KÖŞE YAZILARIMehmet Ulusoy

‘Kuantum Çağı’nın Neresindeyiz? – Mehmet Ulusoy yazdı…

Ya da elektron cilveleri...

Çağdaş her aydının, her devrimcinin çağının en ileri ve en yetkin bilimsel bilgisine sahip olması, buna ulaşmayı öncelikli amaç edinmesi, aydın olmanın temel bir koşuludur. Değilse, daha ileri bir toplum düşüncesini, onun gerçekçi, uygulanabilir bir projesini toplumsal misyona yakışır bir düzeyde savunmak mümkün değildir. Peki, çağın en ileri bilimsel düşüncesi nedir, nasıl tanımlayabiliriz? Sanırım bunun yanıtı, diğer bütün bilimleri ve düşünceleri ve çağdaş kültür ve sanat hayatını büyük ölçüde etkileyen, hatta belirler hale gelen Kuantum ve Görelilik kuramlarıdır.

Son yüz yılda bilimde ve teknolojideki bütün devrimci atılımların kaynağını çağdaş fizikteki Kuantum ve Görelilik yasaları oluşturdu. Dolayısıyla diyebiliriz ki, 20. ve 21. yüzyılın bütün önemli bilimsel, düşünsel, etik, estetik/sanatsal tartışmalarının temelinde, insanların çoğu bunun farkında olmasa da, tartışmasız Kuantum ve Görelilik yasalarının yer aldığı yadsınamaz. Başka deyişle, insan duyumlarıyla gözlenip deneyimlenebilen kütle çekim yasasına dayanan makro dünyada Newton Fiziği ilkeleri, insanın ruhsal dünyasını belirleyen etkenlerin içinde yer aldığı atom altı mikro dünya ise ağırlıkla Kuantum yasaları çalışır. Maddenin ya da enerjinin bu farklı hareket biçimleri birbirlerini dışlayıcı değil, tamamlayıcı bir ilişki içindedirler. O nedenle, bu alandaki insanlığı doğrudan ilgilendiren bütün gelişmeleri ve onların açıklanmasını, yorumlanmasını salt fizikçilere, bilim insanlarına bırakmak doğru olmaz. Çünkü, hem bütünsel gerçeğe ulaşmak açısından, hem de evrenin sırlarını çözmek ve insanlığın önündeki siyasal, toplumsal, kültürel, ekolojik sorunların aşılmasında sıkıntıları daha kolay aşmak açısından bu böyledir.

Kuantum Çağı

Kuantum ve Görelilik kuramlarının, çağımız bilim, düşünce ve kültürel yaşamındaki belirleyiciliğini iletişimden tıbba, sanayiden (yapay zeka vb) savaş teknolojisine, biyo-teknolojiye ve enerji üretimine bir çok alanda somut olarak görmekteyiz. En başta, ışık hızıyla yol alan, maddenin en hızlı hareket eden parçaları olan elektron ve fotonların, onların elektromanyetik dalgalarının hareket yasalarıyla çalışan internet, televizyon ve cep telefonunda; tıpta, lazer ve MRI (magnetik Resonange İmaging), PET-Sıcan (Positron Emmission Tomografi) tomografi aletlerinde; fiber teknolojide, yarı iletkenler, taramalı ve tünellemeli mikroskoplar, nano teknoloji, güneş panelleri gibi bir çok alanda kuantumun belirleyici rolü kanıtlandı. Dahası, yeni bilimsel bulgular, Nevton Mekaniği ile açıklanamayan, biyolojinin en temel konusu olan fotosentez olayı, güneş paneleri gibi ışıkla madde arasındaki kuantum etkileşimine dayanıyor. İnsanın genetik kodlarını taşıyan DNA’ların, insan zihninin ve bilincinin oluşumu ve işleyişi, ancak Kuantum Elektrodinamiği yasalarıyla açıklanabilmektedir.

Kuantum Çağı kitabının yazarı Brian Clegg, kitabının girişinde, “Bugün henüz resmen kabul edilmemiş olsa da kuantum çağını yaşıyoruz” vurgusunu yapmakta. Elektrik-elektronik alanındaki öncü bilimciler bunun farkına varmamış olsa da, “elektriğin iletkenler boyunca akışı bir kuantum süreci olduğundan, mevcut elektriği kullanmaya başlamamızın gerçek kuantum teknolojisinin ilk kullanımı olduğunu iddia etmek mümkündür” demekte. Devamla şunları söylemektedir: “Eğer bundan bir devrim olarak bahsetmek çok abartılı geliyorsa, o zaman kuantum etkilerini bilinçli olarak kullanan bir teknoloji olan elektroniğin hayatımıza girişi, yeni bir dünyaya girdiğimiz alamına gelir. Artık lazerden, MRI tarayıcıya kadar kuantum fiziği sayesinde çalıştırılan pek çok araca sahibiz. Cep telefonuyla konuşurken, tv izlerken, bir süpermarkette nakit para yerine kredi kartıyla alışveriş yaparken veya fotoğraf çekerken karmaşık kuantum etkilerinden faydalanıyoruz.” (*)

İkinci Dünya Savaşı’ndan günümüze sözünü ettiğimiz yeni döneme damgasını vuran bu bilimsel ve teknolojik gelişmeler fizikteki söz konusu büyük bilimsel keşiflerin ürünüdür. Ayıca, daha çok Batı merkezli olarak yaşanan, bize de daha çok neoliberal-postmodern düşünce üzerinden yansıyan felsefi, toplumsal, psikolojik, kültürel tartışmalar, büyük ölçüde söz konusu keşiflerden esinlenerek ortaya çıktı. Bu arada hemen belirtelim ki, kanımca, Marksistlerin, devrimcilerin bu konuya ilgisizlikleri ya da yeterli düzeyde ilgi göstermemelerinde, neoliberal ve postmodernist çarpıtmaların, bilim karşıtı, akıldışı teorileştirmelerin payı büyüktür.

Ne var ki, bilimdeki bu olağanüstü önemdeki buluşlar, kapitalist emperyalizm çağında sistem olarak çürüme ve çökme evresine girdiği bir aşamada gerçekleşti. Teknolojik sonuçları da daha çok emperyalizmin insanlık karşıtı siyasal, askeri eylemlerinde değişik biçimlerde kullanıldı. Buna koşut olarak düşünce hayatında bilim karşıtlığı, akıldışılığın yüceltilmesi, atom altı dünyadaki maddenin doğal bir özelliği olan belirsizliklerin mutlaklaştırılıp toplumsal, düşünsel yaşamın her boyutuna indirgenmesi ve yaşamın akışında rastlantısallığın belirleyici hale yükseltilmesiyle gündeme geldi.

Kuşkusuz bu, emperyalist sistemin çürümüşlüğünün ve insanlık karşıtı yıkıcı bir niteliğe bürünmüşlüğünün doğal bir yansımasıydı. Özellikle 1975’lerden sonra Postmodernizm, bilimdeki yeni gelişmeleri dayanak yaparak ve çarpıtarak, nedensellik ilkesini, bilimin evrenselliğini, tarihselliği ve ilerlemeyi açıkça yadsımak suretiyle kuantum bulgularının bilime ve gerçekliğe en aykırı teorilerini geliştirdi.

Kuantum Fiziğinin devreye girmesi ile…

Nedir bilimdeki bu devrimci gelişmelere ve toplusal yaşamda, kültürde önemli değişimlere yol açan olay(lar)ın içeriği ve anlamı? Özet olarak bir kaç noktadan açıklamaya çalışalım. Daha etraflı bilgi için yukarıda verdiğim kaynak kitaplardan yararlanılabilir.

Birincisi, Özel Görelilik kuramının bir ifadesi olarak Einstein‘in dahice formülasyonu E=mc2 (kare) ile ifade ettiği şey, maddenin aynı zamanda enerji olduğu gerçeğidir. Bunun anlamı, söz konusu kuramın sonucu olarak keşfedilen Büyük Patlama‘nın da kanıtladığı gibi, evren bir enerjidir ve evrendeki maddenin 4 farklı çekim yasasına bağlı bütün hareket biçimlerinin enerjinin farklı niteliklerine dayandığıdır. Dolayısıyla evrensel maddenin en gelişmiş ve en karmaşık biçimi olan bilinçli varlık insanın ruhsal dünyasındaki bütün bilinçli-bilinçdışı, duygusal-düşünsel etkinlik ve davranış biçimleri de buna dahildir. Yani, insan beynini oluşturan ve elektronun hareketlerine dayanan nöron hücreleri sistemi, bir anlamda evrendeki enerjinin/maddenin sonsuz çeşitlilikteki karmaşık ilişkilerinin bir örneğini, modelini oluşturur. Başka deyişle insan, evrenin, evrensel enerjinin 13.5 milyar yıllık serüveninin bir özetidir demek pek yanlış olmaz.

İkincisi, ışığın hareketi, sadece bir dalga hareket değil, aynı zamanda foton denilen ışık parçacığının (kuanta) kesikli, sıçramalı bir hareketidir. Bunun doğada ve toplumsal olaylarda ortaya çıkışı ya da görünümü ise, nesnelerin ve toplumların gelişiminin, kesintisiz düz bir evrimle değil, kesintili, sıçramalı hareketlerle, yani devrimlerle, devrimci kırılmalar ve atılımlarla gerçekleştiğidir. Kırılma ya da sıçrama anları, düz bir nedenselliğe dayanan, olağan/evrimsel gelişme dönemlerinin yasalarıyla açıklanamayan -matematikteki fonksiyon çizimlerindeki tanımsız alanlar gibi- tanımsızlıklar, belirsizlikler taşır.

Bu bağlamda, elektronlardan oluşan nöron hücreleriyle çalışan insan beyninin, insan ruhunun önceden neler yapacağı tam kestirilemez enerjisinin devreye girdiği sürprizleri, yepyeni, özgün davranışları ortaya çıkar. Işığın parçacık ve dalga olarak ikili doğası, maddenin eksi ve artı vb, karşıtlıkların birliği ve mücadelesi ilkesine dayanan özünü oluşturur. İnsan davranışlarını yöneten ilke de aynıdır: Her şey karşıtlarıyla birlikte vardır ve karşıtlar, belli koşullarda birbirine dönüşebilir: Marksist diyalektikteki “karşıtların özdeşliği ilkesi”…

Daha somutlarsak, Newton Fiziğinin açıklamada yetersiz kaldığı maddenin ve yaşamın bu karmaşık gerçekliği, Kuantum Fiziğinin devreye girmesi, atom ve atom altı parçacıkların hareket yasalarının belli ölçüde çözümlenmesiyle anlaşılmaya başlandı. Nesneler dünyası ile insan öznesi arasında, son derece dinamik,  karşıtların çatışmalı birliği ilkesiyle hareket eden, tarihsel diyalektik bir ilişkidir bu. İnsan ve nesne karşıtlığının aynı zamanda özdeşlik olduğu, yani nesnenin özneyi, öznenin de nesneyi içerdiği, başka deyişle karşıtların birbirini zorunlu kıldığı ve açıkladığı tam kavranmadan gerçeklik kavranamaz ve kalıcı olarak değiştirilemez.

Üçüncüsü, Kuantum Fiziğinin en çok tartışılan ve çarpıtılan konusu olan, elektron ve foton gibi Atom altı parçacıkların incelenmesinde bir belirlenemezliğin ya da rastlantısallığın olduğudur. Buna göre, fotonun/elektronun konumu ve hızı (ya da momentumu) aynı anda ölçülememektedir. Dolayısıyla maddenin atom altı dünyadaki hareketlerindeki belirsizlik ve rastlantısallık nedeniyle nedensellik ilkesinin sorunlu hale gelmesinden söz edilebilmektedir. Nedeni ise, deney öznesinin ya da aletinin nesneyi (foton veya elektronu) karşıt yönde etkileyip onun beklenen, olağan hareket seyrinin değişmesine neden olmasıdır. Yani özne maddeyi incelerken yüzde yüz bir nesnelliğe ulaşamamaktadır. Halk kültürümüzde “feleğin (evrenin, doğanın) cilvesi”, “feleğin oyunu” olarak adlandırılan bu olgu, aslında elektronun cilvesidir, sürpriz davranışlarıdır.

Oysa bu, bir belirsizlikten çok deneyci özne ile nesne arasında kopmaz bir diyalektik bağın, etkileşimin olduğunu, yani öznenin de nesne üzerindeki etkisini gösterir. Diğer deyişle, insan olarak gözlemci özne ya da deney aleti, nesnelliğin, yani maddenin bir parçasıdır. Bütün bunlar bilimlere gerçekliğin karmaşık bütünselliği perspektifinden bakan bir bilim insanı ve aydın için kavranması zor şeyler değildir. Ayrıca, Marks ve Engels‘in geliştirdiği Tarihsel ve Diyalektik Materyalist felsefe, insanlığın ve bilimin, evrenin/maddenin gerçekliğini, her geçen gün ona biraz daha yaklaşılsa da, yüzde yüz keşfedemeyeceğini çoktan belirtmişti. Yani belirsizlik ve rastlantısallık doğanın temel zorunluluklarının karşıt nitelikte ama tamamlayıcı bir boyutu olarak her zaman varlığını sürdürecekti.

Ayrıca gerçeği saptamak için ampirik deneyler her şeyi çözmüyor, hatta bazen yanıltıcı bile olabiliyor. Genellikle dolaylı bilgiler de, gözlemler ve doğrudan deneyler kadar vazgeçilmez ve güvenilir bilgi kaynağını oluşturuyor. Örneğin, evrenle, galaksilerle, güneşle ilgili bütün bilgiler esasında dolaylı bilgilerdir. Yani, onlardan gelen ışık ışınlarının, elektromanyetik sinyallerin frekanslarının vb incelenmesiyle belli bir bilimsel bilgiye ulaşılabilmektedir. İnsanlık ve bilim, varlık koşulumuz ve yaşam kaynağımız olan güneşte tam olarak neler olup bittiğini, dolaylı etkilerinin, bunların ürünlerinin incelenmesinden elde edilen bilgiler dışında, hiçbir zaman öğrenemeyecektir.

Dördüncü olarak ise, Newton fiziğinde maddenin üç boyutu vardı. Einstein buna, ışık hızının mihenk, son sınır oluşturduğu Özel Görelilik yasasıyla dördüncü bir boyutu, zamanı ekledi. Böylece zamanın, maddenin/enerjinin hareketinin bir parçası olduğu bilimsel olarak kanıtlandı. Zaman, maddenin hareketi ışık hızına yaklaştıkça yavaşlamaktadır; ışık hızında enerjiye dönüşen bir maddede ise zaman durmaktadır. Göreliliğin özü buradadır.  Ayrıca ışık hızının temel ölçüt olduğu Özel Göreliliğin bir sonucu olarak, zamanın oku tek yönlüdür, ileri doğrudur, geçmişe işlemez. Bu da maddenin ve toplumların hareketinin ancak tarih içinde var olduğunu açıklayan temel bir ilkedir. Başka deyişle, zamanın dışında maddenin ve toplumların hareketi, gelişimi mümkün değildir, gözlemlenemez, incelenemez; her şey zamanın ileri doğru akışı içinde ele alınıp kavranabilir, tanımlanabilir.

Kuantum Fiziğinin Öğrettiği En Önemli Sonuç

20. yüzyılın başlarından itibaren gerçekleşen bilimdeki bu gelişmelerin felsefi açıklamasını ve mantığının esasını, daha 19. yüzyılın ikinci yarısında Marks ve Engels, Hegel diyalektiğini maddeci bir temele oturtarak ortaya koymuşlardı. Onların, Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm olarak formüle edilen kuram ve öğretilerinin felsefi-bilimsel niteliği Kuantum ve Görelilik yasalarının keşfiyle ete-kemiğe bürünmüştür.

Kuantum Çağı

Bilindiği gibi, bilimsel keşifler genellikle önce felsefi-teorik düzeyde kuramlaşır, sonra da deneylerle kanıtlaması yapılır. Engels’in, Doğanın Diyalektiğinde, 1883’teki dahice öngörüsü şöyledir: “Ancak, maddenin hareketi, salt kaba mekanik hareket değildir, salt yer değiştirme değildir; ısı ve ışıktır, elektrik ve magnetik gerilimdir, kimyasal bileşim ve ayrışımdır, yaşamdır ve son olarak bilinçtir”. Ayrıca Engels, aynı eserinde madde ve enerjinin özdeşliğini Einstein’den 30 yıl önce nitel değişmelerin, ancak (enerji denilen) madde ya da hareketin nicel eklemeleri ya da nicel eksilmeleri” olarak ifade edilmesinde ortaya koyuyordu.

19 yüzyıldaki, NeWton Fiziğine dayanan kaba, mekanik determinist felsefenin temsilcileri Pozitivistlerdi. Onların bu yaklaşımı, özne ile nesneyi metafizik bir anlayışla birbirinden ayıran ve bunu yaparken öznenin, insan iradesi ve etkinliğinin doğanın ve tarihin oluşumundaki rolünü tamamen dışlayan kaba detemenist ve mekanik bir anlayıştı. Bugün ise, doğa ve toplum olaylarını makine işleyişine indirgeyen anlayışı, tersten postmodernizm yapmakta. Makro dünyayla mikro dünyanın birbirini tamamlayan ve içiçe işleyen yasalarını birbirinden kopartarak. Ve makro dünyanın, günlük yaşamımızı belirleyen yerçekimi yasasıyla bağlantılı, eylemsizlik, etki-tepki, entropi gibi mekanik ilkelerini tamamen yadsıyarak, atom altı dunyanın rastlantısallık taşıyan işleyiş yasalarını makro dünyaya indirgemek suretiyle…

Bu bilgilerin ışığında şu önemli saptamayı da yapabiliyoruz: 18. yüzyılda başlayan bilimsel disiplinleri giderek birbirinden kopartan uzmanlaşma süreci, başlangıçta maddenin ayrıntılarını inceleme zorunluluğu gereği bilimde büyük gelişmelere yol açmıştır. Ancak, biraz özgüllük taşıyan her olayın, bir salgın halinde, neredeyse ayrı bir bilim olma eğilimine dönüştüğü çağımızda bu uzmanlaşma, tersi yönde, bütünü görmktn tamamen uzaklaşan olumsuz bir rol oynamaya başladı. Yani, adına mesleki, ya da uzman dargürüşlülüğü dediğimiz, ağacı görüp ormanı görememe öznelciliği ya da tekyanlılığı tam da bu aşırı uzmanlaşma çağının bir sonucudur. İfrata varmış, çürüme noktasındki neoliberal bireycilik bunun toplumsal temelini oluşturuyor.

Aslında Nevton Fiziği-Kuantum Fiziği eksenli tartışmaları yaşayan bilim insanlarının çoğunun düştüğü temel yanılgı, tam da bu, parçayı görüp bütünü göremeyen “uzman” tek yanlılığının ürünüdür. Bütün olgular ve bilimlerin kendi deneyimleriyle vardığı sonuçlar, evrendeki olayların ve onun bir parçası olan insan zihnindeki gelişmelerin birbirinden ayrılamaz, birbiriyle karmaşık etkileşim gösteren bir bütünlük içinde olduklarını gösteriyor. Bilim ve felsefe arasındaki bu kopmaz bağı ve parçanın ancak bütün içinde tanımlanabileceğini en doğru ve en yetkin açıklayan felsefi düşüncenin Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm olduğu Kuantum Fiziğiyle birlikte artık tartışılmaz bir şekilde kanıtlanmıştır.

Günümüzde, tümevarım dediğimiz analiz yöntemiyle gerçeği araştırmaktan vazgeçmeksizin, doğrulara artık, bütünün parçaların toplamından daha büyük olduğunun bilinciyle, bütünsel bir bakış içinde ulaşılabileceği kanıtlanmıştır. Kuantum Fiziğinin öğrettiği en önemli sonuç budur. Ve bütün bilimsel disiplinlerin her alanda birlikte, koordineli çalışmaları gereksinimi, gerçeğe, ancak her nesne ve olayın diğer nesne ve olaylarla karmaşık ilişkileri içinde ulaşılabileceğinin anlaşılması nedeniyle yadsınamaz hale gelmiştir.

Bu temel perspektif, aynı zamanda siyasal, kültürel, ahlaki ve sanatsal her alanda tayin edicidir, yol göstericidir.

Mehmet Ulusoy

Bauhaus’tan Köy Enstitülerine Sanat ve Üretim Kültürü - Mehmet Ulusoy 4

(*) Brian Clegg, Kuantum Çağı: Yeni Fizik Bize Nasıl Bir Gelecek Vaat Ediyor?, Say Yayınları, İstanbul, 2016, s.11. Ayrıca bu konuda temel biligilere ve tartışmalara ulaşmak için son okuduğum şu kitapları kaynak oark önerebilirim:

-Fred Alan Wolf, Kuantum Bilmecesi, Omega Yayınları, ikinci baskı, İstanbul, 2014.

– Kim Korkar Schrödinger’in Kedisinden: A’dan Z2ye Yeni Bilimin Klavuzu, Paradigma Yayıncılık, 5. baskı, İstnbul, 2008.

– Hoimar V. Ditfurth, Başlangıçta Hidrojen Vardı, Cumhuriyet Kitap, İstanbul, 2007.

-Yoichiro Nambu, Kuarklar: Temel Parçacık Fiziğinin Sınırları, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2009.

 

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı