SÖYLEŞİ

Bedri Baykam ile Sanattan Siyasete..

Yakından tanıdığınız belki de tanıdığınızı zannettiğiniz Bedri Baykam ile bir röportaj yaptık. Bedri Baykam her zamanki gibi iddialı söylemleriyle bir o kadar da mütevazi tavırlarıyla tüm sorularımıza içtenlikle cevap verdi.

Röportaj uzun olabilir ama Bedri Baykam’ın ilk defa dile getirdiği açıklamaları ve iddiaları bulacaksınız bu röportajda.

Genç ressamlara tavsiyelerden, gurur duyduğu ‘sıvı’ya kadar bir çok çarpıcı açıklamayı keyifle okuyacaksınız.

KitaptanSanattan.com/Oğuz Kemal Özkan
28/05/2015

Edward Lucie Smith sizi ülkenin en çok tanınan çağdaş sanatçısı, ünlü bir yazar ve televizyon yıldızı olarak nitelemiş. Siz kısaca kendinizi nasıl tanımlarsınız? Ya da Hasan Bülent Kahraman’ın dediği gibi Bedri Baykam’ı tanımlamak eşyanın tabiatı gereğince zor bir iş midir?

Edward Lucie Smith bunu ‘Bedri Baykam popüler kültürde Elizabeth Taylor kadar tanınıyor’ cümlesiyle söyler. Avustralya’da ki Türk dönercisinden, İngiltere’de ki sokaktaki terzi, garsona ya da Türkiye’de ki ayakkabı boyacısına kadar herkes bir şekilde bir ressamı, düşünce adamını tanıyorsa bu istisnai bir durum.

Ama insanlar ‘nasıl oluyor bu?’ diye soruyor ya, ‘1978’den beri günde ortalama 18 saat çalışmamla ilgisi olabilir mi’  diye düşünsünler. Gerçekten 37 yıldır günde 18-20 saat çalışıyorum. Yani bunda bi mucize yok. Olay şu: Bu çalışmayı 5 yaşından beri, bir hesaba göre durmadan resim yapmaya 1960’dan beri başladığım için 60-78 arası mesai de buna eklendiği zaman bunun da getirdiği ek zaman dilimiyle olay daha da efsanevi boyutlara taşınabiliyor. Sonuçta çalışma hastasıyım. Eminim ileri ki yüzyıllarda diyecekler ki, ‘şaka mı yapıyorsunuz dublörü vardı.’ Çünkü bir insanın hem bütün bu kitapları yazması hem aktif CHP siyasetine katılması, katkı vermesi hem bütün bu spor karşılaşmalarını izlemesi, yazması yorumlaması hem bu kadar resim yapması, bu kadar konferans vermesi bütün bunlar üç insan ömrüne bile sığmaz diyecekler siz çocuksunuz, kandırmışlar, kim olabilir bunun yerine yolladığı adamlar gibi şeyler yazılacak, ben de bunu anlayışla karşılayacağım, kızmayacağım, gerçekten İngilizce deyimiyle ‘It doesn’t make sense’ . Onun için Edward Lucie Smith’in dediği doğru. Gerekçesi bu.

Hasan Bülent’in dediği de doğru.Evet tanımlamak zor. Çünkü Bedri Baykam sadece bir ressam mı? Hayır. Sadece bir yazar mı? Hayır. Sadece siyasal bir eylemci mi? Hayır. Sadece bir Fenerbahçeli mi? Hayır. Ama ‘All of the above’ Sadece bir felsefe adamı mı? Hayır. Sadece çağdaş Kemalizmin bugünkü yorumunu yapan Kemalist mi, düşünür mü? Hayır. Sadece bir aile babası mı? Hayır. O da değil.(gülüyor)

Bunlardan ağır basan biri var mı?

Kesinlikle resim. Onun her zaman önceliği ve ana sürekliliği var. Mesela kitap yazmayı şu yıllarda aksatıyorum ama resim yapmayı aksatmam gibi bir seçeneğim yok. Kitabı da şöyle aksatıyorum; yayınlanmış 25 kitaptan sonra aynı anda 6 kitabı tasarlayıp kurgulayıp yazıyorum. Hepsi birbirini bloke ediyor ve doğamıyorlar. Ama resim için böyle bir şansım yok.

En kritik nokta da şu: Türkiye’de insanlar eleştiri hastasıdır, ‘o da her şeyi yapıyor ya’ gibi mesela. Mühim olan benim her şeyi yapmam değil. Ben Fenerbahçe Televizyonuna çıkıp yorum yapıyorsam ve sırf oraya ünlüyüm diye çıkarılıyorsam ne dediğimi bilmiyorsam 3 gün sonra akıl almaz gaflarla fire verir. Sizi orada tutmazlar, alay konusu olursunuz. Hele bu çağda, youtube çağında maskara olursunuz. Yıllarca canlı yayın dahil, sporda firesiz en kritik konulara dalabiliyorsam sporu da 4 yaşından beri hastalıklı bir şekilde takip etmemden, Fenerbahçe tarihini en iyi bilenlerden biri olmamdan. Yani her şeyin bir içeriği var, karşılığı var, kaynağı var. Siyaset hakkında yazdığım 12-13 kitap varsa, binlerce makalem varsa, katıldığım binlerce canlı yayın varsa ve ben bir konuyu bilmesem elli kere yüz kere hastanelik ya da maskara olurum.

Bir de her şeyde arkamda belge bırakıyorum, binlerce makale, kitap. Onlarda da merak etmeyin hata arayan yüzlerce savcım var, eleştirecek şey bulmak için. Yani mühim olan çok şey yapıyor olmam değil, onların tutarlı ve içerikli, düzeyli bir şekilde yapılıyor olması önemli.

Peki kendinize dışarıdan bakmayı deniyor musunuz? Size mütevazi olmadığınız, ukala vb. eleştiriler yapıldığını bildiğiniz için soruyorum.

Beni bu şekilde niteleyenler benimle tanışmamış insanlardır. Onların da böyle bulmasını normal karşılıyorum. Çünkü genel olarak çevremiz ünlü ve ukala insanlarla dolu. Ben ömrümde biriyle fotoğraf çektirmeyi hiç reddetmedim.(acil durumlar dışında) Ne imza vermeyi ne de ilkokul talebesinden gelen bir röportajı.. Ne sokakta sarılmadığım teyze kaldı ne de ayaküstü vatanı ya da Fenerbahçe’yi kurtarmadığım araba tamircisi kaldı. Bundan daha mütevazi nasıl olacağım bilmiyorum. Beni tanımayanlar genel ünlü insan imajından yola çıkarak ve bi de ‘bu adam çok şey biliyor, bunları da iddialı söylüyor, kim bilir bu nasıldır’ diyerek bilinçaltlarında ünlü insan davranışı ile benim ne dediğimi bilerek konuşmamı birleştirip ‘demek ki bu da ukala’ diye kafalarında sentez köprü yapıyorlar. Benimle tanıştıklarında bunun davranış biçimi karşılığını da bulamıyorlar tabi. ‘Ya biz sizi böyle tanımıyorduk.’ diyorlar. İyi de ben ne yapabilirim. Beni kötü tanımanız için bir şey yapmadım diyorum. Böyle enteresan diyaloglarımız sürekli oluyor.

Mesele ben sokaktaki ayakkabı boyacısı da olabilirdim, bir marangoz atölyesinde çalışan çırakta olabilirdim. Hayat akış tesadüfleri sonucunda bugün bu işleri yapan Bedri Baykam oldum. Hayat akışı sonucunda garson da olabilirdim şef garson da olabilirdim hamal da olabilirdim. Dolayısıyla her meslek insan için ve her insanın yaptığı bir iş var ve yaşamın bedelini içinden geçerken ödeme şeyi var. Ben her insanı eşit görürüm. Bana buraya pizza getirmek için gelen çocukla atölyemi ziyaret eden Rus Ticaret Bakanı’na aynı gözle bakarım. İkisi de insandır. Aynı tavırlarla ilgi gösterir ve teşekkür ederim. Benim kendime güveniyor olmam ukala olmamı gerektirmiyor. Bunlar ayrı şeyler. Yani ben Türkiye’ye ve dünya sanatına neler getirdiğimi biliyorum. Bunlar benim emin olduğum konuşmalarımda kullanırken ne dediğimi bildiğim bütün söylemimin ayakta durmasını sağlayan şeyler. Ama bunlar insan olarak bir ukalalık gerekçesi değil. Bazı şeyler zaten yoruma açık değildir. Mesela modern sanat tarihinin batının bir oldu bittisi olduğunu deşifre edip bunun manifestolarını, makalelerini, kitaplarını ben yazdım. Şimdi bu veri. Yani en iyi deseni ben yaparım demiyorum. En iyi deseni kim yapar, öznel bir şey. Herkes kendi görüşünü söyleyebilir, savunabilir. Ama bu verisini verdiğim şey tartışmaya açık bir şey değil. Ya da Batıda ki önemli bir dünya akımını, yeni dışavurumculuğu batıyla aynı anda eş zamanlı uygulayıp ülkeye de eş zamanlı olarak yaşatıp tartıştıran ilk kişi benim. Şimdi bu tartışmaya açık değil. Somut net bir şey.

Bu arada Türk Sanatında Bedrim Baykam olabildiyse Bedri Rahmi Eyüboğlu daha önce olduğu için olmuştur, Fikret Mualla olduğu için, Abidin Dino olduğu için olmuştur. Bu birbirine bağlı bir süreçtir. Sonuçta Bedri Baykam resimleri 1980-81’den itibaren çağdaş sanat piyasası daha yeni kurulurken ilk satılmaya başlanabildiyse daha önce Fikret Mualla resimlerini alanlar olduğu için o göz yakınlaşmasıyla benim çalışmalarımı daha kolay almışlardır. Ben de yoluma devam edebilmişimdir. Bunlar birbirine bağlı. Osman Hamdi’nin bu ülkede modern sanata yaptıkları ortadadır, açtığı akademi, batıyla kurduğu düşünsel köprü ortadadır. Hiçbirinin emeği ve bıraktıkları yadsınamaz, bu bir soy ağacıdır. Burada da mesela bu dağları ben yarattım diye 90’lı, 2000’li yıllarda resim yapmaya başlayıp çağdaş sanatın kendisiyle başladığını sanan sanatçılar ya da onları yönlendiren küratörleri de gördük. Bunlara da insan gülüp geçebilir. Özetle benim ne yaptığımı biliyor olmamın kesinlikle tek önemli kişi olduğumla alakası yok. Ben kendimin ne yaptığımı biliyorum, başkalarının da yaptığı önemli şeyler var, bunlar birbirine bağlı süreç.

Resimleriniz Türk gelenekleri ile çağdaş gerçeklikler üzerine mi kurulu? Yoksa sadece dışavurumcu bir sanatçı olarak duygu dünyanızdan geldiği gibi mi eserler üretmeye çalışıyorsunuz? Bu açıdan hem yurt dışında hem de Ülker grubuna satışı ile ilgili gündeme gelerek ülkemizde ses getiren ‘boş çerçeve’ sergisini hangi kategoriye koyuyorsunuz?

Bu sanat merkezinin adının neden ‘Piramid’ olduğunu hatırlatarak başlayayım. Oradan yola çıkarak cevap vereyim. Bir Piramid yüz binlerce tuğladan oluşuyor. Kendi piramidini oluştururken konulan her ek tuğla bu çağda aynı yerden değil. Getirilen tuğlalardan birisi kaligrafi olabilir, zen-budizm olabilir, alakasız bir şey söyleyecem, satsumalı vodka olabilir, onun size verdiği haz ya da ruh hali olabilir, siyasal analiz derinliğiniz olabilir, Atatürk hayranlığınız olabilir, Gandhi ya da Kennedy hayranlığınız olabilir, kadın düşkünlüğünüz olabilir, pornografi sevginiz olabilir. Şimdi bunun içine ben Fransız bistro kültürünü ve Fransız modernizm ressamlarını ekleyebilirim, Hint erotik minyatürlerini ekleyebilirim, bir başkası kendi piramidini kurarken Hristiyanlık, dini resim, klasik mobilya, barok müzik vb gibi bambaşka şeylerden kendi piramidini kurabilir. Bu piramidi herkes özgürce kurar ve dünya eskisi gibi olmadığı için herkes seyahat ettiği için, internet her şeyi herkesin önüne getirdiği için, insanlar birbiri ile chat edebildiği için bu piramit evrenseldir. Sen Türksün diye yalnız lale motifi Türk halısı ya da benzeri şeylerden oluşamaz. Bugün Amazon ormanlarından da etkilenebilirsin, Muson yağmurlarını da hayatının parçası yapabilirsin, dünyayı gezebilirsin, bir Afrikalıyla da sohbet edersin, kendi piramidini oluşturabilirsin. Bu piramit evrensel bir piramittir. Modern sanatta bir batı alanı değildir zaten. Batılılar da kendi piramitlerini oluştururken her biri güney ve doğu ülkelerinden yaptıkları alıntılarla modernizmi kurmuşlardır. Benim kendi piramidimde de kaligrafi de var, Nazım Hikmet de var, Amerikan soyut dışavurumcuları da var, Van Gogh da var, Picasso da var, Tapies de var, Fenerbahçe de var, Dr Suphi Baykam var, Atatürk var, Deniz Gezmiş var, seks var, erotizm var, beni ben yapan objelerim ve dekor toplama hastalığı var. Ben bütün bunların totalinden oluşuyorum ve bunlar illa ben Türküm diye yalnız bu coğrafyadan veya yaşadığım Ankara ve İstanbul’dan hayatıma giren şeyler olmaya mecbur değil. Zaten bu saydıklarımda uluslararası eksenin işleri. Bu kent olarak Rio’yu ekleyebilirsiniz, San Francisco’yu, Berkeley’i ekleyebilirsiniz, Küba’yı ekleyebilirsiniz vs. Herkes kendi evrensel piramidini kurar ve yapar. Ve ben kendi evrensel düşüncemi ve yolumu kendi piramidimden özgürce üretiyorum ve herkesinde kendi sunduğu piramidini taşımak için buradaki sergi salonunu gençlere, ünlülere, ünsüzlere açıyorum. O diyalogları kalıcı kılmak ve düşünce üretmek için. Dolayısıyla yaptığım işlerin Türk, Dünya ve evrensel kültüre aynı anda değdiğini söyleyebilirim. O yüzden de yaptığım işler bir Koreli ya da Fransıza da hitap edebiliyor.

‘Boş çerçeve’ye gelirsek, boş çerçeve düşüncesini ürettiğimde her önemli çıkışım gibi bu çıkana kadar eşim ve en yakın asistanım Öykü dışında kimse bilmedi . Nedeni malum. Burada her şey bir kavram. Dolayısıyla mahrem kalması lazımdı doğduğu ana kadar. Bir müze bana dese ki en önemli 5 yapıtından mini bir retrospektif yapıcam; o 5 yapıta ‘boş çerçeve’ kesin girer. Neden çünkü çağdaş sanat ortamına aynı anda bir çıkış, bir eleştiri, bir yorum, bir yenilik hepsini birden getiriyor.

IMG_0088
Öykü Eras ve Bedri Baykam

İlk olmadığı yönünde eleştiriler var?

İlk olmadığı yönündeki eleştiriler çok çocukça. Şöyle çocukça; duvara konan boş çerçeve örnekleri gösteriyorlar. Bunun benim konumla uzaktan yakından bir bağlantısı yok. Yani sen sarı rengi kullanmışsın yenilik diyorsun bak daha önce de Van Gogh da sarı kullanmış demek kadar salakça laflar. İşin daha komiği duvara değişik zamanlarda konmuş 7 ya da 10 çerçeve örneği veriyorlar. Peki değişik zaman dilimlerinde bu boş çerçeveler konduğu için ve konduğu zaman , bunu ilk A kişisi yapmış, sonra B kişisi yapmış, C kişisi yapmış, D Kişisi yapmış, E kişisi yapmış, F kişisi yapmış, G kişisi yapmış, bu eleştirileri yapanlar sırayla B kişisine C kişisine D kişisine saldırdı mı? Bunu daha önce A yapmıştı diye sen niye yaptın sen salaksın sen saçmalıyorsun diye saldırdılar mı? Yoo saldırmadılar.. Şimdi Bedri Baykam’a saldırmak için bu konuda araştırma yapman gerektiği için geriye gittin bunlara rastladın. Bunlara rastladığın zaman Bedri Baykam’a saldırılarını zaten kendi küçük bakış açıları ve mantıkları ile bi sağlamaya almak için önce sırayla A’dan sonra ki B, C, D, E, F, G, H’yi linç etmeleri lazım bana gelene kadar. Onları atlıyorsun, onları kutsuyorsun, direkt bana atlayıp beni linç etmek istiyorsun. Orada da şöyle bir şanssızlıkları var, konuyla alakalı değiller çünkü, ‘benim boş çerçevem duvarda değil, uzamın ortasında.’ Uzamın ortasında ve 360 derece dünyaya bakan bir göz.

IMG_0096
Bedri Baykam ‘Boş Çerçeve’yi ve ‘Piramid Sanat’ anlayışını böyle anlattı.

Ömür boyu biz bir çerçevenin içinden resimlere baktık. Bunlar klasik resimdi, dini resimdi, Rönesans resmi idi, bunlar empresyonizmdi, ekspresyonizmdi, kübizmdi, sürrealizmdi, minimal sanattı, kavramsal sanattı, fotoğraftı, hatta akar video idi. Devamlı o dikdörtgenin içinden biz çeşitli yaşam görüntüleri gördük ya da benim 4 boyutlu işlerde. Sonuçta devamlı o dikdörtgenlerin içinde değişik bırakılmış sanatsal izlere baktık ve burada da yine bir dikdörtgenin içinde bir görüntü görüyorlar. Ahmet ve Leyla. Yine bir dikdörtgenin içinde görüntüye bakıyorlar ama Ahmet’in gördüğünü Leyla görmüyor. Ve her saniye biz naparsak yapalım mikro detaylarda ışık değişiyor, bulut geçiyor. Bir milim oynamalarıyla açı da görüntü de değişiyor, benzer şeyler görüyorlar ama hiç aynı şeyleri görmüyorlar, apayrı kompozisyonlar görüyorlar. Bir başka biri de ayrı bir kompozisyonla görüyor, bir başkası çocuk diyelim ona da,  başka şey görüyor, elinde tepsiyle oradan gelen garson başka bir şey görüyor. Bu görüntü canlı zaptedilemez, geçici, tekil ve sanatın taşıdığı bütün öğeleri barındırıyor. Çerçeve, derinlik, uzam, kompozisyon, foto realizm, hepsini taşıyor ve 360 derece. Şimdi buradan Duchamp‘ın readymade kavramına geçiyorum. Pisuvarı ters asıp vs. endüstriyel bir dizayn tasarımını bir galeriye koyduğum zaman ona bambaşka bi  gözle bakarsınız diyor. Ya da bir bisiklet tekerini ya da bir askılığı. Şimdi Duchamp bunu getirdiği zaman bu tekerin bulunması kadar düşünsel olarak önemli bir çıkıştı. Ama daha sonra on kuşaktır sanatçılar Duchamp’ın bu readymate kavramını sömüre sömüre bi hal oldular. Bunların en meşhurlarından Jeff Gunts ben de elektrik süpürgesi getirdim dedi koydu 5 tane elektrik süpürgesi mesela. Damien Hurts da ecza dolapları getirdi koydu. Gobber de el yıkama evyesi falan.. Peki getir, o zaman ben de Türküm diye yerlere halı getireyim, semaver getireyim bak ne güzel bizden de bişeyler olmuş olur. Hem readymade hem de semaverli komposizyon olur, harika, özgün ve yerel de olur, folklorik tat da olur batılıların istedikleri gibi, folklorik bişiler görmek hastalıktır batılılılar da. Şimdi ben de semaver getirsem ben orjinal mi olucam? Bu noktada diyorum ki Duchamp bütün bu kendisinden sonra dayatılıp bi de ticari spekülasyonla 150 milyon dolara 300 milyon dolara satılan bu ecza dolaplarını görse yaşasa (bu kısmı mecburen silersin, sen şöyle yazarsın diyor) ebenize saygılarımı sunarım derdi. Tercümesinin ne olduğunu biliyorsun. Çünkü derdi ki ‘Ulan ben bunu yaptıktan yüzyıl sonra bulabildiğiniz yenilik bu mu?’Yani teker yerine ecza dolabı, pisuvar yerine elektrikli süpürge alay mı ediyorsunuz, çok mu mutlusunuz gele gele buraya mı geldiniz’ derdi. Benim yaptığımı görünce de(boş çerçeveyi) çok tatlı bir şekilde kıskanırdı ve helal olsun derdi. Yaşam, hayat duruş fikrini alıp oradan başka bir uzama geçerdi. Çünkü ben diyorum ki nesneyi artık kutsamaktan ve tapınmaktan vazgeçin, teker bulundu. Yani siz yeni Duchamp daha önemli bir Duchamp olmayacaksınız. Üç tane cahil bankacıyı ikna edip galerici forsuyla ve Newyork Times yazarını da kafaya alıp 100 milyon dolara satabilirsiniz boş şişeyi. Ama sanatsal olarak bu değil. Yani bununla beni impress etmeyeceksin. Diyorum ki uzama geç bak canlı sahne, değişken sahne, zapt edilemez sahne, o zaman sen yaşamın sana sunduğu ve her an değişen görüntüleri al. Çerçeven statik koyduğun yerde görüntü sonsuz.

Şimdi biri bana diyebilir ki; Ya Bedri iyi güzel diyorsun da bu çok mu önemli, çok mu kalıcı? Benim de yanıtım şu olurdu; Valla bir şeyin sanat ve tarihsel açıdan ne kadar önemli ve kalıcı olduğunu zaman gösterir. Ben kendime ve ürettiğim düşünceye yaptığıma güveniyorum. İnanmıyorsan 250 yıl sonra gel konuşuruz. Ama sana şunu söyleyebilirim bugünden. Bahsettiğim diğer günümüz 100 milyonlara satan ‘readymade’cilerin yaptığı yaptım oldu getirdim oldu koydum oldu musluk getirdim boş şişe getirdim elektrik süpürgesi getirdim koydum oldu sanatından yüz kere bin kere daha önemli olduğunu söyleyebilirim. Yani sanat tarihinde ne kadar kalıcı olduğunu bilmem, bunu yaşayarak göreceğiz. Ama bunlardan yüz kere daha önemli olduğu aşikar. Duchamp gelse der ki ‘şaka mı yapıyorsunuz batı müzayede sisteminde parlatmışsın değerini gökdelen fiyatını çıkartmışsınız, aferin hayrını gör, güzel para harca, git güzel şampanya iç, ama sanatsal olarak bunda bir şey yok, alay mı ediyorsunuz benden yüzyıl sonra nesneyi değiştirince ve altındaki metini daha felsefi sözlerle savununca adam mı oldunuz.’

Bunu da en tatlı şekilde uluslararası sanat dergilerinde yaptığım ilan kampanyasında açıkladım;
1. ay ‘Duchamp would have been them jealous’ yani ‘Duchamp içten içe çatlayarak kıskanırdı bunu’ diye tam sayfa ilan vardı tüm sanat dergilerinde..
Ertesi ayda boş çerçeveyi koyup ne olduğunu anlatan kampanya vardı.
Bu yüzden en önemli 5 işimi koysam; mesela 6 yaşımdan ‘Kovboy Süvariler’ resmini koyarım. 24 yaşımdan ‘Fahişenin Odası’nı koyarım, yaptığım ilk 4d‘yi koyarım, yaptığım en tipik kolajlı tuvalı koyarım, 5. de boş çerçeveyi koyarım. Nerelerden nerelere o beynin atladığını, geliştiği ve farklı kavramlar sunduğu ve nasıl açılımlar getirdiğini göstermesi açısından..

Çerçevenin şeklinin şemalinin önemi var mı?

Tabii ki..Mesela bu Mayıs başında boş çerçeveyi Venedik Bienali’nde sunuyorum. Venedik Bieanali’nde sunduğum boş çerçevenin bir tarafı tamamen klasik öteki tarafı çok modern ve kırmızı. Etrafına baktığımızda fast forward dünya tarihi, yani sıkıştırılmış dünya tarihi özeti gibi. İşte o klasik çerçeveler dünyasından ve geçmiş yüzyıllardan bugünkü çağdaş yapıtlara kadar tüm sanat tarihini o boşluğun içinde hatırlatmak için iki tarafı farklı.

Peki sizin anlattığınız bu ‘boş çerçeve’ felsefesini anlayacak bir izleyici potansiyeli, portföyü var mı?

O izleyiciyi üretmek benim işim. İşte sana bu röportajı veriyorum, başkalarına röportajlar veriyorum. Kimisi okudu, kimisi anladı, kimisi anlamadı. Bu yüzden sanat tarihi yavaş yavaş oluşur. Şu bahsettiğim sunumu Türk küratörlerin hepsi biliyor mu? Bi kısmı biliyor, bi kısmı görmek istemiyor, kişisel yakınlık düşmanlık gibi sebeplerden. Mesela yarın öbür gün ben ölücem, bu tip gerginlikler kalmayacak, o zaman hepsi anlayacak. Bizim meslek çok uzun soluklu. Ama ben doğru izleri bırakıp, bunu yaptığım en önemli 5 işten birisi olduğunu söylediğim zaman da bir iz bırakıyorum.

Murat Ülker konusuna değineyim. Mühim olan bu fikrin sunulduğu anda değerlendiğini görüp satın alındığının görülmesi önemliydi. Dolayısıyla fikir doğarken 10-15 tane koleksiyoner seçtim. Ben bunlardan 7 tanesiyle görüştüm. 3-4 tanesi çok etkilendi. Bir tanesi satın alma kararı verdi. Ama istediğim paranın üçte birini veriyordu. Orada da konu para açlığı değil. Bunun ettiği değer. En az ettiği değeri kabul ettirmek mesele. O yüzden reddettim teşekkür ederek verdiği değere de. Murat Bey ise en son konuştuğum koleksiyonerdi. Bütün bu sunumu dinledi, anlayarak kabul etti ve aldı. Şimdi ben bi sansasyon yapayım, bunu bi de Murat Ülker’e sunayım o alsın, böylece o alırsa daha çok reklamı olur. Böyle olsa ben ilk Murat Ülker’e giderdim. Zaten hepsi hayatımda her zaman olduğu gibi kanıtlı, gizli saklı değil.

Bundan ziyade farklı dünya görüşlerinize sahip olmanızdan dolayı eleştiriler geldi.

Mesela her gün Atatürk’e söven gazeteler var. Onlardan birinin sahibine bu işi satar mıydım? Satmazdım. Zaten gitmezdim, zaten o da almazdı.

Murat Ülker o çizgide biri değil yani?

Hiç değil. Ben Murat Ülker’e bu iş için gitmedim. Murat Ülker bir koleksiyoner olarak benim resimlerimi görmek ve benimle tanışmak istedi.

Tanışma teklifi ondan mı geldi?

İlk ondan geldi. Ben de Murat Ülker’in benimle tanışma isteğini kabul ettim. Ve aramızda ki siyasal soğukluklar ve çekinceler malumdu. Kendisinin veya kurumunun böyle bir kurum olmadığını bana fiili olarak saatlerce anlattı demiyorum, gösterdi. Yerini gösterdi, çalışanlarını gösterdi, koleksiyonunu gösterdi, duvarlarını gösterdi, Atatürk resimlerini gösterdi. Murat Ülker, Bedri Baykam gibi bir Atatürk militanı mı? Hayır değil. Hayata daha geniş bakan, Cumhuriyet‘i de Atatürk‘ü de kabul eden kendi yaşam tarzında muhafazakar bir insan. Benim buna itirazım olabilir mi? Olamaz. Ülker imajını belki Türkiye’nin gerilimleri belki kendi hataları bilemem ama Ülker imajını yanlış götürüp tamamen Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı bir platform olmadığını yaşatarak gösterdikten sonra insan olarak  benim iki seçeneğim var:
Hayır ben sizi böyle tanıyorum. Benim için sonsuza dek böylesiniz. Ben de beton kafayım. Zaten değişmem ne haliniz varsa görün.
Ya bunu diyeceksiniz. Ya da Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı olmadığını gördükten sonra bi takım medya gruplarının, derneklerin, siyasilerin baskısıyla olmuşmuş o imaja karşı bir şans verdim. ‘Boş çerçeve’den önce benden birçok resim aldı. Zaten ilk görüşmek için gittiğimde daha önce benden aldığı resimleri gösterdi. Dolayısıyla diyaloğumuzun bir öncesi de var. Ama ben buna benzer polemikler olmasın ya da hayatın akışı gereği ondan önce 7 kişi ile görüştüm. Onlar da sanat tarihine girme şansını kaybeden koleksiyonerler oldu. Çünkü ‘boş çerçeveyi’ ilk Ülker‘in aldığı tarihe not edildi. Bu önemli bir şey. Yani ilk kübist resmi şu aldı bu aldı demek gibi.

Siz ‘Piramid’ten anlatarak yola çıktığınız için soruyorum ve bu eleştirileri de duyduğunuzu düşünerek, piramiti sanat galerinizin logosu yapmanızın masonlukla alakası var mı?

Evet, bütün Mısırlılar Masondur..(gülerek) Çok haklılar. Ve hatta Mısır’a giderlerse yeni Cumhurbaşkanı da ülkenin ismini Masonland diye değiştirmeyi düşünüyormuş.
Bu arada yeri gelmişken söyleyeyim. Mason localarından geçmişte teklifler aldım ama katılmadım.  Mason değilim.

Sizin resimlerinizin ve sanatınızın temelinde doğu kültürünün yetersizliğini, üretkensizliğini eleştiren oryantalistlere karşı bir tepki ve hırs vardır diyebilir miyiz? Yoksa düşünsel, çağdaş, yenilikçi, sosyal ve politik boyutta demek yeterli mi?

Oryantalist ressamları çok severim. Benim tepkim modern sanat tarihi batının bir oldu bittisi makalem ve maymunların resim yapma hakkı kitabımda bahsettiğim gibi öyle bir baskıcı tutucu ırkçı sanat dünyası üretildi ki bu dünyada durum şu; ben bugün kendi hamam harem resimlerimi yaptığım zaman bu seferde oryantalistlerden esinleniyo diye benim malımı bana satıyorlar ve benim var oluş haklarımı kendi çöplüğümde benim elimden alıp bana pazarlıyorlar ve bi de sen onların türevisin diye arkama da tencere takıyorlar, yok o kadar da uzun boylu değil. Bu yüzden 87 yılında 1. İstanbul Bienali’nde maymunların resim yapma hakkı diye referandum yapmıştım, insanlar gelip oy kullanıyorlardı özgürce, yüzde 92’si maymunların resim yapma hakkı var diye oy kullandı, ben resim yapmaya devam ettim. Tersi çıksaydı bırakacaktım. Ve Andry ve Jerom un işlerinden karışık bir 10 metrelik bir resim yaptım, İstanbul Modern satın aldı kendileri açısından astronomik bir fiyata. Ve şuanda bu resim orada asılı. Bu resmin adı: Andry jerom Burası benim hamamım, yani tamam misafirim ol, resmimi yap, keyif alırım, gurur duyarım ama unutmasınlar ki burası benim hamamım kızlar benim kızlarım, bu alan benim alanım istediğini üret sonra buranın ‘copyright’ı sana geçti zannetme. Bu bi oryantalistlere karşı tepki değil, oryantalizmi bile bu şekilde bize karşı kullanan sanat eleştirmenlerine, tarihçilerine ve fark etmeden ırkçılığa geçiş yapan sanat yorumcularına..

Ve şu pratiklik var mesela, bu sohbeti yaparken bil diye söylüyorum tutarlılık çok önemli. Tutarlılığın şöyle bir pratikliği var. Çok yalan söyleyen biri ona ne demiştim buna ne demiştim diye ne diyeceğini şaşırır. Her dediği puzzle parçaları birbirine bağlı ve oturan kişi ise tam tersine bütün geçmişini ve bütün soruları rahatlıkla göğüsler ve her şey birbirine oturur. Mesela hayatım üstünden bu değerlendirmeleri geçirmiş biri olarak bana sorulan siyasal sorulara da muhatap olduğum zamanlarda ki gibi kendime şöyle diyorum; yani senin hayatın bu karmaşıklık içerisinde çok zor ve yük ağır ama bir başka açıdan çok da kolay çünkü her şeyin çok tutarlı hep doğruyu söylüyorsun ve her şey bu yüzden kolay anlatıyorsun. Tahmin ediyorum belki biraz emek istiyor ama insanlar da bunu takip edebiliyor ve anlayabiliyor. Mesela maymunların resim yapma hakkı kitabımda buna benzer başka örnekler var. Zahire Sanatı var, Paul Kle var, alman Penk var, Penk benden 3-5 yaş yaşlı bir sanatçı..Bu üç sanatçının yaptıkları işler birbirine çok yakın.Mesela ben bugün Penk gibi resim yapsam derler ki Penk’i taklit etmiş ya da Paul Kle’yi taklit etmiş ama kise Zahire Sanatı nı taklit etmiş demez..Çünkü batılı ister Afrika Heykeli ister Zahire deseni ordan bişey aldıgı zaman ister Jacometti’nin ömür boyu ondan geçindiği Tanzanya’dan aldığı ince uzun insan figürü o ‘copyright’ın kendilerine geçtiğini zannediyorlar, sahipleniyorlar. Sanki bi manzaradan esinlenmiş gibi. Sonra manzaranın sahibi gelince sen kim oluyorsun diyorlar. Olay bu.

İdeolojik olarak da bu oryantal yaklaşımı görüyoruz değil mi?

Kültürel emperyalizm. Kültürel kolonyalizm. Batının bugün bilinçaltı ve bilinçüstü Atatürk’e duydugu kıskançlık kin ve hiddet çok birbirine bağlı. Çünkü ben 1984 yılında modern sanat tarihi batının bir oldu bittisidir diye San Fransisco Müzesini basma yetkisini, eylem yapma yetkisini, skandal çıkarma yetkisini kendimde bulduysam bunu geniş dünyada doğduğumdan beri Mustafa Kemal’den aldığım öğretilerin sonucu olarak o özgüveni, içgüdüyü, bilinci ve kararlılığı kendimde bulduğum için. Ömür boyu bunu kendi gördüğüm siyasi hayatımda bizim evde, CHP’de veya iktidardaki faşist gruplara karşı veya yaratıcı fikirleriyle uygulayan babamdan gördüğüm için ben bu eylemi çok rahat gördüm. Cebimde 20 dolarım var, o anda vizem bitmiş, Amerika’da illegal bir durumdasın, o anda seni postalayabilirler Satürn’e. Orada milyar dolarlık müze sistemine karşı karşında da 70 yaşında  80 yaşında da dünyanın en önemli sanat tarihçilerinin oturduğu masa var. Ve sen orada diyorsun ki siz tamamen rüya görüyorsunuz o öyle değil böyle. Ama bunun en küçük bir tereddütle yapmıyorum. Çünkü doğru söylediğimi, söylediklerimin mantıklı olduğunu, tutarlı olduğunu biliyorum. Zaman beni haklı çıkardı. Şimdi bienaller, sergiler daha uluslararası. Yine Newyork Modern sanat müzesinin aldığı 10 resimden 82’si batılı. Ama bir şeyler değişti. Ve ben bunu tarihe yazan ilk kıran kişiyim.

14 yaşındayken ilk sperminizi bir peçeteye saklayıp yıllar sonra İstanbul Modern Sanat’ta sergilediniz. Hatta bu konuda hakkınızda suç duyurusunda bulunanlar oldu.  Muhafazakar ve cinsel tabuları olan bir toplumda bu yaklaşımınızı iç dünyanızın ve insani duyguların dışa vurumu olarak mı değerlendirmek gerekiyor? Tepkileri nasıl karşılıyorsunuz?

Demin söylediğim konuya geliyoruz. Her şeyin tutarlı olması ne kadar pratik dedim ya. Normalde bir resim sergisinin kataloğu ya da bir kitabı yapılır. Ben çok uzun bir süreçte otobiyografi yazdım kıskanıyorum o günleri çünkü artık vaktim yok.  Ve o otobiyografi 1987’ye kadar olan dönemi kapsıyor. Harika Çocuk ve Paris Dönemi 80’e kadar. 80-87 ABD dönemi. 2 cilt. Dünyada yazılmış bu kadar grift bu kadar detaylı, 1500 sayfada 30 yılını anlatan belgeyle beslenen bir otobiyografi yok. Ben görmedim. Varsa da siz bana gösterin getirin ben okuyayım. Bu otobiyografinin sergisini yaptım çıktığında. Bu kitapta mesela ‘hadi canım para içinde yüzüyordu Amerika’da değil’, 575 doları ödeyemediğimiz için evden atıldığımızın noter kağıdından saç kestirmek için 9 dolar yazılan ödeyemediğim çeke kadar her şey var. Ve sergide de o dönemde kullandığım 50’li 60’lı yıllardan bavullar, çocukluk oyuncaklarım, Amerika’da giydiğim kıyafetler, resimler, cam altı olarak defterlerim, hatıra ve not defterlerim sergilendi. O hatıra defterlerimin birinin içinde o peçete vardı. 3 Şubat 1971 yılından ilk spermimi taşıyan benim sildiğim peçete hatıra defterimin arasından çıktı. Ama gazetecilerin Bedri Baykam’la röportaj yapıcam deyip bu otobiyografiyi okumaya vakitleri olmadıkları için Bedri Baykam Taksim’de attırıp sanat diye sergiliyor diye basına yansıdı. Daha sonra bu durumu nazik detayları ile savcıya dahi anlatmak zorunda kaldım. Ayrıca şikayet eden belli ki karşı siyasi gruptan, yanlış ve yalan muhafazakar, 10 yaşında ki kıza 20 kişi tecavüz ediyor, onları da aklamaya çalışıyorlar.Bunlar böyle muhafazakar.

3 -5 yılda bir  Bedri Baykam patlaması olur. Kadın güreştirmiştim, bu da bi patlamaydı, sperm bu da bi patlamaydı, boş çerçeve öyle. Arada normal  bütün akışı bozan böyle patlamalar olur. Bunlarında her bir zerresinin noktasal cevabı vardır. Benim otobiyografi yazarken iki seçeneğim vardı;bu otobiyografi hiçbir bir Türkün göze alamayacağı açıklıkta idi. Dünyada da örneği yok. Ben bu bilgiyi saklayabilirdim halktan, saklamadım verdim. Gelelim olayın analizine. Ben bir yaratıcıyım, sperm de dünyanın en yaratıcı sıvısı. En önemli yaşayan hücre olan, insan denen mahluku üretiyor yumurtayla buluşarak. Yani atılan en önemli jeton. Ben de doğduğumdan beri yaratıcı bir sanatçıyım, artistim, 6 yaşından beri uluslararası damgalı artistim, ben de ilk spermimi hoş geldin diyerek saklamışım.

Bu bilinçle mi?

Tabi ki. Çünkü arşivci bir aileden geliyorum. O arşivciliğim sanatçılığım üzerine kurulu. Efendim bunu herkes yapabilir. Yapamaz. Çünkü taklit etmiş olacak. Diyelim ki bi oğlun oldu. Sen de oğluna dedin ki ilk spermini saklayacaksın. Oğlun bunu başarmış olsa bile sonuçta Bedri Baykam’ın yolunu taklit etmiş olacak. Böyle olmasa bile spermi saklatılan çocuk bankacı mı olacak, muhasebeci mi olacak, uçak şirketi sahibi mi olacak belli değil. Dolayısıyla ben bi yaratıcıyım, ilk  yaratıcı sıvı mı sakladım diyen grubun üçüncü beşinci onuncu ready made ci parçası olup olamayacağını da bilmiyoruz. Çünkü 12 yaşında ki bir çocuk bilinmeyen bir denklem. Benim farkım o bilinmeyen denklem içerisinde o bilinci canlı yaşayan birisiyim Burada arşivcilik var, sanatçılık var, kavramsal sanat var ve bütün bunu paylaşarak çağdaş sanat ortamına taşıma var. Bu bilinç 50 yıla dayanıyor, 60’lı yıllara dayanıyor. Gelelim özüne; sperm benim çok gurur duyduğum bir sıvı, ne utandığım, ne ayıp bulduğum, ne günah bulduğum, ne kötü bulduğum tam tersine övündüğüm bir sıvı. Ha benim harcadığım trilyonlarca spermden yalnız bir tanesi işe yaradı ondan da Allaha şükür oğlum doğdu. Spermlerin çoğunun boşa gitmesi de onun geneline duyduğum saygıyı değiştirmiyor. Çok saygılıyım. Başkaları ayıp günah kötü zannediyorsa bu onların sorunu. Bu doğanın kurucusu ister tabiat ana de, ister evren de, ister uzam de, boşluk de, ister Allah de, ister God de, ne dersen de bu sistemin bu gezegenin sunduğu en önemli sıvı. Ben onunla gurur duyuyorum. Bundan utananlar kendi salaklarına yansınlar. Bu cümlelerimden de sonuna kadar sorumluyum. Ve o rahatlıkla konuşuyorum. Sen de haklı olduğumu biliyorsun.

George Thomson ‘İnsanın Özü’ adlı kitabında ‘Sanat nasıl büyüden doğduysa, sanatçı da aynı biçimde ilkel büyücününkine benzeyen bir toplumsal işlev yerine getirir. Sanatçı insanların manevi önderidir.’ der. Katılıyor musunuz? Bir manevi önder rolünüz olduğunu düşünüyor musunuz?

Doğru. Sanatçıya günümüz çağdaş büyücüsü de diyebiliriz. 4 boyutlu resimlerim, kavram olarak demokrasinin kutusu, ikaz olarak dikkat Türkiye 10 yıl 20 yıl sonra büyük rejim krizine gidiyor diye algılarımı çalıştırıp bunu  mesela 87 yılında Kubilay odası düzenlemesiyle ki o  da büyücü odasından farklı değildi, insanları 1930 a Kubilay’ın şehit edilmesine geri gitmiş oluyordu ve bunun gelecekle ilişkisini gelecek okuma olarak görebilmesi veya Kemik romanımda gökdelenlere uçağın yapacağı ölüm uçuşunu 10 ay önceden ve o bölümü yazmış olduğum 3 yıl önceden bilebilmem. Çağdaş büyücülüğü kabul ediyorum. Tabi ki bu bilinçle oluyor, bilgiyle oluyor, içgüdüyle oluyor, yorum sezgi kabiliyetiyle oluyor, dünyaya bunu farklı ve heyecan uyandıracak bir yeni dilde ve yeni görme biçimleri sunabilme kapasitenle oluyor. Yani falda geleceği görmek yetmiyor.

IMG_0104

Popüler kimlik ve kişiliklerin yaptığı işlerin değerli olduğu varsayılan bu ülkede siz genç ressamlara, sanatçı adaylarına ne tavsiyelerde bulunursunuz?

Genç sanatçılara ben her şeyi yazılı olarak bırakıyorum. Şu bin sayfalık Bedri Baykam kitabında 1963’ten bugüne Türk ve Dünya basınındaki izdüşümlerimi bu kitapta topladım ve sundum. Oradan isteyen sanat tarihçisi, sosyolog, eleştirmen veya küratör de tüm o tarihçeyi bulabilir. Maymunların Resim Yapma hakkı kitabımda batıya meydan okuyan tavrı ve tarihi bulabilir. Böyle bir insanın hangi siyasi analizlerle ve hangi ortamlarda nasıl büyüdüğünü özel hayatına ve çok özel hayatına girerek de bulabilir. Bu çok zor bir mesleki alandır. Bunda sert derili olmak lazımdır. Mucizeler yaratabilmek lazımdır. Moralin kolay bozulmaması lazımdır. Mesela ben çocukken ressamdım diye bu kararı kolay almadım, profesyonel bir ressam olma kararı alırken geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Kayhan Keskinok beni çocukken keşfeden insandı. Daha sonra benim yetişkinliğe geçişimde profesyonel ressam olma kararını vermem de birinci derecede rol oynadı, ailemden çok daha fazla hatta benden daha fazla.. Bana o özgüveni verdi. Ve zaten o Bedri Baykam özgüveninin temelinde de çok payı vardır 5 yaşından beri. Kayhan Keskinok’un zekası şuydu: bana bak Bedri şöyle resim yapılır böyle çizilir, hiçbir zaman bunu göstermedi. Tam tersine benim resim dersi almamam gerektiğini savunan birisiydi. Benim gözümün içine girip bak şurada kompozisyonu iyi yapmışsın, şu leke çok güzel, şurada beyaz boşluğunu çok iyi kullanmışsın, şurada atların hareketini az çizgiyle iyi vermişsin diye benim doğru ve farklı yaptığım şeyleri öne çıkararak onları algılamamı sağlıyordu. Dolayısıyla beni kendi gerçeğim, kendi algım ve kendi yorumlarım içerisinde o dünyanın içine kendi girip yönlendirebiliyordu. Zeka budur. Bu özgüvenin gelişmesi herkes de farklı şekilde oluşur. 18-20 yaşında sanat üniversitesine giren sanata yeni ısınan bir gençte farklı şekilde oluşur. Ben de farklı oluşur. Mimarlıktan ressamlığa daha sonra geçen birisinde farklı oluşur. Sonuç olarak size yol gösteren birilerini okuyun, dinleyin ama size nasıl resim yapılır, nasıl iyi ressam olursun, nasıl kalıcı bir sanat insanı olursun, size bunu kendinizden başka öğretecek kimse yok. Doğru kişilerden doğru ipuçlarını alıp yürüyün. Ama kendi kimliğinizi geliştirin. Benim gibi resim yapıp benim stilimi taklit edenler önemli sanatçı olamadılar. Ama benim beyin düşünce tarzımdan yola çıkarak farklı şeyler düşünen ve üreten gençler başarılı olabildi. Benim sanatsal oyun, beyin esnekliğimi, multi disipliner bakış açımı, katmanlığımı kullananlar benim yolumdan giderek farklı şeyler üretebildi. Mesela genç çağdaş sanatçılardan Haluk Akatçı öğrencimdi. Haluk Akatçı benim gibi resim yapmaya çalışmadı, benim beynimi örnek alıp bir şeyler yaptı. Başka örnekler de verebilirim. Ben de Picasso’dan etkilenmişimdir ama Picasso gibi resim yapmamışımdır hiç. Picasso’nun beyni ve düşünce tarzı, hayatı ve söylemleri etkilemiştir. Benim de bu şekilde aldığım örnekler vardır, Che Guevara da vardır. Che Guevara evet sanatçıdır fotoğrafçıdır ama esas ödünsüz devrimci kimliğiyle etkilemiştir. O ruhu yaşamınıza iyi geçirirseniz parasızlığa ve haksızlığa katlanma direncini oluşturabilirsiniz. Amerika’ya 800 dolarla taşındım. Resim satana kadar tenis ve Fransızca dersi vererek ayakta durdum.. Hangi akıl almaz zorlukları yaşadığım kitabımda var.

Kemik ilk romanınız. Pornografik bölümler var. 11 Eylül olayını önceden haber veriyor. Toplatılma kararı muhafazakarlıkla mı ilgili yoksa politik mi?

Romanın toplatılması müstehcenlikle ilgili.  Kemik adı üstünde yaşamın kemiğine kadar giriyor, Cinselliğin, bilimin, teknolojinin,insan ilişkilerinin, hayal gücünün kemiğine kadar giriyor ve 3. bin yılın bize suna bileceklerini ele alıyor. ‘Kemik’i 3 yılda yazdım. 12-13 yayıncı reddetti. Beğenmedikleri için değil, biz bunu yayınlarsak başımıza taş yağar bizi linç ederler diye korktukları için yayınlamadılar. En sonunda dedim ki ben bu kitabın hem anası hem babası olucam dedim Piramid Sanat olarak kendim yayınladım. Bu şekilde kitap daha uzun ömürlü oldu.  Yoksa yayıncı toplatıldıktan sonra korkardı vs. Kemik şuan devamlı satan kitap. Devamlı satan kitap yazmak zordur biliyorsun. Kemik çok olağandışı bir kitap. Mesela sayısız insandan hayatta okuduğum yerli yabancı en iyi kitap diye feedback aldım. Sizden nefret ediyorum çünkü kitabın son 10 sayfasını okuyamıyorum okuduktan sonra boşluğa düşücem ben napıcam diyenler oldu. Çok teşekkür ediyorum sayenizde kitap okuma zevki edindim diyenler oldu.

Kitapta Selim Targan ‘en iyi dost ölüm’ diyor. Siz de öyle mi düşünüyorsunuz?

En kalıcı ve nihai dostluğun o olduğu kesin. Gerisini de Selim’e sormak lazım. Şöyle söyleyeyim burada sahte mütevazilik yapmayacağım. Kemik kadar iyi bir kitabı mükemmel bir kitabı bir daha ben bile yazamam.

O zaman yüzyılın ya da tarihin en iyi romanı mı o anlamda mı söylüyorsunuz?

Onu bilemem. Orada boş çerçeve olayına dönüyoruz. Bu kadar iyi romanı ben bile yazamam. O bir kere olur. Bundan 500 yıl sonra ya da 200 yıl sonra başka insan ilişkileri olacak, başka yaşam tarzları olacak. Her dönemin kendi koşulları vardır. Ama bu dönemde daha içerikli, daha felsefi ama akar, daha sinematografik, daha görsel zenginliğe sahip, daha düşündürücü daha vurgulayıcı ve daha geleceği okuyan bir kitap zannetmiyorum olsun.

Kitabın filmi yapılabilir mi? Uygun gibi çünkü.

‘Kemik’i felsefe kitabı olarak yazabilirdim, deneme olarak da yazabilirdim ama roman olarak iyi ki yazdım diyorum. Şuan Kanadalı-Amerikalı yayıncı sinema hakları için görüşmeler yapıyor. Daha önce de düşünen yapımcılar oldu fakat gerçekleşmedi. Che Guevara ile Motorscycle Diary notlarının filmi bile  CHE öldükten 38 yıl sonra falan yapıldı. Dolayısıyla ‘Kemik’in de filmi yapılır, görüşmeler sürüyor. Kemik pahalı bir film. Benim kafam ucuz sinemaya çalışır,  iddiam hep şudur ki; ben 1000 dolara dünyayı yerinden oynatacak bir film çekebilirim. Zaman ayırsam 1000 dolara dünyayı yerinden oynatıp 1 milyar dolar da kazanabilirim. Kemik öyle bir film değil.Kemik pahalı bir film. Pahalı ve zor bir film olduğu için belki bugüne kadar yapılamadı.

Kitabınızın önsözünde kimsenin size neyi nasıl yazacağınızı öğretmeye kalkışamayacağını söylüyorsunuz. Ancak daha sonra Türkiye’nin sosyo-politik yapısı ve polemik arayan medyası yüzünden bazı bölümleri soyut ve anlaşılmaz hale getirdiğinizi söylüyorsunuz. Bu da aslında ileri demokrasi ve mahalle baskısı çerçevesinde size öğretmeye kalkışmak değil midir?

Ama sonra ben o baskıyı her açıdan kırdım ve yok ettim. Bu kitapta da dahil. Bu kadar söyleyeceğim. Türk Milletinin bütün tabularını yedirdim Türk Milletine. Tabuların esasında hayatın gerçeği olduğunu onlara bu kitapla hazmettirmiş oldum.

Türkiye’nin yakın siyasi tarihi ile ilgili bir kitap çalışması yapıyorsunuz. Ve başka kitap çalışmalarınız da var. Ne zaman bitiyor ve başka hangi konular üzerine eserler bekliyor bizi?

Türkiye’nin yakın siyasi tarihini İngilizce yazıyorum. Biraz acayip olduğunu kabul ediyorum. İngilizce yazıyorum çünkü ilk önce dünyanın anlaması lazım. İkinci Cumhuriyetçiler yüzünden bu kadar tarihi hakkında, Atatürk hakkında yalan yanlış palavralar döşenen bilgi kirliliğinin önce dünyada temizlenmesi lazım. Ondan sonra Türkçeye çevrilip Türklerde yararlanabilir.

Ne zaman biter?

Hiçbir tarih veremem size. Bu 10 yıl sonra da olabilir, 3 yıl sonra da olabilir. Ama bu yıl olmaz. 1860-1960 Modern Sanat Tarihi kitabını yazıyorum, 1989’da başladım hala bitmedi. Dev bir kitap. Otobiyografimin 3. cildini yazmam lazım. Kafamda bitmiş başka bir roman var. O da çok sinematografik. Ama yazamıyorum, 2-3 ay Avustralya’ya gitmem lazım. Orada tek başıma yaşamam lazım. Ancak öyle yazabilirim. Belki yazıcam yazamıcam. Yani ben her şeyden önce sanatçıyım, ressamım görsel sanatçıyım ama yazarlık beynimde en az ressamlık kadar ya da daha fazla yer işgal ediyor. Ondan kira almam lazım.

Bıçaklanma olayından sonra kendinizi yeniden doğmuş olarak hissettiğinizi söylediniz. Bu kavgayı bitiremeyeceğinizi, bir aileniz olduğunu hatırladığınızı belirttiniz. Ve yine başka bir röportajınızda bu kadar akıntıya karşı bazen yorulduğunuzu da söylemişsiniz. Mücadeleye devam mı tamam mı? Siz de özellikle Gezi Direnişi’nden sonra ‘Bu daha başlangıç mücadeleye devam’ demediniz mi?

Doktorum söyledi onu. Bundan sonra 18 Nisan ikinci hayatının başlangıcıdır dedi. 18 Nisan 1886’da ben İsveçli bir kızla kendi aramızda evlenmiştik  Amerika’da.Çok kısa sürmüştü ama çok değerliydi. Şuanda yükümü çeken asistanım Öykü 18 Nisan 1886’da doğmuş. 18 Nisan’da bıçaklandım. 18 Nisan’da Kayhan Keskinok öldü maalesef. Daha önce başka bir yakın arkadaşım olan Serkan Acar öldü. Böyle bir 18 Nisan durumu yaşıyoruz. Bundan sonra da ikinci doğum günüm, Öykü’nün doğum günü olarak kutlamaya devam edeceğiz, buna Kayhan Keskinok’u da en güzel şekilde anmayı ekleyeceğiz. Çünkü Kayhan Keskinok üzüntüyle, yasla, karanlıkla değil, neşeyle, şarapla anılmayı isteyen seven  birisiydi.

O gün canlı kalmamın nedeni böyle bir saldırıyı 30 yıldır bekliyor olmamdı. Onun getirdiği refleks açıklığı, duruma hakimiyet ve teslim olmama nedeniyle canlı kalabildim ve tabi büyük bir doktorun İsmail Hamzaoğlu’nun dahi ameliyatıyla…

Ülkeyi kurtaracak tek kişi ben miyim dedim. Ama 2 hafta sonra aynı makaleleri yazmaya, aynı röportajları vermeye, aynı televizyon programlarına katılma devam ettim. Ve ülkeyi kurtaracak kişinin ben olduğuna inancımın eskisi gibi sürdüğünü gördüm. Yani en keyifli şey şu: beni öldürebilirler çok güzel ama kesinlikle korkutamazlar ve yıldıramazlar. Onu bilmek çok önemli. Onların kendilerini hamam böceği gibi hissetmesini sağlıyor. Bu işler yüzünden ölüm korkum sıfır!

IMG_0082

Charlie Hebdo’ya yapılan saldırı hakkında ki düşünceniz nedir? İslam dünyasında bu tarz saldırılar sonrasında şöyle bir kanı-algı var;  ‘Dış güçlerin işi’
Sizce bu saldırı da bir yazınızda da belirttiğiniz gibi Kennedy suikastında sinsi bir işbirliği yapan istihbarat teşkilatları ve Batı dünyasının İslam’a karşı bir komplosu olabilir mi?

Alakası yok. Dünyanın en pratik şeyi, şu sahte sorudan yola çıkmaktır. ‘bu cinayet kime yaradı?’ dünyanın en salak sorusudur. Daha salak bir yorum yoktur. Örnek: Uğur Mumcu öldürüldü Atatürkçülüğe olan ilgi arttı. Atatürkçülerin kenetlenmesine yaradı. Demek ki provokasyondu. Demek ki Uğur Mumcu’yu Atatürkçüler kendileri öldürdü. Bu kadar salak yorumlara götürür sizi. Aynı Şekilde Trabzon’da Fenerbahçe’nin yaşadığı olay. Bu olay kime yaradı. Fenerbahçelilere yaradı. Çünkü hem mağdur oldular, hem sempati topladılar hem insanlar acıdı, hem kararlılıklarını ve güçlerini dile getirdiler, camia olarak kenetlendiler. Demek ki Fenerbahçeliler kendilerini öldürtmeye çalıştı. Bu maalesef dünyanın en salak yorumu ve sorusudur. Daha da acısı bu yorumu yapanlar kendilerini çok zeki bir şey söylüyorum havasıyla satarlar. Rahmetli olduğu için adını kullanmak istemediğim bu yaklaşımın bir profesörü vardı eski Mitçi. Bir Atatürkçü öldürüldükten ortalama 2 saat 24 dakika sonra bir televizyon istasyonunda yoruma yetişir. Ve hemen bunu İslamcılar yapmamıştır, bu provokasyon kokuyor diye kafaları bulandırırdı. Mesleği buydu. Yani işi o anda bu tetiği çekenleri aklama ve provokasyondur kime yaradı bakalım diye bu masalı anlatma üzerine kurulu idi.

Charlie Hebdo olayı da böyle.. Aynen Trabzon olayı gibi. Trabzon da da o taşı atanlar tabi ki yıllardır Trabzon da Fenerbahçe ye karşı geliştirilen kin tohumlarının kontrol dışı kalmış kayıt dışı ekonomisi. Sonuçta bunu yapan gençler bunlar örgütlü bi çıkış yapmışlardır kendi küçük dünyalarında. Trabzonspor Kulübü kalkıp haydi Fenerbahçe otobüsüne saldırın dememiştir. Ama Trabzonspor Kulübü Başkanı nın son iki yılda verdiği ısrarlı demeçleri okursanız  saldırganların durumdan görev doğar sonucuna ulaştıklarını görebilirsiniz.

Charlie Hebdo olayında da vay efendim müslümanlığa hakaret edildi diye yola çıkan ve adam kesenlere soruyorum. Charlie Hebdo’ya saldırı yapıp öldürülen teröristlerin temsili cenaze törenini yapan ve Charlie Hebdo yazarlarını çizerlerini lanetleyen insanlara karşı şunu diyorum.  İyi de siz burada neredeyse  teröristleri kutsayıp öldürülen insanları suçlu ilan edip İslam’ı koruduğunuzu iddia ediyorsunuz. IŞİD İslam adına hergün 80 kafayı tavuk kafası uçurmaktan bile daha kolay yapıyor ki onu bile seyretmeyi sevmeyiz. İslam’ı dünyaya böyle bir din olarak tanıtıyor. Bundan duyduğunuz rahatsızlık sıfır! Ama Charlie Hebdo katliamı olduğu zaman İslam bu değil, bizi yanlış tanıtıyorlar diyorlar. Aynı zamanda da IŞİD’e karşı korkunç bir pasiflik, sessizlik, gizli sempati, suçlamama olgusu ve gizli partner lık la bakıyorlar. Bu ne perhiz … İslam’ı bu şekilde tavuktan beter adam kesen, dünyayı tehdit eden, kan içen böyle bir terör aygıtı olarak gösteren gruplara karşı gösterdiğiniz alçakça hoşgörünün yüzde birini bir karikatüre göstermiyorlar. Demek ki bunlar yerine konulacak adamlar değiller.

Birkaç yıl önce ‘CHP Başarıyı Neden Yakalayamadı’ yazıları yazmıştınız. Ve hatta CHP ile ilgili bir yazınız Cumhuriyet Gazetesinde sansürlendi. Sizce CHP’de değişen bir şey var mı? Önümüzdeki seçimlerde CHP’nin şansı nedir? Doğu Perinçek ile olan dostluğunuza binayen soruyorum. Bir CHP-İP ittifakı mümkün olabilir mi?

CHP’nin başarıyı yakalaması için çalışıyorum. Sosyal medyada, televizyonlarda, sokakta çalışıyorum. Sana bana burnu havada değil ama çok megaloman adam deme hakkını veriyorum. CHP Genel Başkanlığı’nı benden daha iyi hiç kimse yapamaz. Benim bütün bu uluslararası 50-60 yıllık sanatçı kariyerime rağmen benimde dünyada daha mükemmel yapacağım hiçbir  görev yoktur.

Sanatçı yönünüzünde mi üstünde?

Hayat akışı yüzünden fiiliyatta üstün.

2003’te Genel Başkan adayıydım. O konuda detaylı bir kitap da var. 2010’da yazdığım benim hazırladığım tüzük var. CHP’nin son yıllarda yaşadığı devrimin kökeni tamamen benim.

Çok iddialı oldu.

Çok iddialı değil. Yanılıyorsun. Dünyada en iyi deseni ben yaparım desem çok iddialı olurdu. Demin bir örnek verdim.  Ama Modern Sanat Tarihi batının bir oldu bittisidir makalesini ilk yazan benim dediğimde bu bi somut hatırlatma dedim. Bu da aynısı. Çünkü CHP’de kadınlara ve gençlere kontenjan verme fikri tamamen benim. Her yerde önseçim yapılması ve tüm üyelerle yapılması benim fikrimdi. Tabi benim bu fikirlerimi alıp bölüp pörçük ve budayarak ve yarım yamalak uyguladıkları için 3 ayda yapılacak devrimi 15 yılda kör topal yayarak  yapıyorlar. Mesela ben kredi kartı gibi ve boyunda bir CHP üyelik kartı çıkaracaktım. Yıllık 50 lira mı üyelik aidatı ödüyorsun, onu ödeyip onunla gidip oy verecektin. Dolayısıyla herkes oy verebilmek için o 50 liralık aidatı fazlasıyla ödeyecekti çünkü demokrasiye direkt katkı yapma hakkını kaybetmemek için bir kebap az yiyecekti ve ödeyecekti herkes.

2010’da hazırladığım tüzüğü o zamanki Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu’na verdim, felsefesini anlattım, baskı yaptım. 2010’dan sonra CHP Gençlik Kollarında ki arkadaşlar bunu bütün yurda yaydılar. Yani bu zihniyet değişiminin 2003’te mimarisini kurdum, 2010’da buna kılcal damar, tüzük, detay, etki verdim. Partinin hem en üstünden hem en altından yaydım. Bu devrim somut olarak Bedri Baykam planının uygulanmasıdır. Ama yarım uyguluyorlar, doğru uygulansa nolur biliyor musunuz; mesela CHP 200 milletvekili mi çıkaracak üçte biri kadın olurdu, üçte biri 35 yaş altı genç olurdu, üçte biri de diğerlerinden oluşurdu. Bunu da sağlayacak yöntemler var. Yani akış hukuk tüzük anlamında. 2003’te CHP’ye yüzde 45 aldırabilirdim.

Yine çok büyük bir iddia bu.

Somut. Çok somut. Mesela ben aday olduğumda 40 ili gezip anlattığımda beni dinleyenlerin en az yarısı Baykalcı idi. Nasıl bu oyları alacağımı somut olarak anlattıktan sonra bir tek Baykalcı bile rüya görüyorsun böyle bir oy alınamaz  bir kere diyemedi. Çünkü çok somut net anlatıyorum. Mesela şimdi CHP alabileceği en çok oyu almak için bir çaba harcıyor mu? Hayır. Harcasa Vatan Partisi’ne kontenjandan 3-4 milletvekilliği verirdi. Vatan Partisi’ni, merkez sağın ve sosyalist ulusalcı solun gücünü de kendi içine entegre derdi. Onların medya, halkla ilişkiler gücünü de çekerdi. Oradan en az yüzde-3-4 daha gelirdi. Dolayısıyla CHP’nin ben ne yaparsam daha çok oyu alırım diye bir çalışması yok. CHP o açıkladığım devrimi 15 yıla kör topal ve yarım yamalak yayarak yaptı. Hiç yapmamasından iyidir.

CHP benim için hala bir tutkudur.

Yeni CHP demiyor musunuz sizde?

Hiç demiyorum. Çünkü ona yeni CHP süsü verenler geçici ve gidici. Ben ev sahibiyim. Ben CHP’yi hiçbir zaman kızıp küseceğim ayrılacağım bir yer olarak görmem. CHP bana aittir. Onlar haspel kader geçici ve hatalar yapan gruplardır. Ben bu yetkiyi kimden alıyorum. İnönü’den alıyorum, Dr Suphi Baykam’dan, Kemal Satır’dan alıyorum, İsmail Rüştü Aksal’dan alıyorum ama Ecevit’ten almıyorum. Ecevit CHP’yi paramparça eden insandır. Ecevit’i öbür dünyaya gittiğimizde de affetmem.

Cumhuriyet Gazetesi’ne gelirsek evet bir hamle yapılmalıydı. Cumhuriyet kendisini yeni kuşağa sevdiremiyordu. Özellikle sayfa düzeni vs. Mesela benim oğlum böyle gazete olmaz diyordu babası orada yazmasına rağmen, Atatürkçü gazete olmasına rağmen. Yeni haliyle daha rahat okunuyor. Ama Cumhuriyet’in yaptığı bazı yazar değişikliklerini algılayamıyorum. Yani farklı renkli yeni  kişilere yazdırmak başka, bugüne kadar yazdığı her şeyde yanıldığı kanıtlı olan bazı yetmez ama evetçileri de kadrosuna alıp yine hata yapacaklarını şimdiden gördüğümüz konularda bilgiçlik yapma şansı tanıyor onlara. Belki bu şekilde çok sesli çok katmanlı bir gazete olmak istiyor. Can Dündar’ın hamlelerini iyi niyetli yaptığını düşünüyorum. Sonuçta o gazetede Atatürkçüler de yazmaya devam ediyor. İnşallah ben Cumhuriyetin yüz bin hedefi ile yüz bin tiraja çıkmasını istiyorum. Ama 80 milyonluk bir ülkede Cumhuriyet gibi en eski gazete nasıl 250 bin satmaz anlayamıyorum.

Fenerbahçe’ye gelirsek Aziz Yıldırım dönemini başarılı buluyor musunuz? Bu sene şampiyonluk şansını nasıl görüyorsunuz?

Mesela 8-9 yıl önce Sırp ya da Hırvat bir oyuncumuz bir geri pası yanlış vermişti Malatyasporlu bir oyuncu araya girip gol atmıştı.Maç 2-2 bitmişti. Şampiyonluğu o hatalı pas yüzünden kaybetmiştik. Lig öyle bir noktada ki, Ersun Yanal dönemi yaşamıyoruz. Nisan ayında 10 puan farkla şampiyon olma durumumuz yok. Bu sene şampiyonluk ya averajla belli olacak ya 1 -2 puanla belli olacak vs. Bu yüzden bir futbolcunun en ufak hatası şampiyonu belirleyecek. Şampiyon şu olacak lafı bir taraftarın mesela benim biz şampiyon olacaz diye bir wishful thinking den öteye gidemez.ben şuanda bir wishful thinking olarak biz şampiyon olcaz diyorum  diyebilirim. Çünkü yarışın içindeyiz ama herhangi bir futbolcunun hatalı kararı şampiyonu belirleyecek.

Aziz Yıldırım dönemi çok başarılı. Yani her yıl ya şampiyonsun ya da ikincisin galiba bir kere 3. 4. olduk. Her yıl Fenerbahçe var başa oynayan ve diğer alternatif değişiyor. Hep Fenerbahçe var ve diğer takım değişiyor. Aziz Yıldırım voleybolda, basketbolda, masa tenisinde kadınlarda erkeklerde, atletizmde boksta büyük başarılara imza attı. Bu da 2 kere 2 dört!

Aziz Yıldırım döneminin tek zaafı şu; Aziz Yıldırım Fenerbahçe’de kendi dönemi içinde kendi geçmişi ile barışık değil. Ben nedenlerini ve gerekçelerini bilemem. Zico’yla kavgalı, Aykut Kocaman’la , Daum’la, Hojdonk’la kavgalı, Revivo ile Alex ile, Volkan Ballı ile kavgalı ayrıldı. Bütün bunları saydığım zaman yorum yapmak istemiyorum. Çünkü saydığım verilerde zaten yorum da var yanıt da var. Sonuç olarak ben Fenerbahçe kendi tarihi ile barışık olsun isterdim. Fenerbahçe 2000’li yılları ile ilgili dev bir balo yapabilsin isterim. Şuanda öyle bir balo yapsak çağıracak insan yok.

Yabancı sayısının arttırılması hakkındaki düşünceniz nedir? Türk futbolunun gelişmesine katkısı olacak mı?

Ben Türkiye için 6+2+2 sisteminin çok iyi olduğunu düşünüyordum. Ona getireceğim önerim şu olurdu: 6+2+6 derdim. Sahada 6 yedekte 2 kadro dışında 6 derdim. Niye? Avrupa’da oynarken de Avrupalılar gibi istediği kadar yabancıyla oynayabilme şansını korumak için. Ama 6+2 demeyi tercih ederdim. Ben sahada Türk futbolcuları görmek istiyorum ve  Milli takımın buna ihtiyacı var. Ama Avrupa’da da başarı için güçlü takımları yenebilmek için 11 yabancıyla oynamak istiyorum yanlış tercihine düşerse o şansını özgürce kullanabilmeli. Ama benim hayata futbola bakış açım farklı..Ben Fenerbahçe Başkanı olsam önce şu toplantıyı yaparım. Ya arkadaşlar ben 17 yıldır başkanım 17 yıldır siz burada U 19 U 21 U 16 U12 bir sürü takımımız var. Niye bunlardan siz bir 11 çıkaramadınız? Neyi yanlış yapıyorsunuz. Siz mi kötünüz? Maya mı kötü? Niye bunu Gençlerbirliği buluyor ya da şu altyapı bu altyapı yetiştiriyor siz niye yapamıyorsunuz? Ben önce bunun hesabını sorardım. Kendi dönemimden sorardım. Hata bende mi, sizde mi, diyalogsuzluğumda mı, neyi yanlış yapıyoruz, önce bu hatayı bulurdum. Arkasından o hataların adını koyup, o hataları yapmayacağım bir kendi oyuncumu yetiştirme sistemi kurardım. Yani ben 6 yaşında hasta Fenerbahçeli bir çocuğu alıp ona forma aşkı verip onu ağabeylerinin maçlarına götürüp onu besleyip istediğim gibi eğitip mesela Gerd Muller den Ronaldo ya Messi ye ve Alex e futbolun en büyük güzelliklerini eğiterek göstersem Fenerbahçe marşlarını öğretsem bir yandan okuluna gitse bir yandan o tarihin içinde olsa, yani ithal oyuncu getireceğime hasta Fenerbahçeli başka takımda ölürüm oynamam diyen fanatik militan yetiştirirdim. Ben bunu isterdim.

KitaptanSanattan.com/Oğuz Kemal Özkan

IMG_0090

Kitap devrimi hayatt

Etiketler
Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı