Bu sergide siz de bir ‘Ah!’ çekeceksiniz!

ADASANAT, küratörlüklerini Gogo Smili ve Taner Güven’in üstlendiği, konsepti Emre Zeytinoğlu’na ait olan Türkiye ve Yunanistan’dan sanatçıların katılımıyla gerçekleşen “Ah!” başlıklı sergiye ev sahipliği yapıyor.

Nikos Kazancakis’in “El Greko’ya Mektuplar” kitabında, bir rahip ile bir dervişin konuşmasından alınmış bir bölüm üzerine oluşturulan konu, “Ah!”ünleminin geniş anlamını öne çıkartıyor ve söz konusu ünlemin hem Türkiye’de hem de Yunanistan’da benzer biçimdeki kullanımlarına dikkat çekiyor. Öte yandan şair Yorgo Seferis’in “Benim kaygım, en doğru, en kesin anlamı elde etmektir, benim için o ‘Ah’ yeter de artar bile; hiçbir zaman o ünlemi süslemeye kalkışmam” cümlesini içeren bir metin de sergideki sanatçılara esin kaynağı oluyor.

Sergide Yunanistan’dan Christos Pallantzasv, Panos Charalampous, Michalis Madenis, Gogo Smili, Afroditi Liti, George Stamatakis, Panos Mattheou, Türkiye’den ise Buket Güreli, Süreyya Acar, Hakan Gürsoytrak, Memet Güreli, Temür Köran, Taner Güven, Eyüp Öz, Selçuk Fergökçe, Yonca Saraçoğlu, A. Cem Şahin yer alıyor.

Sergiyi 16 Haziran 2019 tarihine kadar ziyaret edebilirsiniz.

ADASANAT
İstiklal Caddesi, Aznavur Pasajı No: 108, Kat:9
Galatasaray, Beyoğlu – İstanbul

Giriş ücretsizdir.

Serginin konseptini hazırlayan Emre Zeytinoğlu temayı şöyle anlatıyor:
”Dilin biraz da olsa bir iletişim gücü kalmışsa, yani hissettiğimiz bir şeyi karşımızdaki kişiye aynen anlatabilmemizi sağlayan bir sözcük varsa, o sözcük “ah” sözcüğüdür. Dilin tüm sözcüklerinin, tüm seslerinin, tüm yapısal niteliğinin, tüm işaret sistemlerinin bir bileşkesi varsa, işte o “ah” sözcüğüdür.
Ali Püsküllüoğlu’nun “Türkçe Sözlüğü”nde “ah” sözcüğünü açıklayan tümceler şöyle sıralanıyor: ah: ünlem. 1. kullanıldığı yere ve kullanılırken sesin aldığı tona göre sevgi, beğenme, hoşlanma, özlem, şaşma, pişmanlık, acı gibi duyguları dile getirir. /… 2. vücudun herhangi bir yerinde ağrı, acı duyulduğunda söylenir. /… 3. ilenç.
İnsanlar hangi dilde konuşuyorlarsa konuşsunlar, bu sözcüğü kullanmadan edemiyorlar. Çünkü “ah”, insanın anlatmak isteyip de tam olarak ifade edemediği her şeyin yerine geçen bir ünlem. Çünkü “ah”, insanın düşünmekten yorulup da o zihinsel yoğunluğunu bir çırpıda özetleyebileceği bir ünlem. Çünkü “ah”, acı çeken insanın bedensel ıstırabını dışa vurabileceği bir ünlem.
“Ah” sözcüğü gramerde bir ünlem olarak yer almasına rağmen, sanki “ifade edilemeyen” her şeyin yerine geçen bir “ad” gibi de kullanılıyor. Anlatılacak hissin ya da durumun, sözcüklerde bir karşılığı bulunamıyorsa, “ah” sözcüğü imdada yetişiyor.
Öyle ki, “ah” sözcüğü sanki kendi başına bir şiirin gücünü içinde taşıyor. Nikos Kazancakis’in o harika kitabı “El Greko’ya Mektuplar”da, Hıristiyan rahip ile Müslüman dervişin konuşması, bize “ah” sözcüğünün derinliğini çok iyi anlatıyor:

Rahip sordu:
-Tanrıya ne isim verirsiniz hocaefendi?
Derviş cevap verdi:
-Onun adı yoktur; Tanrı isimlere sığmaz. İsim hapistir, Tanrıysa özgürdür.
Rahip ısrar etti:
-Ama ona seslenmeniz gerektiğinde, yani zorunlu olduğu zaman, onu nasıl çağıracaksınız?
Derviş başını eğdi, düşündü, sonunda ağzını açtı:
-Ah! Diye cevap verdi. Allah değil, “Ah!” diye çağırırım.
Rahip irkildi:
-Hakkı var… diye mırıldandı.

Şair Paul Valéry’ye göre de şiir denilen şey “ah” ünleminin üzerine inşa edilmiştir ve lirizmin temeline “ah” yerleşmiştir. Eğer bir şiir sözcüklere sahip olacaksa, işte o sözcükler “ah” ünlemini ortaya çıkartmak için kullanılmalıdır.
Aynı şeyi şair Yorgo Seferis de söylüyordu. O da Valéry gibi, “benim için o ‘Ah’ yeter de artar bile; hiçbir zaman o ünlemi süslemeye kalkışmam” diyordu. Seferis’in niyeti şiiri, Yunanlı şairlerin pek meraklı olduğu belagat alışkanlığından kurtarmaktı. O, kendi diline bir “renk” getirmek ya da özgün bir üslup yaratmak isteğinde değildi; okurlarına bir şeyler öğretmek, bir şeyler empoze etmek de istemiyordu: “Benim kaygım, en doğru, en kesin anlamı elde etmektir” diye yazmıştı; insanların ifade edebileceği en doğru ve en kesin anlam ise “ah” ünleminden başka bir şey olamazdı.
Tehmina Milani, Samet Behrengi’nin bir öyküsünden esinlenerek, 1991 yılında “Efsane-i Ah” (“Ah Efsanesi”) filmini çekmişti. Burada, insanın kendi içine doğru çıktığı bir yolculuk anlatılıyordu. İnsanın kendi ruhu ile karşılaştığı o “an”ın sözcüğüydü “ah”… Yani Kazancakis’in romanında, dervişin Tanrı’yı tanımlarken kullandığı “ah”a benzer bir şeydi.
Dünyanın hemen her yerinden, farklı zamanlarda aynı sesin yükseldiğini duyabilirsiniz. İnsanlar çok çeşitli diller konuşsa da, ses aynıdır: “Ah!”
Yükselen “ah” sesi, herhangi bir coğrafyada ve o anda ne anlama gelir; bu sözcükteki anlamlardan hangisini işaret eder? Sevgiyi mi, beğenmeyi mi, hoşlanmayı mı, özlemi mi, şaşmayı mı, pişmanlığı mı, acıyı mı, ağrıyı mı, Tanrı’yı mı, insanın kendi ruhunu mu, yoksa bir ilenci mi?
O “ah”, belki derinlerde yaralanmış bir yaşamı ve o yaralayanlara karşı edinilmiş bir iradeyi, belki derinlerde bir ruh açılmasını ve insanın kendisini sonsuzluğa bırakışını ya da belki bedeni ile olan yaşamsal ilişkisini barındırır.
“Ah” yalnızca “ah”tır işte; Seferis’in dediği gibi, o kendi başına bir şiirdir ve onu süslemek gerekmez.”

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Facebook Comments