Polonya’dan Türkiye’ye Evrensel Bir Yolculuğun Sesi: ‘MONIKA BULANDA’

Monika Bulanda, nam-ı diğer ‘DAVULCU KIZ’. Polonyalı ressam, caz bateristi, perküsyonist, şarkı yazarı ve vokalist. Yaklaşık 9 yıldır Türkiye’de yaşıyor. 5 dil biliyor ve Türkçeyi ana dili gibi konuşuyor. Artık bizden biri olarak yaptığı işlerle uluslararası alanda ses getirmeye aday bir sanatçı. Bu sanat yolculuğunda, batı kökenli eğitim almış olsa da Anadolu’dan, Türk insanından besleniyor ve üretiyor. Uzun süre Kenan Doğulu ile çalıştı, Kazım Koyuncu‘dan, Aşık Veysel‘den okuyor, Anadolu’nun her türlü mozaiğini resimlerine ve müziğine aktarıyor. Bunu yaparken de tüm yalınlığı ve çıplaklığıyla ‘sistemi’ eleştirmekten geri kalmıyor. Evrensel değerlere yerel değerleri gözardı etmeden sahip çıkıyor.

Daha fazla uzatmadan evrensel bir sanatçı olma yolunda emin adımlarla ilerleyen Monika Bulanda‘nın zevkle okuyacağınız sanat yolculuğu ile sizi baş başa bırakalım.

Oğuz Kemal Özkan / KitaptanSanattan.com

Maceraperest birisisin. Kısaca Türkiye maceranın nasıl başladığını anlatır mısın?

2008‘de Amerikalı basçı Tony Jones‘un uluslararası projesi için davet edildim. Bu müzik projesi için ilk önce Bodrum‘a geldim. Proje beklediğimden daha uzun sürdü. Bu sürede tanıştığım kişiler İstanbul‘da olmam gerektiğini söylediler. Projeler bittikten sonra en son Alanya Caz Festivali‘nde çaldık. Organizasyon sorumluları ‘dönüş biletini nereye alalım?’ diye sordular. Ben de kafadan hemen İstanbul dedim ve İstanbul’a bavulumu aldım geldim.

Aslında İstanbul hakkında daha önce enteresan, mistik bir şehir olduğu gibi şeyler duyuyordum. Çocukluğumdan beri doğu müziğine karşı ilgim vardı. İstanbul’a biraz da bu duygularla geldim. Doğu müziğinin ne olduğunu görmek, ritimleri öğrenme fırsatını değerlendirip bu konuda da tecrübe kazanmak amacıyla da geldim aslında.

İlk geldiğim günlerde turist gibi Beyoğlu‘nda caz kulüplerine, barlara, konserlere gidip müzik ortamlarını öğrenmeye çalıştım. O dönemde insanlar iletişime, paylaşıma açıktı. İnsanlar müzisyen olduğumu öğrenince ilgi gösteriyordu. Zaman zaman bazı sahnelere çıkma fırsatı buldum. Bu arada Engin Gürkey‘in perküsyon atölyesine başladım ve onun projelerine dahil oldum ve konser teklifleri de gelmeye başladı. Bunlardan birisi Kenan Doğulu ekibinde bulunmam içindi ve İstanbul maceram bu şekilde sürmeye devam etti.

Türkiye’de resim yapmaya ve sergilere nasıl başladın?

Aslında resim yapmaya başladım diye bir şey yok. Çocukluğumdan beri başlayan sanatsal yolculuk bu. 11 yaşımda perküsyon-davul dersleri almaya başladım. Bir yandan hem okulda hem okul dışında resim-tiyatro derslerine gidiyordum. Ayrıca Polonya‘da galeriler de halka açıktı. Devlet destekliyordu. Galeriler de kurslar açıyordu. İspanyol lisesinde sanat eğitimi çok iyiydi. Orada müzik, tiyatro ve resim dersleri ciddi bir şekilde devam etti. Sahne çalışmaları ve sergiler o dönemde başlamıştı zaten. Sonra 15 yaşındayken Barcelona‘ya gitmiştim. Orada Picasso‘nun resimlerini görünce ‘ben ressam olmalıyım’ dedim kendi kendime.

Türkiye’de de müzik çalışmalarına devam ederken kendi kendime yağlı boya ve kara kalem resimler yapmaya devam ediyordum. Bu arada özgün bir teknik arayışındaydım. İstanbul’da şehrin canlılığı, kaosu beni her zaman etkiliyordu. New York’a konserler için gitmiştim. New York’ta İstanbul-New York arasında zihnimde multi-kültürel bağlar oluştu. Döndüğümde şu anda kullandığım teknik ortaya çıktı. Uzun süre bu tekniğe çalıştım ve bu teknik ile oluşturduğum işlerle sergiler başladı.

Bulunduğun, yaşadığın şehirlerden ve Türkiye’de ki kültürel ögelerden de etkilendiğini görüyoruz. Bu teknik bu şekilde mi ortaya çıktı?

Aslında bu teknik doğal, akışında ortaya çıkan bir teknik. Bu işleri sergilemeye başladıktan sonra izleyicilerden neye benzettikleri, neler hissettikleri şeklinde yorumlar gelmeye başladı. Ben de bu yorumlar üzerine düşündükçe aslında bu tekniğin küçük yaşlarda defterler üzerinde yaptığım resimlere benzediğini fark ettim. Sonra bir şey daha fark ettim; Hatay‘da mozaik müzesine gitmiştim ve bu tarz çalışmalara ondan sonra başlamıştım. Aynı zamanda camilerde de, Osmanlı eserlerinde de mozaik çok fazla kullanılan bir şey. Dolayısıyla bu tekniğin çocukluğumdan bu yana İstanbul’da yaşamaya başladığım süreç içerisinde kültürel-zihinsel etkilenmelerin sonucunda ortaya çıktığını anladım.

İşlerinde dünyayı yönetmek isteyen güç ve kontrol mekanizmalarına atıfta bulunuyorsun. Bu konuya ilgin nereden geliyor? Amacın nedir?

Sistemin nasıl işlediğini fark ettikçe, insanların ne için yaşadığını gördükçe hayal kırıklıkları başladı hayata karşı. Ve bu durum son dönem perspektif işlerime yansıdı. Aslında bu doğal bir şekilde yansıyor işlerime. Resimlerim hem kendimi tedavi süreci gibi hem de düşüncelerimi ifade biçimi olarak oluşuyor. Dolayısıyla bu süreçte ne o güçlere dokunmaktan korkuyorum ne de bu sistemin içinde yok olmaktan.

Bugüne kadar kaç kişisel ve karma sergin oldu? Sergilerine özel müzikler yaptığını da biliyoruz. Bu fikir nereden çıktı?

Türkiye’de iki kişisel sergim oldu ve yirmiden fazla karma sergiye katıldım. Müzikler de disiplinlerarası çalışmalarımla bağlantılı. Multicity isimli solo sergi sürecinde de o sergi konseptiyle ilgili bir müzik kendiliğinden ortaya çıkmıştı.

Kenan Doğulu ile çalıştın. Mabel Matiz ile aynı sahnede yer aldın. Bateristsin, perküsyon çalıyorsun. Kenan Doğulu ekibine nasıl katıldın? Ve sonra ki süreç nasıl gelişti? Bir röportajında Kenan Doğulu ile çalışmanın özgüven kattığını ve kendi projelerini üretebilmen için fikirler doğurduğunu söylemişsin. Albümler vs. bu şekilde mi ortaya çıktı?

Okuduğum okullar çok disiplinli ve sıkı eğitim verilen okullardı. O eğitim sonucunda ister istemez özgüven eksikliği oluşuyor ya da daha çok mütevazi olmak zorunda kalıyorsunuz. Ama müzik sektöründe böyle olduğunuzda işinizde başarılı olmanız zorlaşıyor. Kenan Doğulu ve ekibi çok profesyonel bir ekipti. O ortamda da ister istemez özgüveniniz gelişiyor ve kendinizi ifade etmeniz kolaylaşıyor ve de böyle olmak gerekiyor. Kenan Doğulu ile çalıştıktan sonra kendi projelerime, bireysel yaratım sürecime başlamak için o özgüveni buldum kendimde.

Bundan sonra ilk albümü çıkardım. 3 Adım Müzik plak şirketinden çıktı: ‘Forever I’ll Be Young’. Birçok video klipler çektim. Kişisel konserlerim oldu. Sergilerim başladı. Diğer taraftan da kendimi geliştirmeye devam ediyorum piyano gibi farklı enstrümanlarla da çalışarak.

“Kadınlar Matinesi” projesi ve albümünde de yer aldın. Bu albüm de yeni çıktı. Bu çalışma hakkında da biraz bilgi verir misin?

Bu çalışma çok farklı ve önemli bir proje. Sanatçı kimlikleriyle iyi kadın müzisyenlerin bir araya geldiği, Selen Gülün‘ün başlattığı bir proje. Ben de projeye onun davetiyle katıldım. “Kadınlar Matinesi” kadın dayanışmasının sonucu ortaya çıkan ve Türkiye’de kadın müzisyenlerin de iyi müzik yapabileceğini ortaya koyan bir albüm.

Türkiye’de hem plastik sanatlar hem müzik sektöründe sanat alanını nasıl değerlendiriyorsun? Profesyonel buluyor musun? Kadın olmanın zorluklarını yaşıyor musun?

Çok profesyonel diyemiyorum maalesef. Menajer eksikliği var. Standart bir çalışma ortamı ve sistem yok. Çalışma standartları ve kalite düşük. Her şeyi eleştiren ama kendi eksiklerini görmeyen ve kendini geliştirmeyen kişiler çoğunlukta. Türkiye’de hiçbir şey olmayıp bir şey olabiliyorsun ya da çok şey olup hiçbir şey olamayabiliyorsunuz. Kadın olmak bu açıdan da dezavantaj.

Tarlabaşı ile ilgili bir şarkı yazdın. Özkan Uğur ve Aşık Veysel’den de şarkılar söylüyorsun. Kendin de hem İngilizce hem İspanyolca hem de Türkçe şarkılar yazıyor, söylüyorsun. Birçok kültürden besleniyorsun. Bunun avantajları ya da zorlukları nelerdir?

Caz var, bateri var, perküsyon var, şarkı söylüyorum. Zorlukları açısından ‘İnsanlar bu kız aslında ne yapıyor?’ diye bakanlar çok var. Genelde insanlar ne yapmak istediğini bilmek istiyorlar belli kalıplar içerisinde. Aslında ben de bu anlamda kendimi ifade etmek açısından bir şeyler yapmak istiyorum. Resimde bunu başardım ama müzikte daha yapmam gereken şeyler var.

En beğendiğin Türk sanatçılar kim? Hem ressam olarak hem müzisyen?

Beğendiğim sanatçıları sadece yaptığı eserlerle değil sanatçı duruşu ile de değerlendiriyorum. Ressamlardan İsmet Doğan‘ı hem eserleriyle hem kişiliğiyle beğeniyorum. Komet‘i seviyorum. Onu sevmeyen zaten yok. Genç sanatçılardan Rafet Arslan var. Erol Eskici var. Metin Çelik‘in özellikle eserleri muhteşem. Bedri Baykam‘ı yaptığı işlerle ve sanatçı sorumluluğu tarafını beğeniyorum. Daha fazla isimlerle devam edebilirim. Türkiye’de gerçekten çok iyi ressamlar ve sanatçılar var. Onları destekleyip yurtdışındaki piyasalarda daha fazla göstermek gerekiyor.

Türk Halk Müziğini ve arabesk müziğini genel olarak beğeniyorum. Kibariye‘nin sesini seviyorum. Erkan Oğur‘u, Aydın Esen‘i ve Hüsnü Şenlendirici‘yi çok seviyorum. Bir de Şebnem Ferah var; dünya çapında kapasitesi olan biri.

Dünyadan etkilendiğin beğendiğin ressam ve müzisyenler?

Dhafer Youssef favorim. Eivind Aarset ve Nils Petter Molvaer. Bu isimleri dinlerken resimlerimi yapıyorum. Özellikle Dhafer Youssef’in müziğiyle saatlerce resim yapabiliyorum.

Francis Bacon en sevdiğim ressam. Klasikleri elbette severim.

Resim mi müzik mi öncelikli?

İkisi de! Baba ve anne gibi.. Ve hayat akışı içerisinde ikisi birlikte yürüyor zaten. Günümüzde zaten her şey disiplinlerarası olunca ilgi çekiyor, zenginleşiyor ve başarılı oluyor.

Son olarak Türkiye’de sanat hayatında hedefin nedir?

Türkiye’de bir noktaya geliyorsunuz ama o noktayı geçmek zor. Günümüzde sanatçı sayısı da rekabet de çok fazla. Türkiye’de uluslararası sanatçı sayısının azlığı da dünya çapında sanatçı olmayı zorlaştırıyor. Aslında bu Türkiye ile alakalı da bir şey değil. New York ve Londra gibi merkezlerden yönetilen, her şeyin yönlendirildiği bir dünyada yaşıyoruz. Sanat her yerde tüketimin parçası oldu. Bir taraftan iyi iş üretmek bir taraftan galerilerinin ilgisini çekmeye çalışmak baskı oluşturuyor ve sanatçıların kafası çok etkileniyor. Yani ‘sanat üretmek’ iyice zorlaşıyor. Bazen hedef koymak iyi değil. İnançlı, naif ve idealist şekilde üretmek sanırım en iyisi. Bu yüzden burada en güzel yol çalışmak ve kendini geliştirmek. Bu doğrultuda zor da olsa uluslararası anlamda da önemli işler üretmek istiyorum.

Bu güzel ve samimi sohbet için teşekkür ediyorum, sanat hayatında başarılar diliyorum.

Ben teşekkür ederim.

Oğuz Kemal Özkan / KitaptanSanattan.com

BU HABERLERİ OKUDUNUZ MU?

Facebook Comments