BİR SANATÇI BİR ESERSANATTAN

‘1 Sanatçı 1 Eser’ : Gülhan “Veba Busesi”

Sanatçı Gülhan’ın salgından çok kısa bir süre önce yapmaya başladığı “Veba Busesi” resmi, kendi deyimiyle bir pandemik rastlantı sonucu Covid-19 karantinasında tamamlandı.

Çalışmalarını İstanbul Büyükada’da sürdüren ve yapıtlarında düşünsel çıkış noktası “insana dair evrensellik” olan sanatçı Gülhan’ın genel olarak ilgi odağında, matematik, irrasyonel kavramlar, semboller ve paradokslar var.

Soyut-dışavurumcu bir sanatçı olarak dikkat çeken Gülhan, ‘1 Sanatçı 1 Eser’ bölümümüzde sanatseverlerle paylaştığı “Veba Busesi” adlı eserini şu şekilde anlatıyor:
“Resmi yapmaya, Covid 19 Salgınından çok kısa bir süre önce başlamıştım. Hikayesi ise bir yılbaşında Bükreş sokaklarında başladı. Bir kent kapısının önündeydik. Rehberimiz Avrupa’daki kentlerin yapısını anlatmaya başladı: “Burası, … Kapısı. Avrupa şehirleri bir çember halinde oluşur ve bu çemberleri birbirinden ayıran kapılar olur. En içteki çemberde en varlıklı, elit kesim oturur. Veba salgını başladığı zaman şehir merkezine giden bu kapılar kapatılmış. En içteki alanda yaşayan elit kesim böylece hastalıktan korunmuştur. Şehir merkezi dışında kalan köylü, yoksul kesim vebadan kırılmıştır. Böylece Avrupa’da şehirli, elit, kültürlü kesim ayakta kalmıştır.” deyiverdi.. ! 
O çok hayran olunan Avrupa, o kültür, cesetlerin üzerinde yükseliyormuş meğer. 
Bu yılbaşı gezisine çıktığım sırada, “cinayetler” konusunu işleyen resimler yapıyordum. Bir çok alt başlığın arasında “salgın hastalıklar” da bulunuyordu. 
Salgın hastalıklarda ölen insanların öldürüldüğünü ve bu ölümlerin birer cinayet olduğunu öne sürüyordum. Salgın hastalıklar başlığı için de veba salgınını işlemeye karar vermiştim. 
Yaptığım bu gezi, rehberin anlattıkları resmi nasıl yapacağım konusunda bana bir öngörü vermiş oluyordu. 
Kapılar. Halkalar halinde kurulan kentler. 
O zaman yapacağım resimde Avrupa’nın kent merkezi halkalarını, duvarlarını, kapılarını sembol olarak kullanmaya karar verdim. 
Şimdiye kadar duymadığım bir hikayeydi bu. Aslını araştırmam gerekti. Gerçekten de anlatıldığı gibi olmuş, en iç halkada yaşayanlar en az zarar görenler olmuştu. Derebeylerinin halk sağlığı üzerinde bir sorumlulukları olmadığı gibi böyle bir fikirleri de yoktu gerçekten. Sadece kendilerini düşünmüş ve kendilerini kurtarmayı hedeflemişlerdi. 
Avrupa şehir yapısı, yönetimleri, derebeylikler, aristokrasi her şeyden öte merkezi bir sağlık sisteminin olmaması böyle bir sonun oluşumuna neden olmuştu. Sosyal olarak ve ekonomik olarak güçlü olanlar, sağlık imkanı olanlar kurtulabildi. Yoksul ve cahil kesim, karantinayı uygulayamayan pek çok insan öldü kara veba zamanı. 
Tıpkı bizim de bugünlerde yaşamakta olduğumuz bu pandemide de olduğu gibi zor karantinalar oluşmuş, insanlar kendilerini kendileri korumak zorunda kalmıştı.
Bu bilgilere ulaştım ve ardından resme başladım. Tam da o dönemde, Çin’de ağır bir grip vakasının olduğu söylentileri duyulmaya başlamıştı. Olayın ciddiyetini tam olarak  bilemediğimiz  günlerdeydik ve ben veba ile ilgili kaynak araştırmasına girişmiştim. 
Veba zamanında yazılan Decameron Öyküleri’ne ulaşmam zor olmadı. 
Decameron 10 bölüm olarak yazılmış on öyküden oluşuyor. Toplamda yüz öykü var:
Dönemin yazı dili olan Latinceyi kullanmak yerine Giovanni Boccaccio (1313-1375) kitabı halk dili olan İtalyanca ile yazmıştır. Böylece İtalyancanın bir yazı dili olarak kullanabilmesi ve gelişmesi yönünde rol oynayan büyük etkenlerdendir. O nedenle orijinal, İtalyanca aslını bulmaya çalıştım. Arkadaşlarım yardımcı oldular ve eser bulundu. 
1348 yılında Avrupa’da büyük bir veba salgını olur.  G. Boccaccio, salgın boyunca tanık olduğu olaylardan etkilenir. 1348 de başlayıp 1351 de bitirdiği Decameron’da salgın günlerinin Floransa’sını ele alır.
Kitapta, veba zamanı 7 genç kadın ve üç erkek bir araya geliyorlar. On gün boyunca hiç dışarı çıkmıyorlar. Bir tür karantina yani. Herkes, her gün 10 hikaye anlatıyor. 
Bu gençler, gönüllerince yaşayarak gülüp eğlenmek, aklın sınırları dışına taşmayan zevkler tadabilmek amacıyla önce Fiesole dolaylarında bir evde, sonra bir şatoda konaklar. Her gün, Cuma ve Cumartesi dışında, öğleden sonra bir öykü anlatılır. Öykünün konusunu, o gün kim kral ya da kraliçe olduysa o belirler. 
Birinci ve dokuzuncu günde ise herkes dilediği öyküyü anlatır. Böylece yüz öykü anlatılmış olur.
Decameron’un orjinalinde her bölümün bir de özeti var. Türkçe ve İngilizce metinlerde bu özetler bulunmuyor. 
Adanın fotokopisiz, yazıcısız zor şartlarında, orjinal metindeki bu on özetin çıktısını aldım. Sonrası, işçilik. 
Önce tuvalin ilk astarlarını attım. Labirent gibi duvarları ve kapıları çizdim tuvale. Toprak boyalardan yaptığım dokulu boyayı uyguladım. 
Sonra Decameron’un on bölümünün özet öykülerini içeren baskı kağıtlarını çay-kahve ve akrilikle boyayarak onları ateşte pişirip kolaja uygun hale getirdim. Duvar kağıdı yapıştırıcısı ile astarı atılmış tuvale kolajladım ve kat kat boyadım. 
Kara vebayı sembolize etmek için kara lekeler kullandım. Onları katranla boyadım. Ayrıca veba zamanı kullanılan ilk maskenin çizimini de tuvalin merkezine oturtarak dengeyi sağladım.
17. yüzyılda doktorlar  tarafından salgında kulllanılan bu maske gözlüklü, gagalı, kuşa benzer bir maskeydi. 
Bir sanat işçisi olarak Şubatta başladığım resmi Nisanda bitirdim.
4 yüzyıl sonra, kara veba resmi için çalışırken, pandemik rastlantı (!) sonucu ben de covid 19 genel karantinasındaydım.”

Gülhan Kimdir?

23 Eylül 1964‘de Sakarya’da doğdu.
1983 yılından bu yana ürettiği tüm yapıtlarındaki düşünsel çıkış noktası “Evrenselliktir”; özellikle insana dair evrenselliği işler.
120 Civarında Sergi (25’i Kişisel) pek çok Yerleştirme, Performans, Workshop, Festival, Çalıştay, Etkinlik  ve Sanat Fuarlarına katıldı.
Çalışmalarını İstanbul Büyükada’da sürdürmektedir.

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

BU HABERLER DE İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı