamaları olarak çektiğimiz iyi işler var. Hepsine sonsuz sahip çıkıyorum. Özellikle İsmail Cem dönemi, arkasından Mahmut Tali Öngören‘in Ankara Televizyon müdürü olduğu dönemler, sonra Ankara’da Drama Programları Müdürlüğünün bütün edebiyat uyarlamalarını hayata geçirdiği sürede yaptığım onlarca iş var. Hepsine bu anlamda sahip çıkıyorum.
İstanbul’a geldiğim yıllarda 42’ye yakın sinema filmi var. Bunların içerisinde Bilge Olgaç ile birlikte çalıştığım Kurşun Adres Sormaz var, Ümit Elçi ile çalıştığım bir film var, Reis Çelik ile yaptığımız Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan‘ın yargı sürecini anlatan Hoşçakal Yarın var.
Televizyon dizileri içerisinde 3 yıl kadar süren ‘Adanalı’ dizisi var. Daha sonra ülke başka bir yere doğru evrilmeye başladı. AKP sanat ve sanatçı düşmanlığını özellikle Gezi sürecinden sonra açığa çıkarttı ve benim gibi düşünen bir çok sanatçı arkadaşıma yaptığı gibi bana da aynı standardı uygulayıp tv ekranlarından uzak tutmaya çalıştı. Ama biz boş durmadık, tiyatroya devam ettik. Bu süreçte sinemada altıya yakın iş yaptık. En son bir Ermeni-Gürcistan ortak yapımı insan kaçakçılığı hikayesini anlatan bir film. Bu sene İstanbul Film Festivaline yetişmedi ama seneye girecek. Osman Şahin‘in hikayesinden Talip Karamahmutoğlu‘nun senaryolaştırdığı ve çektiği Mezarcı adlı film önümüzdeki hafta ABD Boston‘da dünya prömiyeri yapacak sonra Türkiye sinemalarına gelecek. Sevil Aslanyürek ile gericiliği yerin dibine geçiren Kaos adlı bir sinema filmi yaptık. O montaj aşamasında. Bu zaman dilimi içerisinde her biri birbirinden şirin olduğuna inandığım, içerikleri, müzikleri, çekim teknikleri ve kurguları açısından başarılı bulduğum, içlerinde uluslararası işlerde olan 17 tane kısa metrajlı işlerde de oynadım.

Tiyatronun sorunları sergilemek ve düşündürmek gibi bir misyonu var. Bunun ülkemizde başarılabildiğini düşünüyor musunuz?

Tiyatro sanatı diğer sanat dalları gibidir. Beslendiği asıl kaynak hem ülkenin hem dünyanın yaşadığı sorunlardır ve bunları farklı biçimde hayata katarak bu anlamda insanlıkta akıl zenginliği yaratmak gibi bir amacı vardır. Bu son süreçte maalesef bütün sanat dalları üzerine atılan örtü tiyatro sanatı üzerine de atılmıştır. Ama sistem, gericilik ne yaparsa yapsın, sahneler kapansa da, yıkılmaya yüz tutsa da, oyunlar yasaklansa sansürlense de, tiyatro dünyası hem benim ülkemde hem dünyada ya sokaktadır ya sahnededir. Bu sesi susturmak insanlığın ortaya çıktığı günden beri mümkün olmamıştır, yine de olmayacaktır.

Ülkemizde tiyatroya şöyle bir bakış açısı var; ülkemizde bombalar patladığı zaman, matem havası estiğinde futbol vb sportif faaliyetler ertelenmez ama tiyatro oyunları ertelenir kapatılır. Tiyatroya bir eğlence gözüyle bakılır. Sizce tiyatro nedir?

Bu toplumu, bu ülkeyi yönetenlerin art niyetinden kaynaklanan bir durum. Çünkü 1. ve 2. Dünya Savaşlarında dünyada da olduğu gibi bütün darbeler döneminde sanat alanları ketlenmeye çalışılmıştır. 12 Mart‘da da, 12 Eylül‘de de böyle oldu. Son 14 yıllık dönemde de olduğu gibi sürekli üstümüze yağan kan, ölüm, kin, nefret, katliam sanat alanlarına düşmanlığı çoğalttı. Oysa bir arada olmak, aynı sevinçleri, aynı hüzünleri, aynı acıları yaşamanın, paylaşmanın ve bir direnme noktası yaratmanın yani akıl zenginliği yaratmanın yolu ‘sanat’tır. Tiyatrodur, resimdir, müziktir, edebiyattır, heykeldir, operadır, senfonidir, dansdır, baledir. Eğer buraları ketlerseniz, yasaklar getirirseniz, susturmaya çalışırsanız halkın aklıyla ve akıl ayarlarıyla oynarsınız. Bugün sistemin yapmaya çalıştığı esas olarak budur. Ama az önce de söylediğim gibi durduramadılar, durduramazlar, durduramayacaklar.

Devlet Tiyatrolarının özelleştirilmesi gündemde. Devlet Tiyatroları Gen. Müd. Nejat Birecik’e eleştiriler var. Şehir Tiyatrolarında sorunlar var. Bu konulardaki düşünceleriniz nelerdir?

Devlet Tiyatrolarına, şehir tiyatrolarına, opera, bale ve senfoniye karşı sistemin yürüttüğü bir kampanya vardır. Bunu TÜSAK adıyla bir yasa tasarısıyla gündeme taşıdılar. Cumhuriyet kazanımı olan bu kurumları yok etme yasa tasarısıdır. Sanat alanlarının örgütlü yapıları olarak 2014 yılı içerisinde getirilen bu tasarıyı eleştiren, paneller, oturumlar, kurultaylar yapıldı ve sistem tasarıyı geri çekmek zorunda kaldı. Ama uygulamalarını gördük ki TÜSAK bir şekilde hayata geçirilmeye çalışılıyor. Devlet Tiyatrolarının başındaki ‘yetersiz’in yaptıkları ortada. Sanatçılara, çalışanlara, emekçilere ve yaratıcılarına karşı kindar bir tutumu var ve sahne üzerindeki estetik ve içerik seviyeleri diplerde. Bu yetmedi, TÜSAK yasa tasarısının akademik hayatın kıyımında nasıl uygulandığını gördük. Bu ülkede tiyatro adına akademik eğitim veren iki ya da üç üniversite var. Ama bunların ata ocağı, baba ocağı temeli Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümüdür. Bu bölümdeki yalnız ülkemiz içinde değil dünya çapında tanınan 7 önemli akademisyen arkadaşımızın kapının önüne konması bölümü eğitim yapılamaz duruma getirdi. Bu TÜSAK’ın öngördüğü ve yapmak istediği bir şeydi. Dolayısıyla TÜSAK’ı uyguladıklarını görüyoruz. Açık bir biçimde buradan da sormak istiyorum: ‘O akademisyenlerin ne suçu vardı? Hangisi terörist, hangisi vatan haini açıklasınlar bilelim. Yani benim arkadaşlarıma benim hocalarıma kim vatan haini ve terörist diyorsa önce bize hesap vermeliler. Kimse topu YÖK’e, Dekanlığa atmasın, onları kim kapının önüne koyduysa asıl sorumluları onlardır.’

Nejat Birecik önce İBB Şehir Tiyatrolarının başına geçmek için bin takla attı yapmadığı şey kalmadı. Sonra AKP yardakçılığı sayesinde Devlet Tiyatrolarının başına getirildi. Hiçbir şey bilmez, yapmak, yaptırmak istediklerini sözlü bir şekilde uygulatamıyor, ancak yazılı emir olarak dayatıyor, uymayanlar hakkında soruşturmalar açıyor. Kurumdan bugünlerde emekli olan olana, herkes emekli olmak istiyor. Bu da TÜSAK’ın dayatmasıdır. Şehir tiyatrolarında da benzer bir durum var. OHAL KHK‘ları ile atılan arkadaşlarımız var. Bu kararnameleri kimler yazıyor, bu arkadaşları kimler jurnalliyor belli değil gibi duruyor ama esas olarak kültür-sanat alanlarındaki baskının kaynağının AKP gericiliğinin, dinciliğinin olduğunu ve bunun tek merkezden yürütüldüğünü düşünüyorum.

Tuncer Cücenoğlu devlet tiyatrolarında sahnelenen tüm oyunlarını geri çekerek protesto etti. Bu tavrın bir yaptırımı olur mu?

O süreci Tuncer ağabeyle birlikte yaşadık ve o kararı birlikte verdik diyebilirim. Ama onun öncesinde Devlet tiyatrolarında Genel Müdürlük yapmış, bu ülkenin saygın yaratıcılarından, dünyanın birçok ülkesinde oyunlar sahneye koymuş, her yaptığı işle büyük ödüller almış Yücel Erten, Nejat Birecik’in görevi getirildiğinin ikinci günü ‘ne yazdığım ne de çevirdiğim oyunların devlet tiyatrolarında oynanmasına izin vermiyorum’ diyerek ilk tepki koyan kişi oldu. Arkasından Tuncer Cücenoğlu benzer açıklamayı yaptı. Onurlu, şerefli, erdemli, vicdanlı bütün tiyatro yaratıcılarının, yazarlarının Yücel Erten ve Tuncer Cücenoğlu’nun yaptığını yapması gerektiğine inanıyorum. Eğer sanat dünyası gericilikle mücadele edecek, hesaplaşacaksa en temel yollarından bir tanesi budur. Çünkü şu ya da bu biçimde sahneye taşınan oyunların hepsinin içerikleri ve estetik seviyeleri boşaltılıyor.

Sanatçılar girişimi Recep Tayyip Erdoğan’ın bir sanat eserine ucube demesiyle başlayan süreçte oluşturulan bir girişim. İlk başlarda Türkiye Sanatçılar Birliği olarak kurulacaktı ama Sanatçılar girişimi olarak yola devam edildi. Bazı sanatçılarla ideolojik anlaşmazlıklar mı yaşandı?

Sanatçılar Girişimi uluslararası bir yaratıcı olan Mehmet Aksoy‘un heykeline ucube denmesiyle başlayan bir süreçtir. Politik olarak da günümüzde ki gibi karmaşık olan bir süreçtir. O süreçte politik bir ayrışma demeyelim ama aynı şeyleri düşünmediğimiz sanatçı arkadaşlar oldu. Daha çok sisteme yakın duran, eleştiren ama bir çok şeyi de olumlayan Türkiye Sanatçılar Birliği diye bir yapı ortaya çıktı. Biz tam tersini düşündük. Genco Erkal, Rutkay Aziz, Müjdat Gezen, Tarık Akan, Mehmet Aksoy, Mehmet Güleryüz, Edip Akbayram, Bedri Baykam, Ataol Behramoğlu gibi kendi alanlarında usta, bilindik yaklaşık 450 isimle sanat düşmanlığına karşı açık bir biçimde cephe almak ve mücadele etmek gerektiğine inandık, tıpkı bugün de böyle düşündüğümüz gibi. Mesela Müjdat Gezen Sanat Merkezi‘ne yapılan saldırıda bilfiil Müjdat Gezen‘in yanında durduk, bununla ilgili açıklamalar yaptık, yanında durmaya devam edeceğiz. Çünkü görülüyor ki iş çığırından çıkmış durumda. Gericilik, televizyonlarıyla, radyolarıyla, basınıyla aşağılık bir biçimde arkadaşlarımızı, hepimizi tek tek hedef gösteriyor. Ama yılmayacağız, söyleyecek sözlerimiz var, şiirlerimiz var, resimlerimiz, fotoğraflarımız var, oyunlarımız var, şarkılarımız, türkülerimiz var, dansımız var, filmimiz var. Dolayısıyla hayata dair ürettiğimiz bütün bu sanatsal ürünler gericiliğe karşı verilmiş bir cevaptır.

Tam da bu noktada bir yazınızda ‘2. Dünya Savaşı sırasında Hitler manyağına karşı sanatçıların üretip ortaklaştığı marşlar halen meydanlarda söyleniyor, filmler perdelerden bağırıyor, heykeller meydanlarda, resimler müzelerde, oyunlar sahnelerde’ demiştiniz.
Bugün bizim ülkemizde niye bu atmosfer, bu birliktelik ve üretim sağlanamıyor?

Bu ülkede oradaki gibi bir aydınlanmacı damarın yakalanması için kültürel ve sanatsal anlamda kendi içinde bir başkaldırı gerçekleştirilmesi gerektiğine inanıyorum. Kültür ve sanat cephesinin önünün açılmasının yolunun da bu başkaldırının içinde gizli olduğunu düşünüyorum. Ortaklaştıramıyoruz. Esas sebep bu. Heykellerimizi, resimlerimizi, şarkılarımızı, türkülerimizi, filmlerimizi, oyunlarımızı ortaklaştıramıyoruz. Bunun bir ortak güç olarak ortaya çıkması için de enerji harcamıyoruz. Tam da Sanatçılar Girişimi bunun için ortaya çıkmış bir yapılaşmadır. Ahlaki olması gereken birlikte davranış biçimini becerebilsek dinci gericiliğin, faşizmin sanat alanlarının üstüne atmak istediği örtüyü birlikte püskürtebiliriz. Bu tamamıyla kültür ve sanat cephesindeki insanlarımızın örgütsüz olmasıyla bağlantılı bir durum.

Sanatçılar Girişimi bu örgütlülüğü sağlayamıyor mu?

Sanatçılar Girişimi şu ana kadar yapabildiğini şu ya da bu biçimde becerebildi diye düşünüyorum. Biz 400 kişiyiz ama bu ülkede 4 bine yakın sanatçı arkadaş var. Bireysellik liberalizmin topluma dayattığı bir hastalık. Toplumsal özgürlük olmadan bireysel özgürlük olabilir mi? Bu ülke özgür bir ülke mi? Dört bir yanımızda savaş, kan, kin, nefret, ölüm, katliam.. Sen bireysel özgürlük peşindesin. Böyle çıkış olmaz.

Bu acıları duymayan bu kini, nefreti, düşmanlığı ötekileştirmeyi yenemez. Sanat bu anlamda en önemli silah. Barış da, eşitlik de, özgürlük de, aşk da onun içinde. Bizim tek silahımız bu. Bu silahı ortaklaştıramazsak, kültürel yıkılmayı, dibe vurmayı nasıl durdurabiliriz?

Sanatçılar Girişimine katılmak isteyen sanatçılar, yazarlar nasıl katılacaklar?

Açık. Bizim herhangi bir bildirimizin altına isim koyması yeterli.

Başkanlık Sistemi ‘Cumhuriyet’in idam fermanı mı?

Aynen öyle. Başkanlık sistemi bu ülkenin varını yoğunu, geçmişini ve geleceğini kara bir akla teslim etme projesinden başka bir şey değildir.
Malum zatın hedefi 2023. 2023’ün ne olduğu konusunda akıl yürütmek anlamsız. Esas hesaplaşmasının Cumhuriyet ile olduğu hem kendisinin, milletvekillerinin, yandaş yazarlarının medyasının dillendirmeleriyle bilinen bir gerçektir. 2023 Cumhuriyetten intikam alma yılıdır. Abartılı gelmesin kimseye. Bu erkin 16 Nisan günü sandıktan evet çıkması halinde 1 yıl içerisinde hilafet ilan edebileceğini de düşünüyorum. Şuan ki bütün uygulamalar bu kapıya çıkıyor. OHAL ile, KHK’ler ile yönetilen bir ülkedeyiz. Düşünce özgürlüğü, akademik dünyanın durumu, sanat alanına, medyaya baskılar açısından 12 Mart, 12 Eylül sıkıyönetim dönemlerinden daha beter bir dönemdeyiz.

O zaman idam sehpası kuruldu. Sandalyeye bir tekme atmaya mı kaldı iş? Cumhuriyet bu saatten sonra nasıl kurtulacak?

Karşısında 9 yıldır kapalı olan AKM çürümeye terk edilmişken Taksim Meydanına inatla bir cami yapılıyor. Taksim Meydanındaki caminin önüne idam sehpalarını kurarlar. Namazlarını kılarlar. Bu ülkenin onurlu yurtseverlerini, devrimcilerini asarlar. Aynı İran‘da olduğu gibi. Bu yabana atılacak bir düşünce değil. Meydanlarda ‘idam idam’ diye bağırılmasının bir faturası, sonucu vardır. Ki ‘benim önüme gelirse imzalarım’ diyen adam bunu da yapacaktır diye düşünüyorum.

Bu saatten sonra bu gidişat nasıl tersine döndürülecek, Cumhuriyet nasıl kurtulacak?

Kitlesel bir halk hareketi olmadan bunun altından kalkılmaz. Faşizm kaybedeceği hiçbir seçime girmez. İnsanlık tarihinde seçim yoluyla gelmiş bir demokrasi de yok. Dolayısıyla Tayyip Erdoğan ve AKP için 17 Nisan sabahı sandıklardan evet çıkacağı garantisi var. ‘Hayır’a bu yüzden tahammülleri yok. Memleketim Artvin’de kar üzerine ‘hayır’ yazıyorlar, polis o ‘hayır’a saldırıyor. Durum o kadar vahim.
Susan, çocuklarına sahip çıkmayan, katliamlara, kine, düşmanlığa hayır demeyen herkes bu tablodan sorumlu. Gözümüzün önünde, Diyarbakır‘dan öte bir yıldır sürdürülen bir katliam, savaş var. Aynı şekilde Suriye‘de, Irak‘ta devam eden savaş var. Muhalefet de baskılarla susturuluyor. Devletin içinde çeteleşme var. Tüm mal varlıkları yandaşlara peşkeş çekildi.
Çare yine Gezi Direnişinde, Haziran Direnişinde olduğu gibi topyekun insanların onurlarını birleştirip ortaya çıkmasıdır.

Son olarak sizinle bitirelim; ‘Shakespeare ‘tüm dünya bir sahnedir.’ demiş. Sizin bu dünyadaki rolünüz nedir?

Ürettiğim sanat yoluyla daha aşk dolu, daha eşitlikçi, daha özgürlükçü, daha uygar, daha çağdaş bir dünyada insanlığı değiştirmek için varım ve var olacağım.

Oğuz Kemal Özkan / KitaptanSanattan.com

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Facebook Comments