Beksultan OğuzKÖŞE YAZILARI

Açık Masa’da Forum Duvara Karşı – Beksultan Oğuz yazdı…

İKSV’nin Defne Ayas’a yönelik tutumunun ortaya çıkması, sanat dünyasında “sanatın kurumsallaşması” üzerine tartışmaları alevlendirdi. Ama hayır, bu yazının konusu tam olarak bu değil. Bu konu üzerinden sanat alanının daha içerisinden sorunlara işaret ettiğini düşündüğüm Açık Masa’nın oturumu hakkında…

Açık Masa’nın Feshane’de düzenlediği “Açık Ayna: Türkiye’de Sanatın Kurumsallığı ve Sanatın Sessizliği” başlıklı ikinci oturumunun ilk bir buçuk saatine katılabildim. “Oturum” sözcüğü yerine “forum”u kullanmanın daha doğru olacağını düşünüyorum. Çünkü Açık Masa için de amaç bunu bir foruma dönüştürmekti. Forum düzenlemenin de 1960’lara dayanan, dönüştürücü etkilere sahip bir geleneği bulunuyor. (merak edenler yazdığım tezin 116. sayfasından itibaren okuyabilir. Canım çıktı yazana kadar, bakın da bir işe yarasın).

İşte bu geleneği Gezi’de de deneyimlemiştik. Forumlar, düzenlendiği mekânın sınırları içinde kalmıyor. Üzerine yazılıyor, çiziliyor, iş üretiliyor. Dönüştürücü özelliği de buradan geliyor. Yazı yazmaktan hiç hoşlanmasam da aklımda kalan başlıkları aktarma sorumluluğu hissediyorum (“aklımda kalan” diyorum, çünkü ne not almışım, ne ses kaydı). Foruma geçmeden önce bilmeyenler için “Açık Masa nedir?” bir bakalım.

Açık Masa üç sanatçıdan oluşuyor; Mürüvvet Türkyılmaz, Deniz M. Örnek ve Rafet Arslan. Kendi ifadeleriyle Açık Masa şu:

“2000 yılından bu yana, belli aralıklarla sanatçıların ve farklı disiplinlerden kişilerin farklı mekânlara davet edildiği, gezgin bir buluşma ve diyalog masası… İlk olarak Apartman Projesi’nde, daha sonra Platform Garanti Güncel Sanat Merkezi’nde ve Depo İstanbul’da ve yakın dönemde ise İzmir Darağaç Sanat Mekânı’nda sanatçılar ve farklı disiplinlerden katılımcılarla gerçekleştirdiği buluşmalar… Bunlar son dönemde Açık Masa inisiyatif grubu olarak tanımlanıyor. Ayrıca, Mürüvvet Türkyılmaz tarafından hazırlanan ve sunulan Açık Masa-Misafir Sanatçı Programı başlığı ile (…) sanatçıları ve sanat bileşenlerinden kişileri Açık Radyo’ya misafir etti.”

Foruma dönecek olursak; konuşma davetli Sanat tarihçi, yazar ve akademisyen Osman Erden ile başladı. Erden, neoliberal politikalardan, gelişmiş ülkelerdeki sermayenin gücünden söz etti ve Türkiye’de sanat kurumlarının maça bir-sıfır yenik başladığını vurguladı. Türkiye’de sermayenin devlete olan bağımlılığının, sanat kurumlarında sürekli bir ince/kaba ayar çekilmesine neden olduğunu anlattı. İstanbul Modern’de, halk gününün saat aralığının daraltıldığına dikkat çekti. Bu belki onca sorun arasında küçük bir ayrıntı gibi görünebilir. Burada Erden’in vurguladığı nokta, sanat kurumlarındaki “halk günü kazanımı”nın 1970’lerde bir sanatçı grubunun (bir grup ismi verdi ama hiç hatırlamıyorum) girişimi sonucu gerçekleştiği, ama kazanılan bu hakkın geri alınmasıydı.

Forumda bahsi geçen sanat kurumlarının, büyük sermayeye ait olduğunu belirtmek gerek. Erden’in ardından, akademisyen ve yazar Ahmet Ergenç söz aldı. Sanat kurumu çalışanlarının sınıfsal farkından, bu yüzden de o ortamın rahatsız ediciliğinden konu açtı. Erden ise araya girerek, “çoğu, en küçük işlerden başlıyor” diye müdahale etti ve Defne Ayas’ın işe festivallerde yer göstericilikle başladığını belirtti. Ergenç’in açtığı konu genişleyebilirdi, ama üst sınıfın default (iyi okullarda okumak, çok iyi derecede İngilizce bilmek gibi) özelliklerine takılı kaldı ve konu çabuk kapandı.

Sanat kurumlarının çalışanları arasında “o sınıf”tan olmayan, ama kendini geliştirmiş, kendi gibi olmayanla da ilişki kurma becerisine sahip kişiler yok mu? Buradaki sınıfsal farkı yaratan çalışanlar mı, yoksa sanat kurumunun o çalışanlara yönelik tutumu mu? Sınıfsal farkın ortaya çıktığı nokta, “Aman Ali Rıza bey, tadımız kaçmasın” diye kendi politikasına ayak uyduramayan herkesi harcayacak olan, yine sanat kurumunun politikası değil mi? Bu politikaya uyulmadığında, sanatçının, küratörün, kendi çalışanının sesini kısan yine aynı kurum değil mi?

“Kızz Zerrin ezik miyiz biz? Üstümüze mi basıyorlar?” demeden önce, sanat alanının sadece büyük sermayeye ait kurumlardan oluşmadığını hatırlamakta da fayda var. Küçük ya da büyük sermaye kurumu fark etmez, öncelikli olarak bunların tümünün, sanatçının üretimine ihtiyaçları olduğunun da hatırlanmasında fayda var. Sanatçının duruşu ön plana çıkıyor bu durumda. Bu konuyu, iki şey daha anlatıp bağlayacağım.

Genç bir katılımcı tüm iyi niyetiyle “daha güçlü olmak” için sessizce ilerlemek (burada sanat kurumlarını kastediyor), içerden ele geçirmek gibi bir öneride bulundu. Genç katılımcıya, akademisyen, sanatçı Evrim Kavcar, “hayır, sesimizi daha çok yükseltmeliyiz, daha çok diyalog, daha çok iletişim gerek” diye sanatın raconunu anlattı. Bir de sanat gruplarının kendi aralarındaki kopukluğundan bahsedildi. O arada akademisyen, sanatçı Burak Delier, insanların birbirini sevmek zorunda olmadığını, yapılan işin ahlâkına uygun bir tavır geliştirmek zorunda olduğunu vurguladı.

Şimdi bu iki konuyu açarsak, kafamdaki asıl soru “daha çok iletişim nasıl olacak?” diye değil; “neden bu zamana kadar iletişim kopukluğu yaşadık?” diye öne çıkıyor. Ve bu kopukluğun bir tavır geliştirme/geliştirememe ile ilişkisi nedir?

Bana kalırsa iletişim kopukluğu, kapitalist sistemin insana daima “özel ol, en iyisini sen yap, ayrıcalıklı, biricik ol!” diye seslenen tuzağına gönüllü düşülen, bilinçli bir tercih. Sanatçının görünürlüğünün mevcut ilişkiler ağı çerçevesinde arttığı yadsınamaz. Dolayısıyla sanatçı, idealize ettiği her ne ise, kendini ona yaklaştıracak tercihlerde buluyor. Ait olmak istediği grubun davranış biçimlerine, görüntüsüne bürünüyor. Bir gruba ait olmakta sorun olduğunu düşünmüyorum. Burada sorun, sanat emekçisinin bir soruna işaret ettiğinde karşılaştığı tepkisizlik değil mi? Eleştirdiğimiz iktidarın yöntemi ile paralellik taşıyan, kendinden olmayanın sesini duymazdan gelme hali değil mi? Bu noktada kültür sanat alanının daha da güçsüzleşmemesi için Delier’in vurguladığı işin ahlâkına uygun bir tavır geliştirmek zorundayız.

Tam da bu yazıyı yazarken, “Kültür-Sanat alanında ayrımcılığa karşı eyleme geçme çağrısı” başlıklı, imzasız bir metin düştü sosyal medyaya. Bu kez de aklımda, “bu bildiriyi hazırlayanlar acaba Açık Masa ile diyaloğa geçmiş midir?” diye başka bir soru belirdi (çünkü bu forum 23 ağustosta, yani bildirinin öncesinde düzenlenmişti). “Hepimiz aynı şeyden rahatsızız, o halde eklemek istediğiniz bir şey var mı?” diye sorulmuş mudur Açık Masa’ya?

Yoksa Açık Masa forumda yer alan konuşmacılar, duvara karşı mı konuşuyor?

Beksultan Oğuz

Açık Masa | Bildiri

Çoktandır ciddi bir kültürel erozyon ve kriz ortamındayız. Son aylarda büyük kurumlardan ard arda skandal vari haberlerle karşılaşmaktayız. Bunun son örneği Bienal üzerinden İKSV oldu.

İKSV’nin kamu yararına dönük, özel danışma kurulu dahil şirket gibi yönetilen özel nitelikli vakıf yapısı ve dahil olduğu küresel ağ göz önüne alındığında, kendi kararlarını alıp, varsa sanat kamuoyunun tepki ve itirazlarını nadiren umursayan tutumunun devam etmesi, ne yazıktı ki artık şaşırtmıyor .

Kurulduğu yılların çoraklığında, toplumsal ihtiyacı karşılama iddiası ile kültür sanat ortamına yön veren ve yıllar içinde farklı disiplinlere genişlemesi ile gerek devlete gerek hükümetlere hassasiyet geliştirmesi yanında, kurumsal sağlığı açısından tasarruflara sahip olması, bizimkisi gibi demokrasisi az gelişmiş ülkeler bağlamında tarihsel, küresel bir norm’a işaret etmektedir.

Zira aralarındaki ince oyun, birbirinin ayağına basmamaya dayanmaktadır.

İKSV’nin yönetimindeki sermaye sahipleri açısından; kendilerine bırakılan/ bahşedilen alanda o ince oyunu oynamak ; Demokrasisi az gelişmiş yarı otoriter rejimler özelinde, ülkenin dışarıya dönük yüzü olma görevini taşımayı, içeride ve dışarıda kişisel , kurumsal prestij edinmeyi sağlamıştır.

Hitap ettiği, kültürel gelişmişliğe kendini açmış görece dar toplum kesimleri için nefes borusu işlevi taşıyan kurum, günümüze gelindiğinde ; internet ve iletişimin geniş kesimlerce devrimsel kullanımı ile işlevini kaybetmeye başlasa da, yönettiği etkinliklerin niteliği yüzünden toplum kesimlerine dönük etik sorumluluğu halen devam etmektedir . Burada bahsedilen, devletin, sürdürülebilir gerçekçi kültür politikaları üretmekten, kültür sanat aktörlerini ayırd etmeksizin desteklemekten kaçınması yanında tabiri caiz ise çocukça saiklerle tarihsel yüzleşmelerden kaçınması, itibarı koruma gayreti ve bunun oluşturduğu dolaylı baskı ile şeffaflığı ötelerken, toplumsal otosansür mekanizmasını çalıştırmaktadır.

Bu olgu, tek başına tüm özgürlük alanlarına müdahale etmektedir.

Bu açıdan bakıldığında İKSV özelinde anormal bir durum yoktur.

Problemin özü değişmedikçe, herhangi gerçekçi bir yaklaşımı düşünmek , görüşmek , tasarlamak , uygulamaya koymak veya beklentisine girmek , ezber bir hayali kurmaktan öte değildir.

Bu perspektiften bakıldığında, farklı hayalleri, kurumsal boyutta gerçek kılmak, alandaki deneyimler, refleksler ve diyalog ile olabilir.

Belki de tüm ezberleri bozmanın ve güvenli alanlardan çıkmanın vakti geldi. Zira, sanat emekçileri, güvensizliği, zaten her boyutuyla yaşayarak, üretiyorlar.

Açık Masa
Deniz M. Örnek, Mürüvvet Türkyılmaz, Rafet Arslan

Umut Çiçeği – Etingü Dönmez Durgun yazdı…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu