Elif DorukKÖŞE YAZILARI

Tanrı’nın Aryası – Elif Doruk yazdı…

İçimde saklanan ben, birazdan hiçbirinizin duyamayacağı bir ‘primadonna’ya dönüşeceğim. Şimdi kulisten perdeyi aralayarak kendime bakıyorum. Ellerime kan bulaşıyor, aldırmıyorum. Theatron tıkabasa dolu. Ayakta kalanlar bile var. Hepsinin yüzünü ezbere biliyorum. Ama tekrar tekrar anımsamak için duygularımı zorluyorum.

Ellerime bulaşan kan gözlerimden sızıyor ve çocukluğumdan anımsadığım annem ‘paradi’ye yerleşiyor. Hemen yanında Natilda’yı görüyorum. Hiç konuşmuyorlar çünkü anne rolünü oynadıkları zamandan kavgalılar. Sanırım yıl 1985… İkisi de iyi aktristi oysa. Annem doğuranı oynamıştı yüzünde rahminden beni koparmanın acısıyla, Natilda bakan rolünü kapmıştı ‘BEN’ adlı oyunda. Tam kavganın ortasında bütün darbelerin çarptığı, canı yanan sarı saçlı kız yine saklanmış galiba sandalyelerin altına. Görmüyorum ama en iyi bildiğimle hissediyorum. Gölgesi vuruyor acılarıma. Gözlerini sımsıkı yumup bir tek o hâkim olacak aslında bugün oyuna, çünkü libretto onun eline tutuşturulmuştu bu oyunda da.

Kan ayaklarımın altına damlıyor bu sefer, bakışlarım protokole erişiyor. Akan sızıntı onların boğazlarından aksa da herkes halinden memnun görünüyor. Bu oyunun baş mimarı olmak hepsinin yüzüne adice bir haz yerleştirmiş, hepsi kendini asaletin temsilcisi sanarak perdenin açılmasını bekliyor. Ben tek tek isimlerini geçiriyorum içimden;  acıtan, aldatan, kandıran, aşağılayan, saklayan… Hepsini bu kadar yakından tanımak Rahman‘la ruhumun arasına bir ayet yazdırıyor ama onu da benden başkası okuyamıyor. ‘Oku’ emrinden bihaber, bu defa ‘yaşa’ ya da ‘yaşatlar’ da geziniyor. Ve belki de afişler de yazan ‘Sesinden Vazgeçtin Mi Sen Hiç’ adlı başlık, Tanrı’nın anahtar kelimesi oluyor.

Tanrı… Bunu anımsamak tüm vücudumun tüylerini ibadete kaldırıyor!

Nefesimi tutmuşum, boğulmak üzere yakalıyorum kendimi. Tuttuğum gibi ruhumu parçalarcasına geri bırakıyorum. Ölümün kollarından kendini zorla sıyırmak bu; özlemle… Ama başka bir ruha söz vermişliğim var ya, bu yüzden hayata geri dönüyorum. Bu da oyunun bir parçası; mutlu sonun planına dahil.

Bu sefer gözlerimi bedenime doluyorum. Bir derin nefes hissediyorum boynumda. Tenorrrr… Umutsuzluğun temsilcisi; rol arkadaşım… Onunda burada olmak kanatmış yüreğini, bu yüzden o hep susuyor. Umudunu kör tavırlarla arıyor ama elleri bana denk geliyor. Beni sahneye itiyor. Boğazımı temizliyorum, yine dudaklarımdan kan sızıyor ama ben onu şarap sanıyorum. Ses tellerim 5. Senfoninin kemanı sanıyor kendini, kulaklarımı şenlendiriyor bu sanrılar. Duyulamayanla, duyurmayanın sevişme sahnesi ışıklandırıyor perde arkasını.

Alkışlar mahşer yerini ayağa kaldırıyor.
Vee perde açılıyor….

Ellerim ile kapatamıyorum mahrem yanlarımı. Yanaklarım kızarıyor ama utanmıyorum bu defa! Daha da cesurum Tanrı bana ellerini uzattığında. ‘Tanrı’nın Eli Olur Mu’ oyunu sahnelenmeliydi aslında ama ben onu defalarca oynattım kanmışlıklarımla. Bu yüzden seyirciden çaldığım rolleri tek tek dağıtmalıyım. Onların aldatıcı rollerini ezberlediği kadar benim kanışlarımı ezberlemişliğim var nasılsa. İşte o zaman hepsinin suratına çarpacak, biri aşkı re-mi-fa, re-mi-sol ya da fa diyez diye anlattığına utanacak mesela…

Hepsi payına düşeni aldığında işte o an kapanacak hayali perde. Asıl olan açılacak. Bu opera ne tarihten, ne mitolojiden ne de felsefeden uyarlanacak, ‘Tek Gerçeklik Kendinsin’ adlı oyun sahneye konduğunda.

Hadi bakalım, cesareti olan gitsin kendi galasına. Ben hazırım, en güzel kostümümü giydim, çırılçıplağım karşınızda…

Elif Doruk

İlk Taşı Günahsız Olanınız Atsın – Elif Doruk yazdı…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu