SÖYLEŞİ

Sevtap Çapan: ‘Kitapları yakan insanlar toprak bile değil’

Oyunculuğuyla ekranlardan, sahnelerden izlediğimiz Sevtap Çapan, bu kez kalemiyle karşımıza çıktı.
Bir yılda üç kitap çıkaran oyuncuyla; kitaplarını, sanatı, hayatı konuştuk.

Söyleşi: MELİKE BİRGÖLGE

‘SADECE İCRACI DEĞİLİM!’

  • Sanatı, oyuncuların sahne almasını, herkesi, her şeyi durduran corona süreci en çok size yaradı diye düşünüyorum, bir yılda üç kitap çıkaran biri olarak. Farklı türlerde çıkan kitaplarınızın kariyerinize olan izdüşümü nasıl oldu diye başlamak istiyorum.

Sanırım, bu kitaplar için; tecrübemin ve çeyrek asırda edindiğim mesleki donanımımın kariyer yansımasıdır diyebilirim. Çeşitli branşlara duyduğum ilginin sadece bir hevesten ibaret olmadığının, belli bir türe hapsolmayarak geniş bir perspektiften hayata ve sanata bakışımın göstergesi bir anlamda. Kariyerime izdüşümü olarak kısaca şunu söyleyebilirim; ben sadece bir icracı değil aynı zamanda üreticiyim. Çok yönlü sanat anlayışımın görünürlüğünü ortaya koydu kitaplarım.

  • Ve bir yılda üç kitap çıkarma başarınızı perçinleyen Tiyatro Gazetesi ‘7. Uluslararası Anadolu Tiyatro Ödülleri’ kapsamında ‘Yılın Yazarı’ Ödülü’nün sizde açtırdığı çiçek düşünceler neler?

İlk kez boy gösterdiğim bir alanda ilk ödülümü almak benim için onur verici. Doğru yolda olduğumun bir sağlaması… Aslında uzun zamandır yazan biriyim. Yazdıklarımı, bir tavsiye üzerine su yüzüne çıkarmaya karar vermiştim sadece.

‘GENELDE ENGELLERLE VE ENGELLEMELERLE KARŞILAŞIYORUM!’

  • Ödül almak pastanın kreması evet, peki ya o pastayı yaparken yaşanan sıkıntılar, insanı ne şekilde etkiliyor, neleri düşündürüyor, alınan ödül anında ve sonrasında?

Yaşanan bir sıkıntı var ise ödül anında bu sıkıntılardan eser kalmıyor elbette. Genelde engellerle ve engellemelerle karşılaşıyorum. Bu gibi tatsızlıklara iyi bir cevap olduğunu düşünüyorum alınan ödülün. Sonrasında ise bir bakıyorsunuz yine sıfırdan başlıyor her şey. Çünkü ülkemizde, ödülle taçlandırılsa bile, başarılı insan hak ettiği mevkilere ya da pozisyonlara bir türlü getirilmiyor. Ve yılmak yok diye düşünerek yola kaldığım yerden devam ediyorum.

‘HER OYUNCU YAZARLIK YAPAMAZ, HER YAZAR DA OYUNCULUK…’

  • Yıllardır oyunculuğunuzla ödüller aldınız. Eli kalem tutan biri olarak, yazdığınız kitaplarla ödül almanız, oyunculukla yazarlığı hangi noktada ve nasıl birleştiriyor?

Ödüllerim, oyunculukla yazarlığımı ancak her iki alanda da başarı gösteriyor olma noktasında ve ‘ödüllü’ unvanıyla birleştiriyor olabilir. Oyunculuk ve yazarlık; bu iki alan, oldukça farklı beceri gerektiriyor aslında. Her oyuncu yazarlık yapamaz, her yazar da oyunculuk… Tiyatro metni olarak yazdığım kitaplarımda kolaylıkla görünür ki; yazarlık eğitimimin yanı sıra, oyunculuk eğitimimin ve oyunculuk tecrübemin etkileri, asistanlık ve yönetmen yardımcılığıyla geçen yıllarımın yansımaları, dramatik kurgudan tutun, parantez içlerine, repliklere, karakter özelliklerine, mekân oluşturma ve daha pek çok unsura kadar oyuncu Sevtap Çapan, yazar Sevtap Çapan’a rehberlik etmiştir.

  • Siz oyunlar yazdınız, denemeler de…

Yazdığım kitaplardan birinin türünün deneme olduğuna dikkati çekerek şunu söylemek isterim; yazarlık noktasında, uzmanlık alanım olan oyunculuğumdan esinler var olsa da, tiyatro metni haricinde diğer türlere de meyilli bir yazım üslubu geliştirebiliyorum. Yazarlığa daha geniş bir perspektiften yaklaşarak farklı yazım türlerinde de yazmaya devam edeceğim. Mesela çocuklar için bir ince kitap ve kısa roman projelerimin üzerinde çalışıyorum şu an. Sonrasında da büyükler için bir romana başlayacağım. Bu arada tiyatro metinleri yazmaya da devam edeceğim elbette.

‘YAŞARKEN CEHENNEMDEN GEÇİYORUM DA, YAZARKEN CEHENNEMİ HİSSETMİYORUM!’

  • ‘Bir fikir bulmak cenneti bulmak gibidir. Onu yazmak cehennemden geçmek gibidir.’ diye sevdiğim bir söz var. Siz bir konuyu ya da yazılarınızı yazarken, cehennemden çıkışta nasıl bir his gelip oturur kalbinizin kucağına ve zihninizin kıvrımlarına?

Yaşarken cehennemden geçtiğimi hissediyorum da, Allah’tan yazarken cehennemi hissetmiyorum. (Gülüyor) Bu söz benim için geçerli değil; olsaydı, yazmazdım. Espri bir yana, elbette yazma eyleminin meşakkatli bir iş olduğuna dem vuruluyor bu sözle; yoksa fikir mi? Herkeste ne çok var! Maharet, o fikri yazıyla geliştirip olgunlaştırmakta ve edebi bir noktaya taşıyarak şekillendirebilmekte; aktarım gücü, dili ve üslubuyla özgün eserler ortaya çıkarabilmektedir. Bu sebeple fikri bulmak benim için cenneti bulmaksa, onu yazmak, cenneti karış karış keşfetmek ve keşiften elde edilen ganimetleri toplayıp, tadına bakıp, sınıflandırıp çıkışta, cehennemdekilere bu ganimeti sunmaktır. Bu da büyük mutluluk kalbime.

‘ÇOCUKLARIN ALGI DÜZEYİNE HAKARET ETMEMEK GEREK!’

  • Aynı zamanda ilk kitabınız da olan Peri Kız Müzikali; çocukları birey yerine koyan, onları düşündüren, sorgulatan bir eser. Bu konuda kolaya kaçanlar çokken, sizin zoru başarmanız konusunda güçlü kılan öngörünüz neydi?

Çocukken de, büyüdüğümde de birey olarak değer görmek ihtiyacı. O yüzden her bireye, fikrine saygılıyımdır. Çocuklar da aynı saygıyı hak ediyor. Bu düşüncem ve çağımızın çocuklarının teknolojik imkânlar sayesinde gösterdiği hızlı gelişimleri… Bu bir öngörü mü, bilmiyorum. Bana göre, çağın çocuğunun özelliklerine uygun bir tasarım geliştirmek, yeni bir anlayışla, onların algı düzeyine hakaret etmeyerek bu tasarımı hayata geçirmek.

‘KLASİKLEŞMİŞ BİR ESER, BAKIYORSUNUZ BAŞKA BİR İSİM ALTINDA ÇALINTI HALDE SERGİLENİYOR!’

  • Çocuk tiyatrosunun genellikle kolay para kazanma alanı olarak görülmesini neye bağlıyorsunuz peki?

Tiyatro sanatı, özellikle çocuk tiyatrosu, denetimi olmayan bir alan… Belli prosedürler var aslında, ne var ki bunlar çiğnenmekte, göz göre göre. Hal böyle olunca bu alanda yetkin olmayan pek çok insan bir topluluk oluşturup, çoğu kez pedagojik açıdan çocuğa zarar verebilecek çocuk oyunları sergilemekte. Seçilen metin, oyunculuk üslubu, yaş skalası gibi pek önemli konularda büyük hatalar yapılmakta. Klasikleşmiş bir eser, bakıyorsunuz başka bir isim altında çalıntı halde sergileniyor. Boş bir alan ne yazık ki! Ehil olmayanlar derhal men edilmeli.

  • Peri Kız Müzikali, Şehir Tiyatroları’nda, Şubat 2020’de prömiyer yaptı. 7 kez sahne aldı, corona durdurana kadar. Bu müzikalin daha çok kişiye ulaşması için neler var şu an yapılacaklar arasında?

Evet, Peri Kız Müzikali 9 Şubat 2020’de dünya prömiyeri yaptı. 60 kişilik bir ekip bu projede emek verdi. Yüksek bir bütçe harcandı. Pek çok kişi sosyal medyadan da bana oyunun tekrar ne zaman sahneleneceğini soruyor, sıklıkla. Korkarım Şehir Tiyatroları’nda oyun perde açamayacak. Resmi bir açıklama olmamasına karşın müzikalde oynayan oyuncu ekibimin başka oyunlara verildiğini takip ettim üzülerek. Oyunun yazarı olarak ‘Yılın Yazarı’ ödülüne layık görülmüş ve tiyatro tarihimizde böyle bir çocuk müzikaline ilk kez imza atmış yönetmeni olarak, şaşkınım açıkçası. 7 yaş ve üzeri çocuklarımızın artık bu tarz oyunlara ihtiyacı var. Bunun bilincinde olan kişi ya da kurumlarla yola tekrar çıkacağım. Kayıp benim değil, çocukların da kaybı olmayacak. En kısa zamanda sahnelenme çalışmaları için kolları sıvayacağım. İngilizce çevirisi de yapılmakta. Güzel planlarımız var, Allah’ın izniyle…

‘KÖTÜLER, KENDİLERİNİN KÖTÜ OLDUKLARINA İNANMAYACAK KADAR ŞUURSUZ!’

  • Gelelim kitaplarınıza… Pozitif Yayınları’ndan çıkan ilk kitabınız, iyi – kötünün mücadelesinin yansıması olan, yazıp yönettiğiniz Peri Kız Müzikali; iyilik ve kötülük perilerini gözümüzün önüne getirirken düşündürüyor asıl paydada. İyilik varken neden kötü olmayı, kötülükler yapmayı tercih eder insanoğlu? 

Evet, iyi ve kötü arasındaki bu mücadele hiç bitmeyecek. Herkes ne tam iyidir, ne tam kötü… Kişiler kendi çıkarları, egoları, zaafları söz konusu olduğunda kötü olmayı seçiyorlar ya da ruhlarında var o karanlık! Kendilerini belki de böyle güçlü hissediyorlar. Oysa bana göre kötülük yapmak bir zayıflıktır. İyi olmak, iyi kalmaya çalışmaktır başarılması zor olan ama insanı vicdanen huzura taşıyıp, güçlü bir karaktere dönüştüren de budur. E, yürek ister iyi olmak! İşin garibi, kötüler, kendilerinin kötü olduklarına inanmayacak kadar şuursuzdur.

  • İyilik varken neden kötü olmayı, kötülükler yapmayı tercih eder insan?

Bu soruyu sıklıkla soruyorum ben de. Cevabı bende değil dememe karşın, Peri Kız Müzikali 2’de Kara Peri’nin doğuşu ile neden kötülüğü seçtiğine tanıklık ederken hep birlikte düşüneceğiz bu cevabı, diye bir tüyo vereyim okuyucumuza. (Gülüyor)

  • Dramatik Yayınları’ndan çıkan ikinci kitabınız ‘Kadınım Ulan’da; yaşam, ölüm, aşk, savaş, vatan, sanat, anılar, çocukluk, hasret, adalet, mektup, ateş, yalan gibi birçok konuyu işlediniz. Hepimizin yaşadığı bu olguların labirentinde; sizi en mutlu eden ve en hüzünlendiren durumu birer cümleyle söylemenizi rica etsem, ne dersiniz?

Bir cümleyle söyleyemeyeceğim için 272 sayfalık bir kitaba dönüştü. (Gülüyor) İçerikte yer alan konuların her biri benim için çok önemli. Beni en mutlu eden ve en hüzünlendiren tek bir durum yok. Ne var ki; bu kitapla, sizin tabirinizle hepimizin yaşadığı bu olguların labirentinde nasıl kaybolmaya yüz tuttuğumu, yolumu nasıl aradığımı ve bulduğumu kâh yaşadığım kâh şahit olduğum olaylarla anlatmak, insanlara aktarmak ve insani bağı güçlendirmek benim için mutluluklarımdan ve hüzünlerimden doğan en büyük deneyimdi.

  • Kadına şiddetin yine tırmandığı bir durumdayız son zamanlarda. Ülkemizin ciddi sınavlarından biri olan bu konu, tam da bir yazınızda dediğiniz gibi, bir yerde rastladığınız bir kadının gözlerinde ‘Kadınım Ulan’ nidasını okusanız, ne düşünürsünüz, ne yaparsınız?

Ben mi? Benim ne yapacağım açık; o kadının yanında olurum, düşmanım olsa da, ölme pahasına. Asıl, diğerleri ne yapacak? Yine sessiz mi kalacak? Yine mi umursamayacak? Kolay mı unutacak? Yoksa benim gibi yazarak, söyleyerek, karşı çıkarak bunun doğru olmadığını anlatmaya mı çalışacak?

‘KADINA ŞİDDET, BENİ ÜZMEKTEN ÖTE ARTIK SİNİRLENDİRİYOR!’

  • Kadına şiddet haberlerini duymak, okumak size ne hissettiriyor?

Bu haberler beni üzmekten öte artık sinirlendiriyor. Cezaların en büyüğü neyse onun verilmesini isterim. Tecavüzcüler için ise çözüm önerimi “Kadınım Ulan” kitabımın “Ben İdam İstemiyorum” yazısının finalinde açıkça belirttim. Öğrenmek için kitabı okuyabilirler. (Gülümsüyor) Ve hatta bu yazıyı seslendiren değerli dublaj sanatçısı dostum Zeynep Önen’in fevkalade yorumuyla cd’den dinleyebilirler.

  • Erkekler kadınlardan ne istiyor? Dertleri ne?

Bunu erkeklere sormak lazım… Ataerkil düzenin içine doğmuşlar. Düşünmeden ve sorgulamadan bu avantaja sırtlarını dayayıp yaşıyor işte çoğu! Elbette kadını, insan olarak gören ve hak hukuk mücadelesinde kadının yanında yer alan erkekleri tenzih ediyorum.

‘İNSANIN TANRI’YA BAŞKALDIRIŞIDIR BELKİ, BU VAHŞETİN VE ACILARIN SEBEBİ!’

  • Atatürk’ün dediği gibi ‘Dünyada her şey, kadının eseri’ olduğu gerçeği biliniyorken, kadınlara yönelik şiddet yerine toplumsal cinsiyet eşitliği neden yok sayılıyor ısrarla?

Ataerkil yapıyı kıramazsınız. Ulu önderimiz Atatürk, kadının yerini ve değerini yüceltmek için bu sözü ve daha pek çoğunu söylemiştir kanımca. Oysa erkekler bu gücü ellerinden bırakmak istemiyor. İnsanlık bu olgunlukta ve bilinçte değil henüz. Bence erkek ve kadının ortaklaşa eseridir her şey. Ve en evvel Tanrı’nın eseridir; belki de her şey olması gerektiği gibidir de biz hikmetine eremiyoruzdur bazı şeylerin. Atladığımız çok şey olduğunu düşünüyorum. İnsanın Tanrı’ya başkaldırışıdır belki bu vahşetin ve acıların sebebi. Kadının kadın cinsiyetini aşması, erkeğin de erkek cinsiyetini aşması, olgunlaşması, insanlaşması tüm bu acılar sonrasında gerçekleşecektir belki. Bunca sevgisizlik, bunca nefret belki de sonsuz sevgiye taşıyacak olandır bizi. Ama o gün gelene kadar kadınlar bu sorunla baş başa…

‘BAZI ŞEYLERİN İYİLEŞTİRİLMEMESİNİN, ÇOK BİLİNÇLİ YAPILDIĞI KANAATİNDEYİM!’

  • Kadın olarak doğmakta sorun yok ama toplumların ve sistemin yüklediği sonuçlar gün geçtikçe çok ağırlaşıyor. Toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizliğin yaşandığı bu dünyada kadınlar sırf kadın oldukları için ayrımcılığa ve şiddete maruz kalıyorlar. İnsanlar, yaşananları gördükçe, bilinçlendikçe, şiddetin azalacağı yerde artması neler düşündürüyor size?

Bir kıyamete doğru gittiğimizi düşünüyorum. Bu çağa yakışmayan bir hayat yaşatılıyor bize. Tarihten ders almayan, ilkel yanını hep içinde taşıyarak modern çağa uyarlayan bir insan topluluğuyuz. Bazı şeylerin iyileştirilmemesinin de çok bilinçli yapıldığı kanaatindeyim.

‘KADINLARIN İSTEDİĞİ ÖZGÜRLÜK YANLIŞ ANLAŞILIYOR!’

  • Kadınların yanlış anlaşıldığı konulardan en barizi ne olabilir, baktığınızda?

Kadınların istediği özgürlük, yanlış anlaşılıyor. Kadınlar, birey ve insan olma hakkı mücadelesi içinde oysa. Dünyayı erkeklerin elinden almak istemiyor, ortak bir yaşam hakkı istiyor. Kimi zaman kadınların bu konuda fazla fanatik olduklarını ve ifadelerini yanlış seçtiklerini de düşünmüyor değilim. Bu da bütün hak arayışını itici kılabiliyor.

‘GERÇEKLERDEN YOLA ÇIKMAK, OLANLARI TÜM GERÇEKLİĞİYLE AKTARMAK DEĞİLDİR!’

  • Yine Dramatik Yayınları’ndan çıkan ‘Memed’ adlı üçüncü kitabınız; Kıbrıs Savaşı’na değinmesinin yanı sıra bir erkeğin hayatında verdiği pek çok savaşı da konu alıyor. Bir oğul, bir koca, bir baba ve bir asker olan başkahramanın, yaşamdaki doğal mücadelesinin yanı sıra belli bir tarihe tanıklık etmesini, siz kaleme alırken; o anları yaşamak durumunda kaldığınızda, sizi zorlayan noktalar oldu mu? Nasıl çıktınız o anlarda, gerçekle harmanlanan duygu savaşlarından?

‘Memed’ babamın Kıbrıs Harekâtı sırasında sağ elini kaybetmesi gerçekliğinden yola çıkarak kurguladığım bir kitaptır. Çerçeveyi genişleterek, bir erkeğin hayat içindeki büründüğü tüm rollerinde yaşadıklarını konu ediyor. Evet; ağır yüklerini, sorumluluklarını anlatıyor. Bu temayı yazarken elbette çocukluk duygularımın izleriyle şekillendi kitap. Kimi anlara şahitliğim yoktu; mesela, babamın savaş alanında elini kaybediş anına… Ne var ki; sanatsal açıdan baktığımızda, gerçeklerden yola çıkmak, olanları tüm gerçekliğiyle aktarmak değildir. Edebiyatın en can verici noktası, gerçeklerin, hayal gücüyle, etkili ve edebi boyutta kurgulanmasıdır. Kitapta, en son kardeşin doğum sancısını çeken anne karakterinin durumu, baba karakterinin elini kaybettiği o acı anı yaşayışıyla eş zamanlı veriliyor. İki farklı acı birbirine karışıyor. Hâlbuki gerçekte kardeşimin doğumu o elim olayın yaşanmasından bir yıl sonradır. Dolayısıyla ben, zaman zaman duygulansam da, her daim okuyucuya neyin, ne kadar ve ne şekilde aktarılması gerekir sorusunun uygun cevap arayışına odaklandım. Durumu ifade edecek olan kelimelerin en doğal, en samimi ve en inandırıcı halinin peşine düştüm. Kıbrıs Savaşı gerçeğinin, tarihteki yerini aktarırken ise bu gerçekliği olduğu gibi, kısaltmalar ve eksiltmeler dâhilinde, evin içindeki bir radyoya sığdırdım; o dönemin özüne sadık kalarak ve yansıtması olarak. Kısacası bir metin – kitap yazdığımın tamamıyla bilincindeydim.

Sevtap Çapan ve Babası

‘SAVAŞ SADECE CAN ALMAZ, BİR HIRSIZ GİBİ HAYATINI ÇALAR İNSANLARIN!’

  • Kıbrıs Savaşı’nın hâlâ çözümlenememiş bir mesele olmasının, bu sorunla ilgili elle tutulur sanatsal bir eserin bulunmayışının yanı sıra orada savaşan askerlerden birinin babanız olması sebebiyle kaleme aldığınız, ajitasyon yapmadan gerçekliğiyle esere dönüştürdüğünüz ‘Memed’i yazarken o yıllara gittiğinizde; çocukluğunuzla, savaşa ve hayata dair neleri daha net bir şekilde getirip önünüze koydu?

Bir çocuğun savaş görmesi yakışık almıyor. Birebir içinde değilse pek farkına varmıyor belki; ta ki evin erkeklerinden biri şehit ya da gazi olana kadar. Bir savaş gazisinin çocuğu iseniz, diğer insanların babanıza hoş olmayan yaklaşımına şahit olabiliyorsunuz. Tüm insanlar zaman içinde unutuyor yaşananları, uzuvlarından birini savaşta kaybeden o kişi ve ailesi bu durumun yarattığı olumsuzlukları ömür boyu yaşıyor oysa. Unutmak gibi bir şansı yok! Burada milletin ve devletin vefasının pek önemli olduğunu düşünüyorum. Savaş sadece can almaz, bir hırsız gibi hayatını çalar insanların.

  • Bir kitaba yirmi lira vermeye pahalı diyen ama elli liraya falcıya giden yurdum insanını falların değil de kitapların kurtaracağını anlaması neden bu kadar zor?

Hepimizin umuda ve bir mucizeye ihtiyacı var şu hayatta. Fallar kadar kitapları sevenler de var şükür ki! Ben o kadar da karamsar olmak istemiyorum. İnsanların ailesi, ekonomik durumu, büyüdüğü çevresi, öğretmeni, arkadaşı o kadar etken ki… Bu iyileştirme bana göre devletin sorumluluğuna giriyor. Eğitim sisteminin eksikliği ya da çarpıklığı temelden düzeltilirse, yurdum insanı, hem yirmi liraya kitap alır hem elli liraya falcıya yine gider, gönlü çekerse.

‘KİTAPLARI YAKAN İNSANLAR TOPRAK BİLE DEĞİL!’

  • İnsanların uyanmasından neden bu kadar korkuluyor?

Halkın uyanışından korkmak ve o halkı, bilinçli bir politika güderek cahil kılmak aslında sahip olduğun tek vatanı güçsüz ve savunmasız bırakmaktır. Geriye değil, ileriye adım atma cesareti olanlara ihtiyacımız var. Kitapların yakıldığı Ortaçağ’dan hiç mi bir şey öğrenemedik? Kitaplar yüzyılları aştı ve geldi günümüze kadar, oysa kitapları yakan insanlar toprak bile değil şimdi.

‘DÜNYAYIM, UZAYIM!’

  •  25 yıldır profesyonel olarak oyunculuk yapıyorsunuz. Bunca yılın ardından oyunculuğun sizdeki karşılığı nedir peki?

Tüm yaşamım, yaşama nedenim, şerefim ve onurum. Hayatı anlama ve anlamlandırma çabamdaki en iyi kılavuzum. Ben bir oyuncuyum; insanın görünen ve görünmeyen taraflarının bir yansımasıyım. Dünyayım, uzayım.

‘HAK ETTİĞİM STATÜMÜN VERİLMEMİŞ OLMASI ADİL DEĞİL!’

  • Gerek oyunculuk tecrübeniz gerek üretimdeki verimliliğiniz doruktayken erken emekli edilmenizle ilgili neler söylemek istersiniz?

Emeklilik, bir oyuncu için diğer mesleklerde olduğu gibi işten güçten elini çekmek değildir; ister erken olsun, ister vakti geldiğinde olsun. Emekli olduğumu söylemek zorunda kaldığım durumlarda insanlar şaşırıyor hep! Ben de hâlâ şaşkınım. (Gülümsüyor) Öyle büyük bir saçmalık ki! Yasal olarak yapabileceğim bir şey de yok üstelik. Bu canım ülkede pek çok iyileşmesi gereken şey var. Aslında birileri isterse, benim içinde bulunduğum emeklilik halimi resmi olarak yani emeklilik uzatma hakkımı geri vererek iyileştirebilir. Üretken olmama yine de engel değil bu durum; yine sahnedeyim, yazıyorum, çiziyorum. Hak ettiğim statümün verilmemiş olması adil değil sadece. Tüm bu yaşanan yılların tarihe izdüşümünde, umarım, yeni nesiller ders çıkarmış olurlar ve üreten, başarılı her bireyi aşağı itip değersizleştirmek yerine, yukarı taşırlar. Bir toplumun gelişimi böyle gerçekleştirilebilir ancak!

Söyleşi: MELİKE BİRGÖLGE

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı