SÖYLEŞİ

Rıza Zelyut ile Dinselleştirilen Eğitim ve Dini Vakıflar Üzerine..

Duayen gazeteci ve araştırmacı yazar Rıza Zelyut ile Öğretmen Dünyası Dergisi için dinselleştirilen eğitim sistemimiz ve dini vakıflar üzerine bir röportaj gerçekleştirdik. Rıza Zelyut eğitimin dinselleştirilmesinin amacı ve bunun araçları hakkında önemli bilgiler verdi. Dersim ve Osmanlı Tarihi üzerine yazdığı kitapları da bulunan Rıza Zelyut’a, son dönemde yoğun şekilde tartışılan Dersim Katliamı ve Osmanlıcılık akımı ile ilgili sorular da sorduk. Ensar Vakfı gibi dini vakıfların rolünden ve Dersim İsyanı’na kadar pek çok sorunun yanıtını bulacağınız bu röportajı son noktasına kadar heyecanla okuyacaksınız.

Oğuz Kemal Özkan / KitaptanSanattan.com

Eğitim sistemimizin hızla dinselleştirilmesinin amacı nedir?

Türkiye üzerinde ABD’nin 1946’dan itibaren başlayan baskısı ve CHP’nin tutucu bir çizgiye yönelmesiyle başlayan, daha sonra Demokrat Parti’nin devam ettirdiği bir dönüştürme programı uygulanıyor. 1960 askeri müdahalesiyle özgürlükçü bir anayasa getirilmesine karşın, 12 Mart 1971 darbesiyle bu özgürlükçü anayasa güdüklendirildi ve 12 Eylül 1980 darbesiyle tamamen ortadan kaldırıldı. Özellikle 12 Eylül yönetiminin sol ve milliyetçi damarı yok etmek üzere gündeme getirdiği eğitim programı vardır. Bu program birileri tarafından Türk-İslam Sentezi olarak anlatılmaktadır ama yanlıştır. Esasen 80 öncesi dönem Türk-İslam sentezi dönemidir, 80 sonrası tamamen siyasal İslamcı dönemdir. Kısaca Türk-İslam Sentezi 1946’tan itibaren gündeme getirildi. 1980’de ‘Türk’ü attılar İslam’ı kaldı. İslam’ı da Uğur Mumcu’nun ortaya çıkardığı gibi ‘Rabıta’ üzerinden Suudi Arabistan’a bağladılar. Böylece Müslüman Kardeşler Hareketi ile Vehhabi Hareketinin gerici çizgisinin karışımından bir yapıyı Türkiye üzerine oturtmaya çalıştılar. Zaten Türkiye 1980 öncesinde yanlış dış politikasıyla Suriye’de ki Müslüman Kardeşleri desteklemek suretiyle onların Türkiye içerisine sızmalarına yol açtı. 1980 sonrasında da eğitimin İslamcılaştırılması yönünde ciddi adımlar attılar. Ve bu süreç AKP’nin 2002’de iktidara getirilmesi ile geri dönülmez bir hale sokuldu. Yani 1946, 1980 ve 2002 tarihleri Türkiye eğitim ve kültür tarihi açısından dönüm noktalarıdır. Bunların üzerinde ayrıca durmak gerekir.

12 Eylül yönetiminin uyguladığı milli manevi değerlere bağlı gençlik yetiştirme projesi, Milli Görüş üzerinden yayıldı. Milli Görüş içerisindeki Amerikancı unsurlar desteklenmek suretiyle AKP iktidara getirildi. BOP, Türkiye’nin dönüştürülmesi, yönü modernizmden dine çevrilmiş yeni bir toplum yaratma projesi olarak özünde Türkiye’yi hedef almıştır. 1994 yılında dönemim Refah Partili Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe’nin ‘Müslümanlar içinizden bu kini bu intikamı eksik etmeyin’ çıkışı ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti’ne dinci, kinci bir meydan okumanın başladığını gördük. Bu düşünce Recep Tayyip Erdoğan tarafından da ‘Dindar ve kindar nesil istiyoruz’ şeklinde yenilenmiştir. Bugün geldiğimiz noktada Türkiye, 1946’da başlatılan Amerikan çıkarlarına uygun bir Türk Milleti yaratma projesi ile karşı karşıya. Son aşamasına Tayyip Erdoğan ile gelindi. AKP İktidarının çıkışları, projeleri, kurdurdukları vakıfların tümünün hedefi, Türkiye’yi Amerikan çıkarlarına uygun şekilde davranan bir siyasi yönetime teslim etmektir. Bu siyasi yönetimin yaptıklarını da ‘Allah’ın emri gibi’ algılayan bir toplum yaratmak… İşin özü budur.

Eğitimin ve toplumun dinselleştirilmesindeki araçlar nelerdir?

Devleti ele geçirmiş olan siyasal dinci iktidarın elinde bir takım kurumlar var. Bu kurumlar Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı, İmam Hatip Okulları, Kuran Kursları ve iktidar tarafından desteklenen Amerikancı-Sünni-İslamcı vakıflardır. Bugün tartışma konusu olan Ensar Vakfı gibi, İmam Hatip Mezunları Derneği gibi yapılar toplumun kılcal damarlarına girmek için kurulan yapılardır. Bunların tümünün amacı akla, bilime dayanan, insanların gözünü açan, Amerikan sömürgeciliğini teşhir eden, yurt bilinci oluşturan eğitim anlayışı ve öğrenci yetiştirmek yerine iktidara biat eden, baştaki siyasetçinin her emrini Allah’ın emri gibi kabul eden, karşı çıkanları dinsiz göstererek ezmeye çalışan, Amerika’yı dost gören nesiller yetiştirmektir. Bunun için de özellikle fakir-fukara çocuklarına el atıyorlar. Okumuş, hali vakti yerinde olan insanlar çocuklarını bu gerici-Amerikancı kuruluşlara teslim etmiyorlar. Ama halkımızın yüzde sekseni yoksul ve yoksulların ellerinden özellikle zeki çocuklarını kapıyorlar, bu yurtlara, evlere götürüyorlar, yine kendi zihniyetlerindeki gericilere teslim ediyorlar.

Bu zihniyet özü itibariyle ‘tecavüzcü’ bir zihniyettir. Osmanlı zihniyeti, erkek egemen, kadını dışlayan, kadını günah unsuru olarak gösteren, kafes arkasına kapattıktan sonra erkek erkeğe ilişkiye meşruiyet kazandıran zihniyettir. Bugün ortaya çıkan yeni Osmanlıcılık, erkek tecavüzcüsü zihniyeti bir model haline getirmeye çalışıyor. Çocuklara tecavüz ediliyor ama bunu topluma olağan bir durum gibi kabul ettiriyorlar.

1979’da dini vakıf sayısı 200’den az iken 2000’li yıllarda 5 binin üzerine çıkmış. Mevcut vakıfların da yüzde 35’i İslamcı örgüt ve cemaatlere ait. Bu artışın sebebi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Amerikancı Devlet-Gladyo, bu tür vakıfları kurup, onlara vergi muafiyeti sağlamak, çalışma alanları yaratmak, kamuoyu önünde saygınlık kazandırmak suretiyle önlerini açarak mahallelere, halka rahatça ulaşıyorlar.

Geleneksel vakıfçılık sisteminde insanlar iyilik yapmak amacıyla mallarını, mülklerini, paralarını bağışlarlardı. Bu siyasal-dinci vakıflar ise para-mal-mülk kazanmak üzere kurulmuşlardır. Bunlar vermezler. Vatandaşı, devleti, hayırsever vatandaşları soyarlar. Yani Ensar Vakfı başta olmak üzere, bu tür vakıflar iyi niyetli insanlardan aldıklarının üzerine oturan vakıflardır. Bunlar vakıfçılık sistemi içerisine sızmış virüslerdir. Bu virüsler milletin çocuklarını alıp bedenlerini kirlettikleri yetmiyormuş gibi zihinlerini de kirletiyorlar. Buralardan yetişen çocukların ailelerine ve ülkelerine faydası olmayacaktır.

Bu vakıflar aynı zamanda Türkiye’nin başına bela olan terör örgütleri ile dolaylı yoldan dirsek teması içerisindedirler. Türkiye’den Suriye’deki terör gruplarına yollanan bir takım malzemelerin bazı vakıfların adı kullanılarak insani yardımlarmış gibi gönderildiğini biliyoruz. Aslında Türkiye, vakıf adı altında örgütlenmiş yasal çete örgütlerinin ciddi bir tehdidi altındadır.

Said-i Nursi’nin ‘Evlerinizi medrese yapın’ çağrısı ile Ensar Vakfı evlerinde yaşananların sizce zihinsel bir bağlantısı var mıdır?

Bunlar yıkıcı, bölücü, gerici fikirlerini Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı açıktan mücadele edemedikleri için hücrelerde, evlerde gizli gizli toplanarak yaydılar. Said-i Nursi de bunları başında gelen bozgunculardan birisidir. Çanakkale’yi işgal eden düşman askerlerine şehit diyebilecek kadar Batının, emperyalizmin emrine girmiş ve Anti-komünizm ile kendini Papa’ya sevdirmeye çalışmış birisidir. Bunlar Cumhuriyete karşı gizli, yer altına çekilmek suretiyle mücadele metotları geliştiriyorlar. Bu mücadelelerine metotları bugün de Ensar Vakfı gibi vakıflarla devam ediyorlar.

‘Türk Aleviliği’ adlı kitabınızda ‘Türkiye’de yaşadığımız Alevilik; Türk kimlikli bir Aleviliktir’ şeklinde bir tespitiniz var.
Yine bu kitapta ‘Kızılbaş bir Türk boyu mudur?’ diye soruyor ve eski Türk Damgası ‘Kün-Ay’ (Gün-Ay) ile ‘Muhammed-Ali’ bağlantısı kuruyorsunuz.
Bunları biraz açar mısınız?

Alevilik; sosyolojik terimi ile Şia, ‘Ali yanlısı’ olmak demektir. İslam içerisindeki sosyal ve siyasi duruşun adıdır. Özü itibariyle de Hz. Muhammed’in getirdiği eşitlikçi anlayışa uygun bir duruştur. Arap emperyalistlerinin, sömürgecilerinin görüşleri yani Muaviye İslamı dediğimiz İslam, saldırgan, şekilci İslam olarak kendisini dışa vurmuştur. Ezen ve ezilenler arasındaki bu sınıfsal kavga, kendisini Alevilik ve Sünnilik olarak somuta indirmiştir.

Türklerdeki Alevilik ise Araplardan, İranlılardan, Berberilerden, Hint Aleviliğinden farklıdır. Bizim Aleviliğimizde kadın erkek bir aradadır, cem yaparlar, Türk milli çalgısı olan sazı, kopuzu kullanırlar ve eski Türk geleneklerine uygun şekilde törenler yürütürler. Dualarını Türkçe okurlar, 7 ulu dediğimiz ozanların tümü Türk’tür. 16. yüzyıla baktığımızda Kızılbaş dedikleri de Türkmen boylarıdır. 16. yüzyılda Türk sözü ile Kızılbaş sözü eşdeğerdir.

Güneşin Muhammed, Ayın Ali olduğu eski bir Türk inanışıdır. Bu Türk inancını bizim Türkmenler almışlar, Muhammed-Ali haline getirerek yaşatmışlar. Eski Türklerde ‘dolu’ içilirdi, cemlerde de ‘dolu’ içilir. Diz üstü oturuşu vardır; ‘Alp Oturuşu’, cemlerde de alp oturuşu şeklinde diz üstünde oturulur. Yani Anadolu’da ceme dayanan, kadın-erkek eşitliğine dayanan, deyişlerinin ve dualarının Türkçe olduğu Alevilik, Türkler tarafından yaratıldığı için biz ona ‘Türk Aleviliği’ diyoruz. Mesela Kürtlerde böyle bir Alevilik yoktur. Bugün kendisini Kürt zanneden, lakin cem yapan Alevilerin tümü Oğuzların Anadolu’ya uzanan torunları olan Türkmen boylarıdır.

Son dönemde Osmanlıcılık akımı canlandırılmaya çalışılıyor.  Sizce Osmanlı kimdir? Osmanlı Devleti’nin kurulmasında ve yıkılmasında Bektaşiliğin rolü nedir?

Tarihimizi incelediğimizde şunu görüyoruz: Türk Beyleri, Türk halkıyla birleşerek devlet kuruyor. Devlete hakim olduktan sonra kendi milletine yabancılaşıyor, Türkmenler üzerinde tahakküm oluşturuyor ve bu çatlama neticesinde de devlet yıkılıyor. Göktürkler, Karahanlılar, Selçuklular’da da aynısı olmuştur. Bu önemli gerçeği “Yabancı Kaynaklara Göre Türk Kimliği” isimli eserimde ortaya koydum.

Osmanlı Devleti’ni de Oğuz Boyları kurdular. Selçuklu parçalandıktan sonra Anadolu’da kalan küçük beyliklerden birisi ve asıl adı ‘Odman’ yani ateş adam olan Osman Bey çevresinde örgütlenen tüm güçler Gaziyan-ı Rum (Anadolu gazileri), Anadolu Abdalları, Anadolu Bacıları ve Anadolu Ahileri  gibi Türkmen güçleridir. Osman Bey bu güçlerle devleti kurdu. Devlet oluştuktan sonra devşirme sistemi devreye sokuldu. Fatih Sultan Mehmet Dönemi’ne geldiğimizde devletin yöneticilerini yetiştiren Enderun okuluna Türk çocukları alınmıyordu. Galatasaray Mektebi de onlardan birisidir. Ve o okullardan yetişenlere de ‘sizin en büyük rakibiniz Türklerdir, onlara fırsat vermeyeceksiniz’ deniyor ve devlet onlara teslim ediliyordu. Böylece Osmanlı Devleti kendisini kuran temel unsurla kavgalı hale geliyor. Ve bunun sonucunda çoğunluğu Alevi olan Türkmen boylarını kızılbaş, kafir, dinsiz, rafizi gibi şeylerle kötülüyorlar ve kurucu unsurla yönetici kesim arasında çatışma başlıyor. Bu sürecin ayrıntılarını arşiv belgelerini de kullanarak “Osmanlı’da Karşı Düşünce ve İdam Edilenler” adlı kitabımda gösterdim 1826 tarihinde 2. Mahmut’un Yeniçeri Ocağı’nın kaldırması da başka bir kırımdır. Belgrad Ormanlarında 10 binden fazla insan yakılmıştır. Osmanlı Devleti Yeniçeri Ordusu kaldırıldıktan sonra da hızla dağılmıştır.

Bugün AKP tarafından temsil edilen Osmanlı zihniyeti Türk gücünü dünyaya yayan, alt tabakalara hayat hakkı tanıyan bir anlayış değil, tamamen padişahçı, Arapçı, adı Osmanlı kendisi Vehhabi olan bir zihniyettir. Türkiye’nin dincileştirilmesi ile Osmanlılaştırılması birbirinin tamamlayıcısıdır.

Dersim İsyanı ve katliam söylemleri gündemde tutularak aslında ne yapılmak isteniyor?

1923’te derebeylikleri, ağalıkları tasfiye eden, merkezi bir yapıda modern bir devlet kuruluyor. ‘Devlet içinde devlet olmaz’ politikası ile de buna direnen, buraya okul yapamazsınız, yol yapamazsınız, askere gitmeyiz, vergi vermeyiz diye direnen aşiretler, ağalar, şıhlar ve silahlı unsurlar tasfiye edilmek isteniyor. Cumhuriyet’in kurucuları bu ortaçağ zihniyeti ile mücadele ediyor. Görüşmeler 1925’te başlıyor. Atatürk Diyarbakır Valisi Cemal Bardakçı’yı yolluyor, oradakilere ‘Sizler Alevisiniz, burada Alevilik dersleri veren okullar açalım’ diyor. Onu da ‘Buraya hiçbir şekilde devlet giremez’ diyerek reddediyorlar. Bu görüşmeler 10 yıla yakın sürüyor. Sonunda Tunceli Kanunu çıkıyor. Bu kanundan sonra Seyit Rıza ve 5-6 tane derebeyi ant içip bir araya gelerek devlete isyan etme kararı alıyorlar ve çarpışmalar başlıyor. Atatürk Cumhurbaşkanı, İsmet Paşa Başbakan.1937’deki çarpışma, Cumhuriyet’e karşı olan direnişe devletin otoritesini koyma çarpışmasıdır. Ali Şir’in şiiri zaten her şeyi özetliyor: ‘Cumhuriyet gelecekmiş, Kemal’in uçakları bize vız gelir, tırıs gider..’

Sonuç olarak Mayısta başlayıp Eylüle kadar devam eden operasyonlarla oradaki derebeyleri yakalanıyor, mahkemeye veriliyor, elebaşı 6 derebeyi ve Seyit Rıza oğlu ile birlikte asılıyor.

Olay bitiyor. Fakat 1938 içerisinde tekrar eşkıya hareketleri başlıyor. Bu defa Atatürk hasta olduğu için devre dışı. Celal Bayar’ın Başbakanlığında, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak o bölgeyi tamamen süpürecek bir plan hazırlıyor. Bu harekette isyan eden aşiretler hedef alınarak 13 bin kadar insan öldürülüyor. 

Sabiha Gökçen ise 1937’deki ilk harekete bir ay kadar katılıyor. Anılarında da anlatıyor zaten.  Mayıs sonuna kadar daha çok gözlem uçuşları yapıyor. 1938 operasyonlarına katılmıyor. Atatürk’e onun üzerinden suçlama yapanlar bunu bilmiyor.

Özetlersek, Dersim’de isyanı çıkartanlar derebeyleridir. Dersim Halkının anasını ağlatanlar bunların devlet içinde devlet olma istekleridir. 2. Dünya Savaşı öncesidir. Türkiye Fransa ile Hatay mevzusu yüzünden neredeyse savaşa girmek üzeredir. Boğazlar sorunu devam etmektedir. Türkiye’nin en sıkışık durumda olduğu dönemdir. Böyle bir dönemde Seyit Rıza’nın yaptıklarında devrimcilik aramak, mazlum halkın mücadelesi gibi göstermek emperyalizme hizmettir. Seyit Rıza gibi adamlar cahil ve vahşi adamlardır. Bu olayın en ayrıntılı eserini yazıp “Dersim İsyanları ve Seyit Rıza Gerçeği” adıyla 10 yıl önce yayımladık. Orada pek özel bilgiler ve belgeler vardır.

Son olarak şunu söylemek istiyorum;
Öğretmen Dünyası Dergisini eskiden beri takip ediyorum. Önemli bir dergidir. Öğretmenlerin, aydınların okumasını özellikle tavsiye ediyorum. Ama öğretmenlere bir mesajım var. Kendi bildiğim tanıdığım öğretmenlerle bugünkü öğretmenlerin bir bölümünü karşılaştırdığımda bunlar mutasyona mı uğradılar diye düşünmeden edemiyorum. Bir öğretmenin dindarlık gösterisine kalkışması, kafasını, başını sararak sınıfa girmesi kadar öğretmenlik mesleğine ters gelen bir şey yoktur. Türbanlı öğretmen hanımlarımız da kusura bakmasınlar. Hz Muhammed’in hanımı Hatice Anamız da onun düşmanı Ebu Sufyan’ın hanımı Hind de aynı şekilde giyiniyor, başlarını aynı biçimde örtüyorlardı. Dolayısıyla inancın başörtüsüyle ilgisi yoktur. İnanç yürek ve bilinçtedir. Kafanızı sarıp sarmalamakla Müslüman olmuyorsunuz. Bu sizin zihniyetinizi alıp ortaçağa götürüyor. Özellikle öğretmen hanımlardan Mustafa Kemal’in aydınlığının farkına varmalarını diliyorum. İnançlarına saygı duyuyorum, inançlarını istedikleri gibi yaşasınlar. Ama bu şekil Müslümanlığıyla olmaz. Öğretmenleri akıl ve bilim yoluna davet ediyorum.

Dünyaya bir baksınlar… Dine yönelen toplumların gerilediğini, akla yönelenlerin ise uçup gittiklerini ve dindarları yönettiklerini görecekler.

İslam dünyası bugün yerlerde sürünüyor ise akılcı eğitimi atıp yerine dinci eğitimi yerleştirmeleridir. Dini eğitimin temeline koyduğunuzda yitirenler kulübüne girmiş oluyorsunuz. Bugün dinci eğitim yapan Müslüman dünyasındaki insanlar, akılcı eğitim yapan Hıristiyan dünyasına geçebilmek için kendilerini çoluk çocuk denize atıyorlar ve binlercesi bu yolda ölüp gidiyorsa; bu durumu sorgulamak işi en başta öğretmen arkadaşlarımıza düşmektedir.

Atatürk Türkiyesi; 100.000’den (yüz bin) fazla caminin yapıldığı bir Türkiye’dir.

Halbuki 16. Yüzyılın ortalarında koskoca Osmanlı İmparatorluğu içinde 7 bin kadar cami vardı…

Cumhuriyet Türkiyesindeki din görevlisinin sayısı da Türkiye’nin 20 katı büyüklüğüne ulaşmış Osmanlı Devleti’ndeki din adamları sayısından 10 kat daha fazladır.

Buyurun; din din diyenler bu sayıların hesabını verin…

Unutmayın: Aklı olmayının dini de olmaz… Bu yüzden İslam coğrafyasında din yitip gitmiştir ya…

Oğuz Kemal Özkan / KitaptanSanattan.com

IMG_0266

Kitap devrimi hayatt

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı