KÖŞE YAZILARI

Muzaffer Akyol Ve Karagöz Sanatı – Aziz Murat Aslan yazdı…

1945 senesinde Trabzon`da dünyaya gelen sanatçı, 1968 – 1969 yılında girmiş olduğu Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Resim Bölümü`nden 1973 – 1974 döneminde mezun olur. 1969 yılından günümüze dek neredeyse her sene kişisel sergiler açar.

Sergilerine sayısız galeri ev sahipliği eder. 1974 senesi itibarı ile İstanbul’da yalnızca iki galeri mevcuttur. Bu galerilerden biri Moda’da Aydın Cumalı Sanat Galerisi, diğeri ise Nişantaşı’nda yer alan Melda Kaptana Sanat Galerisidir. Üçüncü olarak Nişantaşı’nda Künmat Sanat Galerisi açılır. Bu galerinin açılışı Muzaffer Akyol sergisi ile olur. Keza 1976 tarihli Akdeniz Sanat Galerisi ve 1981 tarihli Ümit Yaşar Sanat Galerilerinin de ilk kişisel sergileri de Muzaffer Akyol eserleri ile gerçekleşir. 2015 senesinde açılan YMM Sanat’ta sanatseverlere kapısını Muzaffer Akyol ile açar.

1980`li yıllar ile beraber sergilerinin şiirsel duyguya sahip isimleri de, tarihe not düşer biçimde adeta yaşamın epizotları metaforunu çağrıştıran bir hissiyat yaratır.

Sergilerinin isimlerine kronolojik bir dizgiyle bakış attığımda, bana panoramik bir yaşam öyküsünü dillendiriyor gibi geliyor adeta. Bir hayal kırıklığı, bundan isteksizce bir kaçış, kaçış noktasında hasret ve özlemle buluşmalar, bu özlemlerden azad oluş, doğayla dost olma ve farkına varma, Anadoluya şiirler, masallar, ağıtlar ile bir müteşekkirlik sunuşu, 2000`li senelerin başında eski özlemleri bir hatırlayış ve sembolojik göndermeler. Belki de hiç böyle değil. Ancak parmaklarım tüm öyküyü nakış ederken ortaya çıkan resim, bir çok soru’nun cevabını açık ettiği gibi, insanı farklı yönlerden bilinmezlere de çıkarıyor. Ama güzel yanı da bu, yeni sorular oluştukça merak ve onların muammasının üzerindeki sır perdesini kaldırma heyecanı ve motivasyonu belirginleşiyor.

Muzaffer Akyol, Pazarda Curcuna, 1975, Duralit üzerine yağlıboya, 23 x 46

Sanatçı`nın eski kapılar üzerine çok sayıda çalışması mevcut. 1963 – 1977 dönemi memleketi Trabzon`a göndermeli mekansal yağlıboya etütleri, göç temasının işlendiği figür odaklı çalışmalar, natürmort ve portre eserlerden mürekkep olarak karşımıza çıkmakta. Özellikle 1975 tarihli “Pazarda Curcuna” adlı eserinde sosyal hayatın içindeki bireylerin kaosu ve “Endişe ve Kaos” adlı eserinde figür suretlerin göz ifadeleri ve portrelerinde kaosun ifadesindeki betimleyici tavır, Karagöz Sanatındaki sosyal hayat ve oradaki kaotik döngüyü bir anlamda bambaşka bir özgünlükte dışa vurmakta.

Muzaffer Akyol, Pazarda Curcuna, 1975, Duralit üzerine yağlıboya, 23 x 46

1978 – 1983 döneminde ise portre çalışmaları, ayrı beraberlikler vurgusu, umut ifadesine göndermeli soyut çalışmaları dikkat çekici. Kaos teması sanatçının imgeleminde yerini korurken, uzun yıllar anlatısının sembolojik karakteri olarak yolculuğunda kendisine iştirak eden “Kurbağa” tiplemesi de “Boruyu Öttüren Kurbağa” isimli tablosuyla serüvene dahil oluyor. Özellikle 1981 tarihli “Oyun İçinde Oyun” tablosu, Karagöz`deki “Hayal içinde Hayal” ile keyifli benzerlikleri çağrıştırmakta.

Muzaffer Akyol, Oyun içinde oyun, 1981, Tuval Üzerine Yağlıboya, 85 x 70 cm, Nejat Girgin Koleksiyonu

Ayrı Beraberlikler isimli 1981 tarihli tablosundaki cepheden ve profilden portreler, Karagöz tekniğindeki portre betimleme tekniğinin duygusuyla benzerlikler taşıdığı hemen hissediliyor. Öte yandan “ayrı beraberlik” ifadesindeki beraberlikteki zıtlık ta, Karagöz ve Hacivat`ın beraberliklerinin felsefesi ile insanda bir buluşma yaratmakta.

Muzaffer Akyol, Ayrı Beraberlikler, 1981 Karton üzerine yağlıboya, 30 x 22 cm, İsmet Atlı Koleksiyonu

1984 – 1993 seneleri arasındaki çalışmalarında kuşlar, siyasi hiciv göndermeli soyut resimler, balık, kedi gibi canlıların temaların içinde yer alması, Zümrüd-ü Anka ve Nar gibi Halk Efsanelerine ve sembolojik betimlerin konulara dahil olması, şiirsel sözcüklerin artık düşünsel uzayından çıkıp tuval üzerine izdüşmesi, tuvallerde yatay dikey yer yer kendine alanlar açması ve kadın teması dikkat çeken unsurlar olarak vurgulanabilir. Halk Efsaneleri, Sembolojik anlatımlar, şiir, hayvanlar tıpkı Akyol`un olduğu gibi, Karagöz`ün de ana unsurları arasında yer almakta.

1984 senesi “Uçun Kuşlar Uçun Burada Vefa Yok” serzeniş tınısıyla açtığı serginin ardından, 1985 – 1986 “Ayrı Beraberlikler I – II”, bir özlemin şidettini azaltan somut ya da soyut buluşmalara çağrışım yapıyor adeta. 1987 “Umut Türküsü”, 1988`deki “Gece Sessiz ve Karanlık” içselliği ve 1989 “Umuta Ağıt” taki hayal kırıklığı vurgusunun hikayesi sanatçıda saklı. 1991 ile başlayan doğa ile buluşma hissi ise “Sahilde Ata binmiş Balıklar”, “Göl Köy”, “Doğuran Mavi`nin Çığlığıyla Uyandı Sabah” sergilerinin isimlerinde kendini gösteriyor. Bu sergilerin isimlerinin ve yolculuklarının öyküsünü bir başka yazıya saklamak istiyorum.

1994 – 1996 dönemi, hicivsel yaklaşımların yanı sıra masalların, Zümrüd-ü Anka Kuşunun varlığını sürdürdüğü bir dönem olarak görünüyor. Kadın portrelerinin sıkça yer aldığı tuvalleri de mevcut. “Atiknameden Masallar” teması ile çalıştığı muhtelif sayıda eseri bu dönemde tuvale aksettirdiği görülüyor. Ayvalık, Taksiyarhis Kilisesi, Şeytan Sofrası ve Cunda da sanatçının düş aleminde ziyadesiyle yer kaplamakta bu dönemde.

Zümrüd-ü Anka, Nar ve Balık, 1985, Tuval Üzerine Yağlıboya, 120 x 88 cm, Yusuf Karabol Koleksiyonu

1995 ve 1996 senelerinde “Resimde Şiirin Sıcacık Yüreği”, resim ve şiir birlikteliğinin sanatçıdaki izini dışa vuruyor. 2004 senesinde tıpkı 1985-1986 senelerindeki “Ayrı Beraberlikler” vurgusuna benzer biçimde “Irak Hasretlerin Yakın Düşleri” göndermesi insana 1985 – 1986`daki ayrı beraberlikler ile bir ortaklık mı söz konusu acaba sorusunu sorduruyor. Bu soruların cevaplarını bir başka söyleşi de keşfedelim.

1997 – 1999 seneleri arasında sanatçının eserlerinde Ayvalık, varlığını sürdürdüğü gibi kuşlar ve aşk temalarının arasından Datça`da göz kırpıyor. Datça deyince elbette ünlü şair Can Yücel`de, Akyol`un tablolarında yerini almış kuşkusuz. Özellikle “Sözcüklerin Cambazı” isimli tabloda Can Yücel`in bir ip cambazı olarak betimlendiği eser bizi Datça`ya götürüyor, Datça`dan Yücel`in “Mor” şiirine yanaştırıyor, “Rengahenk” kitabında bu şiirle buluşunca “Burhan Uygur” un şiirin yamacındaki resimlerinden nasiplendiriyor, şiir ve plastik bütünlük bizi Akyol`un benzer eserlerine taşıdığı gibi Karagöz sanatına da sarmalıyor. Zira şiir`in ve plastik unsurların buluştuğu bir meydan olduğu kadar Karagöz perdesi, aynı zamanda da “Cambazlar” adlı klasik oyunuyla ip cambazlarının, iplerin üzerinde cirit attığı da bir alem. Can Yücel kadar Karagöz`ün Cambazları da yürür o ipin üzerinde ister istemez.

Muzaffer Akyol, Sözcüklerin Cambazı Can Yücel, 1998, Tuval Üzerine Yağlıboya, 174×156 cm, Çiğdem-Ahmet Aslanbek Koleksiyonu

1997 Ellerim Zeytin Ağacı ve 2003 Yürek Yelpazesinde Nar, 2015 Masallar, Oyunlar, Ağıtlar ve İki selvi”, 2016Can Eriği`ne Saygı” ve 2019 Yüklendim Narımı Düştüm Yollara daki semboller ve bilhassa “Kurbağa” imgesi sanatçının sembolik uzamının kilit betim unsurları arasında yerini alıyor. Semboller, Karagöz plastiğinde de çok ön planda aslında. Bir tasvir elinde bu ve benzeri semboller taşıyarak perdeye geldiğinde bazı mesajlar ve tüyoları beraberinde getiriyor.

2000 dönemi Can Yücel halen var, ama imgelemi adeta Kurbağalar basmış durumda. Çocuk teması ve ağaçlar kendini açık ediyor. Knidos Kralına mektuplar da yazmaya başlamış Akyol resimleriyle. Siyasi sorumluluk ve farkındalıkla muhalefetini ve itirazını ve hicvini de muhafaza etmeye ve bu üslubuyla ara sıra masaya vurmaya devam ediyor Akyol. “Kuvayı Milliye`den Günümüze Anadolu” ve “Milli Mücadeleden Günümüze Anadolu ve Hortumcular” bu duygudaki eserlerine örnek verilebilir.

2001 dönemi Ayvalık`ta başlayan, gitgide Datça üzerinde devam eden yolculuk ise nihayet Bodrum ayağına da ulaşmış durumda. Kurbağalar`ın sahnedeki rolü gittikçe güçleniyor. “Bodrum`da Masaüstü ve Masaaltı Sohbetleri” yine bir kaos halinin dışa vurumu. “Çocukların Kurbağaları Eğlendirmesi” ise bambaşka bir karnaval ortamı.

Muzaffer Akyol, Çocuklar Kurbağaları Eğlendiriyor, 2001, Tuval Üzerine Yağlıboya, 138×305 cm, Erdal Matraş Koleksiyonu

2002 – 2004 dönemi Datça`dan Simi adasına kavaldan yapılan köprü ile açılıyor. Kuşlar, kurbağalar, balıklar, çocuklar yerli yerinde. Mübadele teknesindeki hüzün ise suretlerdeki ifadeler ile iliklere dek hissedilebilmekte. Akyol, tüm temalarının yanında yaşamdaki adaletsizliğe ve haksızlığa duyarsız kalmıyor tıpkı kahramanımız Karagöz gibi.

Muzaffer Akyol, Mübadele Teknesindeki Hüzün, 2004, Tuval Üzerine Yağlıboya, 61×238 cm, Nilgün Hakan Keleş Koleksiyonu

2004 – 2006 senesinin sembolleri arasında yine Halk Efsanelerinin izleri mevcut. “Şahmeran” çıkmış artık saklandığı yerden dışarı. Üzerlikler, Cunda ve Kuşlar, balıklar ve kediler, Kuzey Ege`ye dönüşün habercisi adeta. Bu dönemde bana en çok Karagöz imgesini anımsatan Akyol eseri ise “Nuh`un Çarığını Buldum” adlı eser. Nuh`un Gemisi`ni kadim dağın tepesine konuşlandırmak yerine Akyol, Anadolu`nun insanının devasa, ardında bıraktığı emek ve izi dev bir çarıkla sembolize ediyor. Tıpkı Karagöz`ün halkın dili, yaşamı ve içinde bulunduğu zorluklar ile itibarının yitişine, kıvrak zekası ile bir isyan bayrağı açarak, halkın itibarını teslim ettiğinde olduğu gibi, bu eserinde de Akyol Anadolu Halkı`nın itibarını sahibine, bu göndermesi ile iade-i itibar eylemekte.

Muzaffer Akyol, Nuh’un Çarığını Buldum, 2005, Tuval Üzerine Yağlıboya, 70×80 cm

Zeytin Ağaçlarının ön plana çıktığı eserlerinde, üzerlikler, Anadolu ve sanatçının klasik temaları 2007 senesinde yine yer buluyor kendilerine. Ancak, bir çalışmasında adeta ona sunduğu imkanlardan hareketle bir adakmışçasına, Anadolu Tanrılarına ve Topraklarına saygısını sunuyor “Zamanın İzleri ve Köklere Saygı” isimli eseriyle.

2012 tarihli “Arap Baharı” isimli eserinde 2000 tarihli “Kuvayi Milliye`den Günümüze Anadolu” eserine bir göndermede bulunarak “Ortadoğu`da Arap Baharı” adlı eseriyle devenin ayaklarına Amerikan Bayrağı ile sembolize ettiği topuklu ayakkabıları da giydiriyor ve gidişatı renklendiriyor.

2014 senesi ile beraber, 2012 senesinde dünyanın içine Arap Baharı ile girmiş olduğu vaziyet, belli ki Akyol`u daha çok rahatsız etmekte. Bu, resimlerindeki siyasi temaların ve hicvin artması ile kendisini belli ediyor. 2014 tarihli “Büyük Talanın Paylaşımı” bu tarz çalışmalarına örnek verilebilir. 2014 senesi ayrıca Akyol`un değerli dostu Tuncel Kurtiz`e göndermeli eserlerine de rastladığımız bir dönem. “Dağ Adam, Adam Dağ, Dostuma Saygı” ve “Tuncel Kurtiz ile Zeytin Ağacının Zeytin Gözlü Kızına Aşık olduk” eserleri bu eserler arasında.

2016 – 2020 döneminde sanatçı Nar ve Ağaç imgesi göndermeli eserlerini sıklıkla hayata geçirmiş. 2010 ve 2019 seneleri baba ve evlat iki kuşak aynı sergide buluşmanın duygusunu yaşadığı seneler Akyollar için.

2014 “Renkler Cumhuriyeti” sergisinden hareketle, 2019 Aralık tarihli bir paylaşımındaki “Boya bir yüzeyde en üst derecede görev üstlenirse renk olur. Bir miligram boya bin ton şiddetinde renk olursa o yapıt eser olur.” tasası, boyadan renge geçişi, sanatçının sanatında ne denli önemli bir misyon olarak ele aldığını da vurguluyor.

Sanatçı 1979 senesinde Philadelphia ABD`de Çağdaş Türk Ressamları Sergisi, 1981 senesinde Sidney Avustralya`da Çağdaş Türk Ressamları Sergisi, 1981 senesinde Heerlen Hollanda`da Zef – Clement Sanat Galerisi Sergisi, 1982 Amsterdam Hollanda`da Nato Güzel Sanatlar Sergisi ve 1989 Salzburg Avusturya`da Kutscha Sanat Galerisi Sergilerinin de aralarında bulunduğu uluslararası sergilere de imza atmış.3

Bir söyleşimizde Karagöz Sanatı üzerine sohbet ederken, ressam Muzaffer Akyol`un ilk sözleri “İstikrarlı Hayal Hakikattir.” oluyor tıpkı Gaye Su Akyol`un şarkısında dile getirdiği gibi.4 Aslında bir anlamda Hayal Perdesi`nin “Ayna” olması ve insana bir ibret perdesi niteliğinde kendisini yansıtmasını, Hayal diye baktığımız perdeye tutarlı ve istikrarlı baktığımızda hakikati görebileceğimiz felsefesini, bugünün kültürünün içinde yer alan bir tanımlama biçemiyle tanımlamış da oluyor böylelikle.

Karagöz`ün peşine düşme serüvenime dair Akyol, “Bu güzel bir hedef. Kutluyorum, seni alkışlıyorum. Bu bir iltifat değil yavrum. Hedeflediğin ideali gez, göz, arpacık diyerek tetiğe basma eylemidir. Yoksa bu sadece düşünsel boyutta paslanıp kalır. Bunun da kimseye yararı olmuyor.” İfadelerini kullanıyor ve mücadelem konusunda beni teşvik etmenin ötesinde, bu kitabı okuyacak sanatseverlere ve gençlere başarı ve sonuca ilerleme hususunda kanaatimce altın değerinde bir de nasihat te bırakıyor.5

Akyol, Karagöz ve Hacivat ışıkla kendini gösteriyor., diyor ve ekliyor; “Işık yoksa sahne yok, ışık yoksa perde de yok, ışık yoksa düş de yok.” Epey yıllar önce Halk Sanatları ile bir dirsek teması kurmak istediğini ve uygulamalar gerçekleştirdiğini ifade eden sanatçı, bu çalışmalarını şu sözleri ile açılandırıyor: “1977 – 1978 ve 1980`lerin başlarında, ben de Karagöz ve Hacivat anlatısının bir ışık oyunuyla bütünleştiğini kabullendim. Ve kendimce o senelerde bir kaç tane, bu konuda plastik içerikli resimler yapmaya çalışmıştım. Ama benim çıkış noktam, Anadolu Söylemleri, Anadolu Ozanlarından hareketle ruh ve bedenin kaynaşması ile, ruhun olmadığı yerde bedenin sadece bir iskelet olarak kalabileceği, bu anlayışın içine ışığı koyduğumuzda, orada da hayatın ışığını, kıvılcımlarını, keşiflerini hissedebileceğimiz noktasındaydı. Zira ışık yoksa hayatta yoktur anlayışı ile yola çıkmıştım.”

 Karagöz tasvirlerinin plastiğine dair Akyol ise şunları ifade ediyor. Karagöz tasvirlerinde daha primitif bir anlayıştan hareketle asıl anlatılmak istenen, ifadenin gücünü en iyi şekilde yansıtmak, ifadeyi öne çıkarmaktır diye düşünüyorum. O profilden görünen figürün gözünün cepheden görülme eylemi çok bilinçli, bilerek oraya yerleştirilmiştir. Orada gözün gücü ve yaptığı hareketlerle beraber vereceği mesaj ile gözün ilişki halinde olduğunun altını çizmektir maksat .”

 Muzaffer Akyol yakın zamanda gerçekleştirdiği bir söyleşi de şu ifadeleri dile getirdiğini belirtir: “Yüzünü Anadolu`ya dön , Ne ararsan burada bulacaksın, Ancak bunu yaparken dünyadaki gelişmelere sırtını dönme, olup biten herşeyi izlemenin çok yararlı olacağını bil, tek bir pencereden değil, hayata binlerce pencereden bak, ama en iyi gördüğün pencere senin penceren olacaktır. Pencerenin perspektifi önce Anadolu`dur. Uygarlıkların yaşadığı coğrafyadır. O nedenle ben resimde ozanların, masalların, hikâyelerin, şair ve şiirin, bütün bunlarla beraber mitolojinin ve bu külliyenin hemen yanında felsefenin çok değerli olacağını biliyorum.” demek suretiyle, aslında Karagöz´ün bünyesinde bulundurması gereken bütüncül çağdaş felsefeyi de dile getirmiş olur. Akyol`un “pencere” metaforu ise kadim Karagöz`ün “Ayna” metaforunun çağdaş bir dille tarifi niteliğindedir.

Akyol, resim çalışmalarında tuvallerini saatlerce izlediğini ve sonra tekrar resmin karşısına geçip boyayı renk yapmanın sorumluluğuyla işe başladığını ifade eder. Buradan hareketle bir sanat eseri ile iştigal olmanın aceleye gelecek bir hadise olmadığının, hem plastik sürecin, hem de düşünsel sürecin bir sorumluluk süreci olduğunun altını çizer.

Akyol, bunun yanı sıra şövenist bir duygunun ötesinde Trabzonlu olarak, Trabzon`un tarihindeki yaşanmışlıkları idrak etmek için gayret sarf ettiğini dile getirir. Samimi itirafımdır sözleriyle şunları ifade eder: Öğretmen Okulu birinci sınıfta Köy Enstitüleri`nin ana felsefesini anlamak için Anadolu`ya yollara düştüm. Akademi`de hocalarımız oldu. Ancak şunu gördüm. Hiç bir okul, öğrenciyi donanımı ile mezun edemez. Aslolan mezuniyetten sonra, ilgi alanına giren evrensel boyuttaki belgeleri, bulguları araştırmak ve bunlardan nasiplenmektir. Değilse öğrendiğin seni gittikçe tüketir. Üzerine koymadıkça hayatı ıskalarsın, gerçeği göremezsin. Ne Yunus`u, ne Pir sultan Abdal`ı, ne Hallâc-ı Mansûr`u, ne Mevlanayı, ne Kant`ı, ne de Hegel`i göremezsin. O yüzden önümüz var olduğu, elimiz tuttuğu müddetçe, ayakta kalabildiğimiz ölçüde üretmek, ama sağlıklı üretmek sorumluluğumuzdur. Böylece bir Görme Biçimi olan Karagöz hususunda da dolaylı olarak bakmanın da ötesinde görmenin şifrelerini paylaşır Akyol bu ifadeleri ile.

Akyol, Birey olmak bedel ödemektir der.Bedelini ödemediğin hiçbir şey de senin değildir. Afaki senin olur. Kolayca elinden uçar gider. Ve oracıkta cızcıbıldak yapayalnız kalırsın. Bütün mesele görmek, duyumsamak, algılamak ve onu bir adım öteye nasıl taşıyacağının sorumluluğunu üstlenmektir. diye de bu düşüncelerini pekiştirir. Karagöz`ün ya da sanatın ışığının peşine düşmek de böyle bir hadisedir.

Akyol söyleşiyi ve Karagöz`e dair sözlerini ise şu tespiti ile nihayetlendirir: “Karagöz adına söylüyorum bunu da bir yere not etmeni isterim. Hallâc-ı Mansûr`un çıkışını Karagöz üstlenmiştir. Hallâc-ı Mansûr(6) “En-el Hakk” söylemi yüzünden iktidar ile girdiği çekişme ve sistemin çirkinliklerini yermesi neticesinde derisi yüzülerek idam edilmiştir. Mansûr, daha sonraki yüzyıllarda Karagöz`ün bunu halkla bir oyun şeklinde hiciv ve masalsı bir dille anlatması ile sahne bulmuştur. Ve ayrıca da halkın sevimli bir karakteri olarak kalmıştır Karagöz. O nedenle Anadolu ozanları ile Karagöz`ün söylemleri arasında bir köprü vardır. Meseleye bu açıdan da bakılabilir diye düşünüyorum.”

Aziz Murat Aslan

Aziz Murat Aslan

1 Sağlık Müzesi, Şehir Galerisi, Künmat sanat Galerisi, Akdeniz Sanat Galerisi, Taksim Sanat Galerisi, Galata Sanat Galerisi, Ümit Yaşar Sanat Galerisi, Güzel Sanatlar Galerisi, Tanak Sanat Galerisi, Hobi Sanatlar Galerisi, Galeri Z, İş Bankası Parmakkapı Sanat Galerisi, Urart Sanat Galerisi, Pago Sanat Galerisi, Atölye Ev, Antik Sanat Galerisi, Altamira Sanat Galerisi, Dolmabahçe Kültür Merkezi, Artist Sanat Galerisi, Kabataş Kültür Merkezi, YMM Sanat Galerisi, Ariyel Sanat Galerisi, Ekav Sanat Galerisi, Tüyap Sanat Fuarı, Art Şişli Sergi ve Kültür Merkezi, İş Bankası Kibele Sanat Galerisi, Ekol Sanat Galerisi, Galeri Fe, Orhan Peker Sanat Galerisi, Selçuk Yaşar Resim Müzesi ve Sanat Galerisi vb.

2 1984 “Uçun Kuşlar Uçun Burada Vefa Yok”, 1985 – 1986 “Ayrı Beraberlikler I – II”, 1987 “Umut Türküsü”, 1988 “Gece Sessiz ve Karanlık”, 1989 “Umuta Ağıt”, 1990 “Umut Hüzün İçinde”, 1991 – 1992 – 1993 “Sahilde Ata Binmiş Balıklar I – II – III”, 1994 “Göl Köy”, 1995 “Resimde Şiirin Sıcacık Yüreği”, “1997 – Ellerim Zeytin Ağacı”, 1999 “Harici”, 2000 “Tanrıça Demeter ve Kral Knidos`a Mektuplar”, 2002 “Doğuran Mavi`nin Çığlığıyla Uyandı Sabah”, 2003 “Yürek Yelpazesinde Nar” ve “Zamana Akan Nehir”, 2004 “Irak Hasretlerin Yakın Düşleri”, 2004 – 2005 “Isıt Yüreğini Pera`da Zemherinin”, 2010 “İki Kuşak Akyol”, 2014 “Düalizm: Ruh ve Madde”, 2014 “Renkler Cumhuriyeti”, 2015 “İrkildim Uyandım Bir daha uyumadım”, 2015 “Masallar, Oyunlar, Ağıtlar ve İki Selvi”, 2016 “Can Eriğine Saygı”, 2017 “Sine Qua Non / Olmazsa Olmaz”, 2017 “Ayvalık Aşkım – Zeytin Ağacımın Türküsü”, “Tahayyüller Okyanusunda İki Kuş” ve 2019 “Yüklendim Narımı Düştüm Yola”

3 http://www.muzafferakyol.com/hakkinda.php

4 28.05.2021 Muzaffer Akyol ve Aziz Murat Aslan Söyleşisi

5 28.05.2021 Muzaffer Akyol ve Aziz Murat Aslan Söyleşisi

6 Fars kökenli spiritualist ve mistik şair Hallâc-ı Mansûr, İran`ın günümüzdeki Horasan kentinin güneyinde dünyaya gelmiştir. Hallâc Allah’ta eriyip yok olmak anlamında söylediği “En-el Hakk” yani “Ben hakkım” sözü bahane edilerek, 912 senesinde tutuklanmıştır. Öğrencilerinden biri bir Yahudi’ye hakaret eder ve Hallac’ın kızgınlığını üzerine çeker, bir süre sonra sakinleşen Hallac ona: “Sevgili oğlum. Bütün dinler, ulu Tanrı’nın dinleridir. Tanrı, her bir dini ile ayrı bir insan topluluğunu meşgul etmektedir. İnsanlar inandıkları dinleri kendileri seçmediler; bilakis Rahman ve Rahim olan Tanrı, insanları inandıkları dinler için seçmiştir. Eğer bir kimse başka bir kimseyi inandığı dinin doğru olmadığı iddiasıyla kınarsa, bu hareketiyle o insanın kendi iradesiyle bir tercih yapmış olduğu yolunda bir hüküm vermiş olur. Bu da aslında, Kadercilerin tarzıdır ve Zerdüştler böyle bir dini topluluktur (yani bunlar düalisttir). Bilesin ki Yahudilik, Hıristiyalık ve diğer dinler, sadece çeşitli sanlar ve farklı isimlerdir; fakat hepsinde maksat aynıdır, farklı değildir. Ben dinlerin ne olduğu konusunda çok düşündüm. Neticede gördüm ki, dinler, bir kökün çeşitli dallarıdır. Bir insandan, onu alışkanlıklarından alıkoyan ve bağlarından koparan bir din seçmesini talep etme. O zaten varlığın sebebini ve yüce gayelerin manasını kendisinin en iyi anladığı şekilde arayacaktır.” der. Karagöz sanatında da farklı dinlere, ırklara ve yaşam biçimlerine mensup topluluklar aynı potada erir ve bir arada artı yönleri ve zaafları ile beraber barış içinde yaşarlar. Her şeyin zıddı ile bilindiği ve ayakta durduğu bu ikilikler evreninde küfür-iman diyalektiği de gözardı edilemeyecek bir gerçektir. Öyleyse kimse kendisini, kabullerini diğer her şeyi dışlayacak bir mutlaklık dairesi içinde görmemelidir Hallac’a göre. Hallac’a göre Tanrı dahi kulunun sınırlılığını bilip buna göre ona muamele edecektir. Yine ondan aktarılan şu satırlar onun Tanrı ve insan arasındaki ilişkiye bakışındaki geniş perspektifi ortaya koymaktadır: “Yeryüzünde hiçbir imansızlık yoktur ki, altında iman saklı olmasın; itaat yoktur ki, altında kendinden büyük isyan saklı olmasın ve kendini tamamen ibadete adama hali yoktur ki, altında saygıdan feragat hali olmasın; sevmek iddiası yoktur ki, altında edepsizlik saklı olmasın. Fakat ulu Tanrı, kullarına istidatlarına göre muamele eder.” Bu zıtlık ile beraber Karagöz ve Hacivat`ın ayrılmaz dostluğunun da muamması burada gizlidir. Birbirlerini döverler, didişirler ama birbirleri olmadan da var olamazlar. 896 senesinde İran`ın Tüster kasabasına dönen Mansur, aralarında bir yıl kaldığı Tüster halkı tarafından kendisini hiçbir mezhebe bağlı bilmeyen, ancak her mezhebin en zor hükümlerini uygulamayı esas alan Hallac`a büyük ilgi gösterir. Bilindiği üzere Karagöz sanatının atası olarak kabul edilen Şeyh Küşteri`de Tüster kasabasından Osmanlı topraklarına gelmiştir. Bağdat`ta siyasi baskılar sonucunda Mâliki kadısının hükmü ile, Hanefi kadısının muhalefetine karşın ve yetersiz delillere rağmen işkence edilip derisi yüzülerek idam edilmiştir.

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı