KÖŞE YAZILARI

Melih Cevdet Anday: ‘Felsefesiz Yaşamak, Bilinçsiz Yaşamakla Eş Anlamlıdır’ – Nilay Özçetin yazdı…

Cumhuriyetle yenilenen Türk şiir, yazı ve düşün dünyamızın en güzel birikimlerinden biridir Melih Cevdet Anday. Çağdaşlaşmamızın, aydınlanmamızın, kültür bilincimizin önemli bir simgesidir.

Melih Cevdet Anday şiir serüvenini şöyle aktarıyor bizlere; Şiire ustasız başlamış bir ozanım ben. İlk şiirim ölçülü uyaklıydı, 1936’da basıldı. Ama bir yıl sonra, iki arkadaşımla (Orhan Veli ve Oktay Rıfat) Türk şiirini temelinden değiştirmeye giriştik; geleneksel ölçü ve uyak biçimlerini, alışılmış benzetmeleri attık. Bir süre ironi yolu ile toplum taşlamaları yazdım, sıradan adamın konuşma dilini kullandım. Bu dönemden çıkacağımı gösteren iki şiirim “Tohum” ile “Anı”dır. 1962’de yayımladığım “Kolları Bağlı Odysseus” eleştirmenlerimizce kapalı, anlamını kolay iletmeyen bir şiir olarak yorumlandı. Demek o zaman okurun kolay şiire alıştırılmış olduğunu kimse hesaba katmadı. “Kolları Bağlı Odysseus” bugün artık hiç yadırganmıyor. Bir ozan için kapalılığı istemek diye bir şey söz konusu edilemez. Bunun gibi, bir şiiri daha anlaşılır biçimde yazması da istenemez ondan. Şiir neyse odur; anlaşılsa da anlaşılmasa da. Bundan sonra araştırma yolunu hep açık tuttum önümde. Bence şiir ne yerdedir, ne göktedir, biz onu bulmayız, her sefer yeniden yaratırız. Şiir araştırmasından söz edişimin nedeni bu… Yaşlandıkça şiir deneyimime inceleyici bir gözle bakmaya başladım. Evet, iki, üç kez değişmiştim; modern şiirin kaçınılmaz doğası bunu gerektiriyordu. Şiir deneyimim içinde beni en çok şaşırtan şu oldu; yıllar sonra, hiç farkında olmadan ilk şiirlerime yaklaşıyordum. İnatla üzerinde durduğum, tekrar tekrar dönüp geldiğim konuların başında hep ‘doğa-insan ilişkisi’ yer almış. Son şiirlerimde de bu temayı işlediğimin farkına vardım. Üzerine bastığım dünyanın gizini çözemedim. Belki de böyle bir giz yok. Yoksa ozan var eder onu.

KAVGACI ŞİİR

Anday’ın tüm şiirleri, denizkızlarının baştan çıkarıcı ezgilerini kolları bağlıyken dinleyen, Odysseus’un kulağına çalınanları bugüne taşıyor.

Şiirlerinde duygu, düşünceyle gelişir; hatta düşünceyi hazırlar. “Telgrafhane” ve “Yan Yana” kitaplarındaki şiirlerle bu kez toplum ve insan değerlerini savunan, kavgacı bir şiire yöneldiği dikkat çeker. Duyguya toplumu da eklediği bu dönem kitaplarından “Yan Yana” sakıncalı bulunup toplatılır, ama bu davadan beraat eder.

Lirizme karşı çıkmasına rağmen, toplumsal güçlüklerin içe akışı olarak gördüğü bu unsuru şiirlerinde kullanmaktan geri durmaz.

1960 sonrası şiirinde bu kez mitolojik unsurlar görülmeye başlar. “Kolları Bağlı Odysseus” (1963) ile başlayan bu süreçte, Anadolu’daki eski Yunan kültürü ile yaşadığımız tarihsel ve güncel koşullar arasında bir metafor kurmayı ister.

1971 yılında UNESCO’nun Courrier dergisi onu Cervantes, Dante, Tolstoy, Unamuno, Seferis ve Kawabata düzeyinde bir edebiyat adamı olarak gördüğünü açıklar.

1975 sonrası eserlerinde yeni sorunlarla, yeni arayışlara yönelmek isteyen bir şairin aynı zamanda bir filozofun ve halk ermişinin sesi duyulur. Bu serüvenine daha sonra Doğu kültürleri unsurlarını da katmaya başlar. Şiirindeki bu gelişme, denemeleri ve romanlarında da hissedilir.

DOĞADA YAŞ YOKTUR

“Felsefesiz yaşamak, bilinçsiz yaşamakla eş anlamlıdır” der Melih Cevdet Anday. Soracağız, yanıtlamaya çalışacağız, yanıtlayamazsak ya da yanıtlarımızı olaylar yalanlarsa yine soracağız. Ona göre felsefe soru sorma sanatıdır ve sorular hiç de boşa gitmez. Doğruyu ve iyiyi bulmak kolay değildir. Ama biz her yeni koşulda “Doğru nedir?” diye sormazsak, herkes kendi yaptığını doğru ve iyi sayabilir. Bu ise mutluluk özlemimizi karanlığa gömer. Sokrates de sorularına kesin yanıtlar bulamıyordu, ama aramaktan da hiçbir zaman vazgeçmiyordu. Bu bakımdan felsefeye her zamankinden daha çok iş düşüyor.

Anday’ın denemelerini topladığı ilk kitabı 1961’de “Doğu-Batı” adıyla yayımlanır. Onları okurken her sayfada akılcı bir yazarla karşılaşırız. Bağnazlığa, despotluğa, ezberlenmiş yargılara her zaman karşı çıkar. İnsancıldır Anday, ilericidir, özgürlükten yanadır. Bütün bunlar aydınlanmacı insanın özellikleridir.

Zaman, geçip giden bir şey değildir ona göre. Zamanın geçip gitmediğini sanat kadar iyi anlatan bir şey yoktur.

İhtiyarlığı kabul etmez, “insan her zaman gençtir” onun için. Kaç yaşına geldiğini düşünmemeli, işini gücünü sürdürmelidir. Doğada da yıl yoktur zaten, onu aklımız uydurmuştur, hatta ölümü de o uydurmuştur.

“Tarih akılla kurulur” diyordu Anday. Akılla kurulmamışsa, yok demektir. Böyle olduğu için, tarih doğu ülkelerinde masalla özdeşleşmiştir. Cumhuriyet döneminin tarihe getirmek istediği şey akıldır. Bugün hâlâ, tarihe akılla ulaşmanın savaşını veriyoruz. 1923’den sonra uygarlık anlayışımız da değişti. Batılıların “Yunan mucizesi” dediği şeyi artık kabul edemiyoruz. Anadolu’nun ilkçağ tarihindeki önemi anlaşılmıştır.

TÜRK EDEBİYATININ BİLGESİ

Denemelerinde çeşitli konulara, sorunlara değinir. Özellikle dil, tarih, toplum sorunlarını tartışır, okuduğu kitapları, tanık olduğu olayları anlatır, gittiği dinletilerden, seyrettiği oyunlardan söz eder. Çoğu kez, okur, kendi düşüncelerini, duygularını bulur o yazılarda, kafasında yeni düşünceler belirir.

Kimi zaman Fransız gazetelerinde Türkiye ile ilgili kötümser yazılar, haksız eleştiriler yayınlanır. “Türkiye batıyor, Kemalizm’in sonu geldi” gibi yazılardır bunlar. Onları okuduktan sonra şöyle düşünür; “Bilim ve sanat adamları yaratan bir toplum batmaz. Batsa batsa, o toplumdaki bilim ve sanat uygarlığını, düşünme özgürlüğünü yasaklamak, köreltmek isteyenler batar. Demokrat, laik, bağımsız, özgür Türkiye batmayacaktır.”

Anday, “Bu Gidiş” isimli yazısında şunlara değinir. “Sanırım ki görünmeyen köy görünmeye başlamıştır. Artık kılavuza hacet yoktur. Şeriat yalanlarına dayalı kışkırtmalar, aydın acubesi sınıfın bilinçsiz desteğiyle Türkiye’yi daha karanlık günlere yaklaştırmakta. Atatürk’ün “Allah fikri bir siyasetin sonucudur” şeklindeki sözlerine karşı, ya da bir din üstadının “Kur’an’ın aslı yakıldı” başlıklı yazısına karşı profesör unvanlı kişilerin bağnazlık yarışına girişerek korkunç gidişi hızlandırmaları beni ürkütüyor.” (Yorumlar, 2000’e Doğru, 14 Ağustos 1988)

Türk edebiyatının bilgesi Melih Cevdet Anday, ilk şiirlerinin yayımlandığı 1936’dan 2002’de ölümüne kadar aralıksız yazdı ve ardında binlerce sayfalık devasa bir eserler bütünü bıraktı. Denemeleri, romanları, tiyatro oyunlarıyla da edebiyatımızda seçkin ve önemli bir yer edinen Anday; her şeyden önce bir şair olarak anılmaktadır.

“Ozan her şeyden önce ölmemeye bakmalıdır, çünkü yaş bir gün ona, dünyada yapılacak işlerin en yücesinin şiir olduğunu gösterecek” diyen Anday, endişelerini ve umutlarını yeni kuşak devrimcilere ve yazarlara bırakıp, Türkiye toprağını zenginleştirmek ve yeni filizlere hayat vermek üzere tarihin parlak sayfalarına dalıp gitti. Aramızdan ayrılışının 18. yılında kendisini özlem, sevgi ve saygıyla anıyoruz…

Nilay Özçetin

TELGRAFHANE

Uyumayacaksın
Memleketinin hali
Seni seslerle uyandıracak
Oturup yazacaksın
Çünkü sen artık o sen değilsin
Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin
Durmadan sesler alacak
Sesler vereceksin
Uyuyamayacaksın
Düzelmeden memleketin hali
Düzelmeden dünyanın hali
Gözüne uyku giremez ki…
Uyumayacaksın
Bir sis çanı gibi gecenin içinde
Ta gün ışıyıncaya kadar
Vakur metin sade
Çalacaksın.

Melih Cevdet Anday – 1952

Etiketler

Bir Yorum

  1. Sayın Çetin, Melih Cevdet Anday için kaleme aldığınız anma yazınız ve Telgrafhane şiirinden alintiniz çok güzeldi.
    Kutluyor ve teşekkür ediyorum.

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı