KÖŞE YAZILARIMehmet Ulusoy

Üslup Ve Gerçekliğin Sanata Ve Siyasete Etkisi – Mehmet Ulusoy yazdı…

Söz ve hitabet ustalığı ile, laf yetiştirmeye, söz ve imge oyunlarına dayanan şarlatanlık / demagoji arasındaki sınırların silindiği, hakikatin laf oyunlarına feda edildiği bir dönemde yaşıyoruz. Sahteliğe ve yalana dayanan söz ve hitabet ustalığı ile, içeriği hakikat olan söz ve hitabet ustalığı arasında dağlar kadar fark olduğunu biliriz, en azından sezeriz. Ama biçime, görünüşe aldanmanın okşayıcı meltemi öyle güçlü esiyor ki, aradaki zar inceliğindeki önemli ayrım bazen fark edilmiyor. Hatta gönül dediğimiz bilinmezler yüklü insan iç dünyası aldanmaları, yanılgıları bile bile yaşamak isteyebiliyor. Bu noktada, hem düşülen yanılgıları çözümlemede, hem de hakikati/doğruyu yalandan ayırmada anahtar bir kavram, bir kuyumcu terazisi olarak üslup sorunu gündeme geliyor.

Sadi Şirazi, “Yanlış üslup doğru sözün katilidir” der. İran-Türk kültür ve edebiyatının büyük şairi Sadi’nin bu vurgusu, sanırım gerçeğin anlatımında üslubun ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Üstelik, kavramlar ve anlamları üzerinde kargaşalığın ve çarpıtmaların hüküm sürdüğü bu medya, internet ve cep-telf’li iletişim çağında, sanatta, toplumsal yaşamda, siyasette üslubun önemi daha da önem kazandı.

Üslup, ‘Parmak İzidir’

Kısaca, izlenen yol, benimsenen tarz veya anlatış biçimi olarak tanımlanabilen üslup / biçem, kişinin, yazarın duygu, düşünce, heyecan ve tepkilerini dile getirme biçimidir, anlatım tarzıdır. Bir bakıma kişinin, sanatçının, siyasetçinin parmak izidir denebilir. Kuşkusuz öncelikle edebiyat ve sanat alanında nitelikli bir yapıtın üretilmesinde çok önemli, tayin edici bir işleve sahiptir üslup; yaratıcı, özgün bir sanatsal etkinliğin odağında yer alır. Sanatçının özgünlüğünün, dolayısıyla yaratıcılığının önemli bir ölçütüdür. Aynı şey, topluma yön vermede etkili bir rol oynayan toplumsal-siyasal liderler, aydın ve öncü kişilikler için de geçerlidir.

Her büyük yazarın bir üslubu vardır. Yazarın / şairin sözcükleri, sanatçının renk-çizgi ve notaları, işlediği konuya uygun seçip belli bir sıra ve düzen içinde kullanma tarzıdır. Kompozisyonlar, bileşimler, vurgular, tonlamalar, boşluklar ve susmalar… Bütün bunlarla tümceler, anlatım bütünlükleri oluşturma biçimidir üslup.

Bir kat daha derine inersek, bir yazar veya şairin duygu ve düşüncelerini aktarırken dil malzemesini kullanma biçimi, onun karakteri, yaşam felsefesi, insani ve toplumsal sorunlara yaklaşımı, etik ve estetik tavrıyla yakından ilgilidir. Çünkü, bir halk özdeyişiyle, “Her kap kendi içindekini sızdırır.” İçeriğin, özün, kendine en uygun biçimi bulmasının yoludur, köprüsüdür üslup. Toplumsal üretimin ve ilişkilerin her alanında, her boyutunda üslup, güzel/estetik ve iyi/ahlaki olmanın ölçütlerinden biridir.

Yukarıda kısmen değindiğimiz gibi tekrar vurgulayalım: Bizim üzerinde durduğumuz üslup, kuşkusuz gerçekliğin, hakikatin en güzel ve en yetkin anlatımı anlamında bir kavramdır. Temelinde gerçekliğe sadakat yatar; gerçekliği en etkili, en yetkin ve ustalıklı anlatma amacını taşır. Böylece, sanat ve edebiyatta, bilimde ve siyasette gerçekliğin bütün karmaşıklığıyla en yüksek, en güzel/estetik ifadesini ölçüt alıyoruz. Bu ölçüt, aynı zamanda toplumsal sorunlara çözümde, bu çözümlerin topluma ulaştırılması ve benimsetilmesinde, propaganda biçimlerinde, en önemlisi de yeni bir insanın yaratılması sürecinde bir ritim, bir frekans, bir harmoni (uyum) ayarıdır. Tıpkı savaşan askerlerin moralini en yükseğe çıkarmak için üretilmiş marşların, sloganların, ya da uygun müzik parçalarının eğitimde, üretimde vb motivasyonu sağlamada oynadığı rol gibi.

Değilse, keyfi bir şekilde, görünüşte “güzel” ya da güzeli çağrıştıran sözcükleri bir araya getiren ya da güzel konusunda salt görünüşe, biçime dayanan yanıltıcı, göz boyayıcı cümleler kurmanın “marifetinden” (!) söz etmiyoruz. Onlar gerçeği asla yansıtmadığı gibi, güzel / estetik bir anlatım üslubu ya da başarılı bir sanat ve edebiyat olmadığı da açıktır. İçi boş söz ve imge oyunlarına dayanan postmodern sahte üslupçuluk, günümüzün şarlatan, madrabaz siyasetçinin, liboş, trol, tetikçi laf düzenbazı figürlerin alanına girmektedir. Bize orada ekmek yoktur!

Üslup eksenli bu tartışmada tezimizin özünü, gerçeğe ve doğruya ancak güzel üzerinden gidilebileceği oluşturuyor. Başka deyişle, burada güzel ve doğrunun birbirinin ikiz kardeşi olduğunu, güzel olmadan doğruya/hakikate, doğru olmadan da güzele, estetik olana ulaşılamayacağını vurgulamak istiyoruz.

Yukarıda belirttiğimiz üzere, her başarılı, büyük sanatçı ve yazarın, her dehanın mutlaka kendine has bir üslubu olduğu gibi, her büyük düşünürün, büyük devrimci liderin de bir hitabet ve davranış üslubu vardır. Kuşkusuz bu üslubun bütün özgünlükleri, bütün ruhu, içinde yaşadığı toplumun kendine has karakteriyle yoğrulmuştur. Ayrıca üslubun, çağlara, farklı sanat-edebiyat akımlarına, ülkelere ve ulusal kültürlere göre değişim gösterdiğini söylemeye ayrıca gerek yok.

***

Üslubun, gerek estetiğin ve sanatsal yaratıcılığın temel bir ögesi, gerekse toplumsal ilişkilerde ahlaki davranışın estetik biçimi (buna edep, usül, erkan …vb denebilir) olarak, hatta siyasal söylem açısından önemini daha somut ifade etmek mümkün. Bunun için, çoğu sanatçının bildiği ama tekrarında sakınca görmediğim şu ilginç öyküyü anlatmak istiyorum:

“New York’un Brokleyn köprüsünde dilenen bir kör varmış. Köprüden gelip geçenlerden biri yaklaşıp günde ne kadar kazandığını sormuş. Dilenci iki dolara zar zor ulaştığını söylemiş. Yabancı bunun üzerine kör dilencinin göğsünde taşıdığı ve sakatlığını belirten tabelayı almış, tersini çevirip üzerine bir şeyler yazdıktan sonra tekrar dilencinin boynuna asmış ve şöyle demiş: “Tabelaya gelirinizi artıracak bir yazı yazdım. Bir ay sonra uğradığımda sonucu söylersiniz bana” demiş.

Dediği gibi bir ay sonra gelmiş. “Bayım size nasıl teşekkür etsem acaba” demiş dilenci. “Şimdi günde 15 dolar kadar topluyorum. Olağanüstü bir şey. Tabelaya ne yazdınız da o kadar sadaka vermelerini sağladınız?” “Çok basit” diye yanıtlamış adam, “tabelanızda ‘Doğuştan kör’ yazıyordu, onun yerine ‘Bahar geliyor, ama ben göremeyeceğim’ diye yazdım…”

Öyküyü alıntıladığım Özdemir İnce‘nin “Söz ve Yazı” kitabındaki yorumu şöyle:
“’Doğuştan kör’ cümlesi bir durum belirten, açık seçik, kesin bir tanım, ama imgelem gücünden ve duyarlılıktan yoksun. Buna karşın, yabancının yazdığı cümlenin bulaşıcı ve tedirgin edici yükü imgelem gücünü ve insan duyarlılığını harekete geçiriyor. (…) Günlük yaşamda bu değişim, bir merhamet duygusu yaratır, ama yazın ve şiir bağlamında bunun karşılığı heyecan (estetik heyecan) oluyor.”

Burada iki anlatım biçimi, iki üslup arasındaki fark son derece önemlidir. Şair Özdemir İnce, gerçeğin açık seçik, düz ama kaba ve durağan, dolayısıyla yetersiz anlatımına karşı, imge gücüne dayanan daha canlı estetik anlatımının gücünü vurguluyor. Buradan bir adım daha ilerleyelim. Peki, insan duyarlılığını ve merhamet duygularını harekete geçiren bu anlatım, sanatın sadece biçime dayanan gücünü mü gösteriyor? Yoksa, dilencinin gerçekliğini, yani maddi yoksunluğunun yanında, herkes gibi insani özlemlerini, paylaşma duygularını yansıttığı için, daha derinden kavrayan, daha yetkin ve estetik bir anlatımı içermiyor mu?

***

Gerçeklik durmadan değiştiğine ve halkın da öncelikli beklentileri ve duyarlılıkları buna bağlı olarak farklılaştığına göre, anlatım biçimi, üslup da değişime uğrar. Hem gerçeğin ifade ediliş biçimi açısından, hem de anlatılanın algılanış biçimi açısından bu böyledir.

Örneğin, 1950’ler, 60’lar ve 70’lerde, Türkiye’nin ulusal bağımsızlık, toplumsal-sınıfsal eşitsizlik ve sömürü gerçekliğine değinmeyen, üstünü örten egemen kültür ve edebiyat iklimine karşı, devrimciler, daha dolaysız ve dobra, edebi ve hamasi süslemelerden arınmış bir dil kullanıyorlardı. Toplumsal gerçekçiliğin edebiyatta ve siyasetteki doğru ve etkili anlatım biçimi buydu. Orhan Kemal‘in, Yaşar Kemal‘in, köy romanlarının üslubu bu tarzın tipik örnekleridir. Diğer yandan, o dönemde doğru olan bu üslupta, yine de gerçeği yansıtmaktan uzak, siyasi tercihin estetik niteliği bastırdığı kaba genellemelerin, tek yanlılıkların ve yüzeyselliklerin sözkonusu olduğunu da belirtmeliyiz.

O dönemdeki üslubun, egemen güçlerin toplumdaki sınıflaşma ve sınıf mücadelesi gerçeğinin üstünü sahte “vatan, millet edebiyatıyla”, “birlik-bütünlük” demagojisiyle örtme çabaları karşısında farklılıkların, eşitsizliklerin, sınıfsal çelişmelerin, çıplak gerçeklerin öne çıkarması doğru ve estetik olandı. Bu yaklaşım, ulusal bütünlüğünü zayıflatan bir sorun oluşturmadığı gibi onu daha da güçlendiren bir rol oynuyordu. Çünkü o dönemde Türkiye’nin bağımsızlık ve bütünlüğünü ciddi olarak tehdit eden bir durum yoktu.

Bugün ise, toplumsal eşitsizlikler ve sınıf mücadelesi konusunda toplum belli bir bilince ve kabule ulaşmıştır. Diğer taraftan, ülkenin bağımsızlığı ve bütünlüğü konusunda ciddi bir emperyalist tehdit söz konusudur. Bu nedenle hem milletin birliği ve bütünlüğü, hem de bunun stratejik temel güvencesini oluşturan Atatürkçü devrimci dinamiklerin birleşerek bir kuvvet merkezi, bir siyasal kurmaylık yaratması konusunda büyük bir duyarlılık oluşmuştur. Dolayısıyla her iki bakımdan da, dağıtıcı, ayrıştırıcı değil birleştirici, bütünleştirici bir üslup, doğru ve gerçekçi, estetik bir üsluptur. Bunun karşıtı ise, estetik olmayan, hakikati temsil etmeyen, kaba, çirkin bir üsluptur.

70’lerin sol örgütlerinde örgütsel bütüne, kolektif iradeye bağlılık fetişleştirilmiş bir düzeydeydi. Kolektifin itibarı öylesine yüksekti ki, konuşmaların, normalde öneri düzeyindeki fikirlerin emir kipiyle ifade edilmesi bile kimseyi fazla rahatsız etmiyordu.  Dostoyevski’nin (Ecinniler), Turgenyev’in Narodnik serdengeçti kahramanlarının ruhu içimizde dolaşıyordu. Bugün ise gerek vatansever, milliyetçi ve devrimci, gerekse değil, hiçbir devrimci gencin bu tür davranışları kolay kolay benimsemesi, hazmetmesi mümkün değildir. Her iki eğilim de devrimciliğin gerektirdiği estetik bir kavrayış ve üsluptan uzaktır; geçmişte devrimci dinamiklerin birliğini baltalayan, onları darmadağın eden bir rol oynamıştır, bugün de oynamaktadır.

Özetle günümüzde, emperyalizm, toplumsal eşitsizlikler ve sınıfsal sömürü sistemi varlığını daha da şiddetlenerek sürdürmekte. Ayrıca bunların yanında, halkın algısına, beğenisine ve beklentilerine yön veren toplumsal, siyasal ve kültürel bir çok yeni etken gündeme girmiştir. Bunların çoğunun emperyalist küreselci projelerle biçimlendirildiği de bilinmektedir. O nedenle, 60’ların, 70’lerin, hatta 2000 öncesi dönemlerin algılayış, düşünüş, yorumlayış ve tepki biçimlerini -bu konuda bir avuç aydının değerlendirmesi ne kadar doğru olursa olsun- bugünün insanından beklemek gerçekçi değildir.

Çünkü, kuşkusuz genel bir eğilim olarak söylersek, en yaşlısı 50’sinde olan, yani 70 doğumlu, bugünün bireyi, -liberal birey/ci değil, yurttaş birey- üç önemli etkenden dolayı, 60-70’lerin algılayış ve yorumlayış tarzından, üslubundan önemli farklılıklar taşımakta. Birincisi, küreselci emperyalizmin 40 yıldır yürüttüğü çürütücü toplumsal-kültürel dönüşümler, medya vb üzerinden uygulanan projeler sonucu gelişen ve güçlü bir eğilim haline gelen bireycilik ve ulusal değerlere yabancılaşmadır. İkincisi, medya-internet-telf’nun kimlik, kişilik, iletişim ve söylem biçimlerinin oluşumunda baskın hale gelmesi. Üçüncüsü, kent yaşam ve kültürünün, meta ve piyasa ekonomisinin yaygınlaşması, kapalı ekonomik, kültürel yapıların çözülmesi ve dağılması.

Bu üç ana etken, kuşkusuz birbirlerini büyük ölçüde güçlendirerek ve tamamlayarak gelişmiştir. Kısaca, Türkiye’nin orta ve genç kuşağının düşünce, davranış ve algılayış biçiminin oluşmasında, bireycilikle sarmalanmış ya da kuşatılmış bir kimlik, kişilik, aidiyet arayışı ve duyarlılığı baskın niteliktedir.

***

Siyasette üslup, bizim gibi hâlâ halkın yüzde 80’inin aklıyla ve bilimsel verilere dayanarak değil, duygularıyla düşünüp karar verdiği toplumlarda gerçekler kademesiz, süzgeçsiz dümdüz anlatılamaz. İki düzlemde inceltilerek halka ulaştırılabilir. Birincisi, aydın ve öncülerin siyasetin ideolojik ve stratejik içeriğini oluşturdukları mutfak düzlemi; ikincisi ise, siyasetin halka sunulduğu, kitleselleşme, halk iradesine dönüşme düzlemi. Bu iki farklı düzlemde ne yazık ki aynı içerikteki gerçeği dile getirme biçimi, üslup, farklı olmak zorundadır. Çünkü izleyicinin bilinç ve kavrayış düzeyinde, algı ve beklentisinde farklılıklar vardır.

Bu farklılığın dikkate alınmaması, gerçeklerin yeterince kavranmadığı anlamına gelir. Örneğin bir siyasi lider, siyasetle hukuk arasındaki ilişkiyi “hukuk siyasetin köpeğidir” diye açıklarken, bunu, hukuk felsefesine vakıf hukukçulara değil de içeriğe uygun algılaması ve yorumlaması mümkün olmayan bütün topluma söylerse, burada doğru üslubun canına okunmuş demektir; dolayısıyla hakikatin de… Çünkü bu benzetmeyi ancak bir avuç hukuk bilimcisi ya da hukuk felsefecisi doğru yorumlayabilir.

Ya da bir devrimci siyasi lider, fikirlerine katılmadığını söyleyen ve eleştirenlere kaba, azarlayıcı, dışlayıcı ve düşmanlaştırıcı bir tavırla yanıt veriyorsa, ve bunu ısrarla sürdürüyorsa, orada iki bakımdan ciddi bir sorun var demektir. Birincisi, gerçekliği yeterince ifade edemiyor, hatta gerçeklikten kopmuştur; ve gerçeği yansıtmayan kendi doğrularına güvenemediği için eleştirilere tahammülsüzdür. İkincisi ise, gerçekliğin diğer boyutu olan dünyayı değiştirecek ve potansiyel olarak var olan devrimci enerjiyi ortaya çıkaramıyor, çıkanları birleştirmiyor, dağıtıyor demektir. Her iki açıdan da kullanılan üslup, gerçeği yansıtmaktan uzaktır; bu nedenle laf oyununa, demagojiye, palavraya kaymakta.

Sadi Şirazi’nin, 800 yıl önceki bu ince felsefi-estetik veciz sözü, onun gerisindeki ve sonraki yüzyılları içeren Batı Asya ve Anadolu kültür ve sanatındaki yüksek niteliği yansıtmaktadır. Anlatım biçimi, usul, adap, görgü, incelik, zarafet konusunda, Batı’yı çok çok aşan bir birikim olduğu açıkça görülmekte. “Tatlı dil yılanı bile deliğinden çıkarır” diyen bu birikim, halk kültürümüzde, halk bilgeliğinde hâlâ yaşamaktadır.

Ayrıca ulusal kültür mirasımızın bize öğrettiği çok önemli bir gerçek daha vardır. Bir siyasetçi, bir siyasi lider açısından üslup, sadece anlatım biçimindeki güzel/estetik olanla sınırlı değildir. Konuşmanın yanında susmanın da erdemini bilen, ikisi arasındaki dengeyi iyi ayarlayan, duruşuyla, davranışlarıyla, olaylar karşısındaki tavrıyla, en önemlisi de eleştiri ve suçlamalar karşısındaki sabırlı, hoşgörülü tutumuyla, taraftarları arasında ayrım gözetmezliğiyle, birleştiriciliğiyle de lider estetik bir üslubu yansıtır. Söz ve davranışlarının toplamı, onun güvenilir, peşinden gidilir bir lider olup olmadığını gösterir.

Sanat, nasıl içeriğin, bütün derinliği, zenginliği ve çelişmeli karmaşık bütünlüğüyle imgeleştirilmiş anlatımı ise, devrimci siyasette de başarı, gerçeği sadece kabaca açıklamada değil, onun estetik ifade ve davranış biçimindedir. Ortalama insanların algı biçimi, genellikle neyin ifade edildiğinden çok onun nasıl ifade edildiğine ve ifade edenin duruş ve davranışlarına, mimiklerine bakar ve ilgisini ona göre belli eder.

***

Devrimcilerin gerçeği açıklaması daima gerçeği değiştirme amacını da içinde taşır. Ve şuraya geliyoruz. Sanat felsefesi ve sanatsal eylem ile devrimci düşünce ve eylem arasında, diğer bütün disiplinlere göre çok daha yakın ve yer yer örtüşen derin bir bağ vardır. İkisi de, temel varoluş ilkeleri ve doğaları gereği, dünyayı, insani niteliğini yitirmiş toplumu değiştirmek, yeni bir insan ve yeni bir toplum kurmak idealine bağlıdır. Bu nedenle devrimci siyaset, diğer bütün siyaset biçimlerinden çok daha fazla sanata, onun devrimci niteliğine yakındır.

Kısacası devrim yapmak bir sanattır. Devrimcilik, en başta etik ve estetik bir olaydır. Devrimi başarmanın koşulu ise, iyi/ahlaki, güzel/estetik ve doğru/bilimsel olanın birliğini-bütünlüğünü sağlamaktan geçer. Devrimdeki yaratıcılık, onun bir sanat oluşu, estetik bir niteliğe sahip oluşu bundandır.

1968’lerde sosyalist büyüklerimizden ve okuduklarımızdan öğrendiğimiz devrimin başarısı için temel ilke şuydu: Bilimsel Sosyalizmin özünü, Diyalektik ve Tarihsel Materyalizmi Türkiye gerçekliğinde özgülleştirmek. Yani Türkiye devrimi, ancak ve ancak Türkiye’nin özgünlükleri, kendine has özellikler taşıyan devrimci dinamikleri doğru kavranarak gerçekleştirilebilir. MDD bu özgünlüğün stratejik ifadesiydi. O günden bugüne aldığımız 50 yıllık tarihi sürece baktığımızda bu genel stratejinin bütün renkleri ve çizgileriyle ayrıntılanarak ete-kemiğe bürünmesi açısından aldığımız yol ortadadır ve düşündürücüdür.

Sorun Üslup Sorunu!

Burada sorun bilgi ve deneyim eksikliği midir? Hayır. Sorun bir boyutuyla tam da estetiğin ve sanatın alanına, üslup sorununa gelip dayanıyor. Evet sorun, devrimci öncülerin ürettikleri program ve siyasetleri halka ulaştırma, benimsetme ve oradan devrimi gerçekleştirecek bir kuvvet yaratma yeteneği ve ustalığının gösterilememesindedir. Devrim bir yaratıcılık, bir sanat olduğuna göre, sorunun özü, sözel ve eylemsel üslubun başarısında somutlanan, iyi-güzel-doğru bütünlüğünün Türkiye özgünlüğünde gerçekleştirilememesindedir.

Bu eksiklik, ya da devrimin felsefesinin eksik-yanlış kavranışı, sanat ve edebiyatın, hem gerçekliği derinden kavramanın, hem de yeni bir yaşam ve yeni bir insanın yaratılmasındaki rolünün yeterince kavranamaması demektir.  Bunun yerine, sanat ve edebiyatın, siyasal propagandanın kaba, düz bir aracı olarak kullanılma sığlığının ve günü kurtarmacı kolaycılığının sürdürülmesidir. Oysa, sanat ve edebiyat, öncelikle, bizzat devrimci önderliğin, kadroların davranışlarında, duyarlılıklarında, düşünme biçimlerinde, insan ilişkilerinde çok daha derin bir kavrayış ufkunu ve yetkinleşmeyi sağlar. Bu kavrayış olmadığı ve içselleştirilmediği için, teorik ve siyasi açıdan başarılı ve üst düzeyde görev alan kadrolarda bile karşı cinsle doğru ilişki kuramayan ve tacize kadar varan psikolojik sorunlar yaşanabiliyor.

Bu kadar büyük ve zengin deneyimden sonra, liderin ya da liderliğin bunları başaramaması, hatta yaratılan kuvvet birikimini dağıtması, asla bilgi ve deneyim eksikliğiyle açıklanamaz. Hele nesnelliğe sığınarak, onu öznel hataların gerekçesi yaparak sorumluluktan kaçılamaz. Kanımca, konumuzla doğrudan bağlantılı olarak, ideolojik ve siyasal hataların yanında en önemli nedenin, -bu da ideolojik-felsefi kavrayışın temel bir ögesidir- söz konusu güçlü birliği sağlayacak Felsefi-estetik kavrayışın eksikliğindedir. Bunu şöyle de açıklayabiliriz: Bir devrimci siyasal partinin ideolojik çatısı üç temel bileşenden oluşmalıdır ya da üçlü bir sacayağı üzerine oturmalıdır: İdeoloji ve siyaset, örgütlenme, kültür ve sanat.

Sonuç olarak üslup, sanat ve edebiyatın başarısında nasıl tayin edici bir rol oynuyorsa, devrimci siyasetin başarısında da aynı ölçüde tayin edicidir. Başarının sırrı, her yaratıcı dehanın yaşamın derinliklerine, kılcal damarlarına, oradaki ayrıntılara inerek toplumun özgünlüğünü, yani tekildeki evrensel olanı ortaya çıkarabilmesindedir. Devrimci siyaset de, aynı şekilde, ayrıntılarda saklı ya da derinlere itilmiş gerçekleri, hakikati, halkın aklı ve yüreğiyle anlayabileceği en uygun anlatım biçimiyle ortaya koyabilmektir. Yoksa ana hatlarıyla herkesin bildiği ya da ulaşabileceği genel doğruları, bilgi kalıplarını tekrarlamak, sistemin tekrar tekrar onaylanmasından başka bir anlam taşımaz.

Mehmet Ulusoy

Bauhaus’tan Köy Enstitülerine Sanat ve Üretim Kültürü - Mehmet Ulusoy 4

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı