KÖŞE YAZILARI

Gökkuşağı Meleği Veya Kendilik Anıtı – Mahmut Wenda Koyuncu yazdı…

Geçen yüzyılın Marxist filozofu Benjamin, bin marka bir eser satın alıp masasına koymuştu. Bu, Paul Klee’nin Angelus Novus (Yeni Melek) adlı eseriydi. Sonra, Benjamin’in sonu bir trajediyle (intihar) bitecek bütün entelektüel ve yaşamsal serüveninin de temel esin kaynaklarından biri olacaktı bu Angelus Novus. Benjamin’in Modernizm’i kritik ettiği bütün düşünsel uğraklarda, misal; estetik, etik ve politik analizlerinin hemen hemen hepsinde Paul Klee’den aldığı eserin gölgesi dolaşacaktı. Tarih Tezleri’nde de ifade ettiği gibi, bir metafor olarak Angelus Novus, ilerlemenin rüzgarına kapılmış ama gözü hep geçmişte veya arkada kalan yıkıntıları ve trajedileri onaramamanın çaresizliği ile mukim bir varlık olarak kalmıştı. Şimdi, zamana ilerlemeci bakmazsak veya zamanı bir harita ya da köksapsal tekillikler kümesi olarak düşünmeye çalışırsak eğer hem Benjamin hem Angelus Novus’ın esinlediği bütün duygulanımlar ve düşünceler yanı başımızda bize gülümsüyor diyebiliriz. Ve hatta bizden bir şeyler bekliyordur geçmişte bıraktığımızı düşündüklerimiz. Yani tam da ezoterik bakışı önemseyen filozof gibi düşünürsek; zamanlar arası bu sıçrayış, kümeleniş veya transfer bizi başka bir esere, ona anıt demeyi tercih ediyorum, Jale İris Gökçe’nin 2012-2013 yılında yaptığı Angel Rainbow’una (Gökkuşağı Meleği) getiriyor.

Kırılgan, cisimsiz ve geçirgen bir anıt Angel Rainbow. Tuale veya kağıda değil cama işlenmiş. Eserin arkasına geçildiğinde yine Şeffaf ve sert bir madde olan camın bir görünüp kaybolan, ulaşılması imkansız bir imge-varlığın nesnesine yaslanıyor. Umut taşıyor, bakışı celp etmeye çalışıyor kısa bir süreliğine de olsa. Tıpkı Angelus Novus’un çaresiz ama dehşet dolu gözlerle felaketlere bakan meleği gibi. Yedi rengin yedi cam levha üzerine ritmik bir şekilde alt alta dizilişi ile bir gövdeye ulaşıyor Gökkuşağı Meleği. Aslında gövdesiz/cisimsiz ve görünmez iki varlığın birliğinden bir bedene dönüşme cüreti gösteriyor da denebilir. Melek ve Işık. Meleğin kendisi de ışıktan veya nurdan oluştuğu iddia edilir teolojik diskurda. Biri soyut diğeri somut diyebileceğimiz, aynı kaynaktan beslenen iki varlığın bir cisme dönüşmesiyle karşı karşıyayız. Veya aynı kaynağın farklı varoluş biçimleriyle. Renk olmayanın (güneş ışığının) su damlacıklarına çarpıp, kırılıp bir renk tayfına dönüşmesi sonucu oluşan Yunan tanrıçası İris’in sembolü gökkuşağı ve de melek.

Sanatçının da isminden mülhem İris, bir haberci. Antik Yunan’da insanlara mutlu haberleri vermekle görevli tanrıça. Ya da aktüel, teolojik yaklaşımla melek denebilir İris’e. Eser adeta bir sır saklıyor ve bizi Kabalacıların matrislerine götürüyor. Sözcükler, semboller ve şeylerin gizil anlamları arasında dolaştırmak ister gibi.

Yedi (7) rakamının tarihsel, kültürel, dini veya psikolojik manada çok sayıdaki sembolik anlamını hesaba katmasak bile, sanatçı isimlendirmeler ve sembolleştirmeler arasında bizi bir anlam labirentine sokuyor. Dolayısıyla kendi anlam dizgesini oluşturarak konuşan ezoterik bir anıt oraya çıkıyor ve bir şey anlatıyor. Renklerine, şeffaflığına, kendinden emin net ölçülerine, pürüzsüz ve dengeli yüzeyine bakıyorum. Ancak bir örtü var üstünde ve bir şeyleri gizliyor sanki! Bir çağrı veya mesaj mı bu? Yoksa bir uyarı mı? Nedir bu yedi rengin albenisine çekerken bizi, bir uyarı ile mesafelendiren şey? Eser etrafında dolaşmamızı ve gizlediklerini keşfetmemizi talep ediyor ve bu mesafelendirmeyi bizzat kendi yaratarak sözünü söylemeye çalışıyor. Anlamın dolambaçlı ve çok başlı patikalarından bir hakikat eşiğine sürüklemek istiyor. Sabırsızlık veya yedi ölümcül günahtan açgözlülük ve oburlukla; hemen elde etmek, anında tatmine ulaşmak isteyen bir ruh haline mesafeleniyor. İkazını da yine eserin ismine ilinen bir başka sözcükle sağlamaya çalışıyor: self. Yani kendi.

Kelam ve İzah

Self, akla kendilik etiğini düşürüyor. Kendilik Etiği, Foucault’dan Antik Yunan’a Nietzsche’den kırılarak gelen bir soykütüğe sahip. Gökkuşağı meleğinin veya tanrıçasının mutlu haberler ulaştırmasının koşulu böylece etiğe bağlı bir hale geliyor. İnsanın kendisiyle kurduğu ilişki ya da tutum ve davranışlarımızın ahlaki öznesi olabilmemiz kendilik’le bağlanabilir oluyor. Edimlerimiz üzerine düşünmek ve bize dayatılan ahlaki öğretilere karşı aldığımız tavırlar bizi kendi etiğimize götürüyor. Kendi üzerimize çalışmamızı gerektiren bir durum bu. Gökkuşağı meleği ile buluşabilmemizin yolu biraz buradan geçiyor gibi. ’Tek şey gerekiyor: Birinin kişiliğine bir “biçim” vermesi. Büyük az görülen bir sanat! Bunu ancak kendi doğasının bütün gücünü, güçsüzlüğünü araştıran, sonra bunların her birini, bir sanat olarak görünecek biçimde, gerekçelendirmiş olarak sanatsal bir plan içinde yerli yerine koyanlar yapabilir”1 derken Nietzsche yaşamdan bir sanat çıkarmanın gereğinden bahsediyordu. Gökkuşağına ulaşma imkanı belki de burada yani bizle, kendilikle alakalı bir durumu işaret ediyor böylece. Kulak kabartmak gerekiyor anıta. Kendilik anıtı da denebilir.

Eski inanışların birinde gökkuşağının sonunda bulunması gereken bir altın küpünün varlığından bahsedilir. Ve yedi renk, insan bilincinin aşamalarını sembolize eder. Bir biçimden başka bir biçime geçmenin ve nihayetinde bizi asıl benliğimiz ile buluşturacak bir köprü olarak tasvir edilir gökkuşağı. Altın küpü kaybettiğimiz ve bulmamız gereken hazinenin saklı olduğu yerdir gökkuşağı.

Gözümüzü kaldırıp gökkuşağına bakmaya zaman yok. Acelecilik ve aç gözlülüğün yarattığı körlük… Benjamin’in Tarih Meleği, aciliyeti görmüştü ama aceleciliği değil. İlerlemenin, bir göz kusuru olduğunu tespit etmişti. Denebilir ki, kendi yaşamlarımızdan bir eser çıkarmanın meşakkatli ve dikenli yollarıyla yüzleşmeye hazır olup olmadığımızı soruyor ışıl ışıl parıldayan Angel Rainbow.

Melekler hassas varlıklar; ürkütülebilir, kaçırılabilir hoyratlık ve açgözlülük karşısında. İyi haberler bizden saklanıp gizlenmiştir. İris bir kuytuda belirip yok olmuştur. Yakınlaşmak ve kulak kabartmak gerek. Bir şey fısıldıyor: Erozyon ve Utanç. Sosyal, ahlakî, ruhsal, zihinsel…

Kefaretin sonsuz havuzunda yüzen ölü canlar… Chichikov2 misali sokak aralarında ölü canlardan bir sermaye oluşturmaktayız. Bu bedenler nereye yürüyor böyle? Gidecek bir yer var mı? Loş, ıslak ve sert zemin. Nereye böyle?

Mahmut Wenda Koyuncu

1 Friedrich Şen Bilim (çev. Levent Özşar), Bursa: Asa Yayınları, 2003, s.174.

2 Chichikov, Rus edebiyatçı Gogol’ün Ölü Canlar romanının baş karakteridir. Ölü belgeleri toplamakla meşhur kurnaz bir karakterdir.

Not: Bu yazı ilk olarak 20 Aralık 2021’de EK Dergi’de yayınlanmıştır.

Jale İris Gökçe’nin “Angel Rainbow: Self” gökkuşağı heykelinin sergilendiği sanal galeriyi buradan izleyebilirsiniz:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu