Balkan Naci İslimyeli ‘Gece Gelen Telgraf’ – Mahmut Nüvit Doksatlı yazdı…
Balkan Naci İslimyeli ‘HATIRLA’ sergisi (20 Eylül – 27 Ekim 2017) Tophane-i Amire’de, Mahmut Nüvit’in hatırladıkları bu yazıda…
‘Hocam Balkan Naci İslimyeli’nin Tophane-i Amiredeki ‘Hatırla’ sergisi vesilesi ile bana sipariş edilen ve Türkçede hiç yayınlanmamış olan yazımı gündeme getirmemin iyi olacağını düşündüm. Bana verilen siparişte İstanbul Next Wave sergisinde çok özel bir bölümde sergilenecek işlerinin sadece eleştirel olan kısmını incelemem söylenmişti. Bu yazı da 2009’a kadar olan işlerine bir yaklaşma denemesidir. Tophane-i Amire sergisinde ise sanat hayatına başladığı ilk on beş yıl sergi harici olduğu için bu ilk onbeş yılı da hatırlamanın sergiyi tamamlayacağını düşündüm.’
Balkan Naci İslimyeli -07.08.2009- Gece Gelen Telgraf
Balkan Naci’nin Türk sanatındaki özgün rolü tüm sıkıntıları içselleştirerek bir nevi kendi etinde deneyerek bize sunmasıdır.
Sanat hayatına bakıldığında belli başlı birkaç tema etrafında tekrarlar olduğu görülür. Bir tanesi -ki çok önem verdiğimiz eleştirel yönü ağır basmış siyasallaşmış işlerdir- temelleri yine bizzat kendi yaşamındadır, bizzat kendisi başlangıç noktasıdır ve tekrarlarla devam eder. Hem bir vicdan yarasıdır, hem de bitip tükenmez. Bir sonu gelmez, bir soluk aldırmaz insana. Tekrarlar bu sebepledir. Siyasal tarihimizdeki darbeler gibi birbirini takip eder ve Balkan Naci üç darbeyi de hayatına sığdırmayı başarmıştır. Bitmez tükenmez siyasal yargılamalar, yargısız infazlar, tehditlerin kucağında geçip gitmektedir ömür, tekrarlarla, tesellisi olmayan. Bir sonu gelmeyen, bir iyileşme belirtisi göstermeyen, bir yüzümüzü güldürmeyen.
Balkan Naci’nin hemen hemen işlerinin üçte biri ironiktir. Mahmutpaşa ve Tahtakale isimlerinden türetilen Matah sergisi örneğin. İstanbul Eminönü’deki birbirine çok yakın ve daha çok da ucuzluklarıyla tanınan ve İstanbul’un her yerinden ucuz alışveriş yapmak isteyen halkın tercih ettiği iki alışveriş semtinin isimlerinden üretilmiş bir isimdir. Bu isim altında üretilen her bir iş görkemli görüntülerin altında, yakından bakıldığında en ucuz malzemelerden mamuldür.
SURET sergisindeki her bir iş gerek isimleri gerekse konunun ele alınış biçimi açısından ironiktir. ‘Yaralı Kediler’ anıtı (2005) yine sevimli bir kedi biblosunu çok önemli bir halk kahramanı edasıyla sunar. 18 yaşında yaptığı işlerde bile bu açıkça görülür. (Düşünen Kadın, 1965, Karton Üzerine Yağlıboya). Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu’nda öğrenci olduğu yıllarda yapmış olduğu bir çok iş; Muz Yiyen Kadın, Zeki Müren 1, Zeki Müren 2, Assolist, Vedet Şantöz 2, Efkar gibi işler ki hepsi 1970 yılına tarihlenmiştir; ironiyi saf yürekli bir tarzda işleyen, adeta halk sanatına yakın bir üslupta ele alınmış işlerdir.
1967 yılında, Balkan Naci İslimyeli, Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okuluna girdiğinde; yirmi yaşında ve her bakımdan sosyalleşmeye hazırdır. Kendi alanlarına kavuşmak için de sabırsızdır. O sene ekim başında, Küba devriminin parlak yıldızı Ernesto Che Guera, Bolivya devrimi için silahlı mücadele ederken dağlarda yakalanarak öldürülür. Türkiye ise, Balkan Naci’nin doğduğu yıldan beri (1947), soğuk savaşın ön cephesinde, NATO içinde Amerika yanında yer almaktadır. Vietnam Savaşı tüm sevimsiz savaş fotoğraflarıyla ‘Çirkin Amerikalı’nın yüzünü teşhir etmektedir. Birazcık sosyal hak ve adalet isteme gayretleri, Martin Luther King gibi sevilen bir zenci liderin 4 Nisan 1968′de öldürülmesi gibi cevaplar almaktadır. Paris’te başlayan öğrencilerin daha fazla özgürlük isteyen üniversite işgalleri, fabrikalara ve başka ülkelere sıçrar, Türkiye’de de yankısını bulur. Fakat bu üniversite işgalleri Paris’te geleceğin siyasi liderlerini, bakanlarını bağrından çıkarırken, Türkiye‘de, Vedat Demir gibi liderlerini, öğrenci yurtlarına yapılan polis baskınında pencereden atarak öldürür. Kızıldere’de ölü olarak yakalar veya darbe sonrası apar topar asar.
Kendi deyişiyle gazetelere ilk çıkışı Akbank Acıbadem şubesi soygununa yataklık etme suçuyladır. Peşine 12 Mart 1971 darbesiyle birlikte yeniden tutuklanır ve dört ay Sabahattin Eyüboğlu gibi Türkiye hümanizması için düşünce geliştirmeye çalışan diğer aydınlarla Maltepe Cezaevi‘nde yatar. Okulu bitirme projesi de böylece yarıda kalır ve de geleceğine ‘sakıncalı’ gölgesi düşmüştür artık. Türkiye’de de çok partili, demokratikleşme dönemi duvara toslamıştır.
Hatırlar mısın baba,
On iki mart darbesinde tutuklandığımda
Adliye koridorundaki karşılaşmamızı,
Dayaktan morarmış yüzüme bakışını,
Derin acını benden saklayışını,
Her şeyin elinden alınmış gibi kalışını
Hatırlar mısın baba,
O gündür,
Ve daima sol kolum havada…
1970’ler çok önemli bir kırılma dönemidir. Atatürk 1938’de öldükten sonra bir müddet İsmet İnönü olağanüstü liderler dönemini sürdürür. 70’lerde bu sona erer ve büyük kentlere göç olgusu hızlanır ve belirleyici bir karakter almaya başlar. Balkan Naci’nin bu dönem yaptığı işlere ‘sanatın şehirleşme dönemi’ olarak bakmak gerekir aynı zamanda.
Sakıncalı Balkan Naci, gecikmeyle, aynı zamanda birincilikle 1972 yılında okulunu bitirir. 72 yılına tarihlenen bir işi olmamakla beraber o arada iki sergi yaptığını biliyoruz. Yani Kızıldere katliamında, hemen hepsi neredeyse Balkan Naci ile yaşıt, 10 gencin öldürüldüğü sene ve de gençlik liderlerinin yakalanarak asıldığı senedir 1972. Her şeye sanatıyla cevap vermek istemektedir. Takipler, gece baskınları geride kalan yıllarını da vesayet altına alır. Uzun yıllar gece çalan her kapı baskın, arama ya da her neyse ona benzeyen bilinmeyen uğursuz bir bela içindir. Telaşı ve kâbusunu destekler her doğan gün. Tüm bu etkilenmelerini bugüne kadar sanatında döne döne ve tekrarlarla işlediğini göreceğiz. Hani neyin cezasıdır bu?
Bir diğerinde (Şok,1974) Balkan Naci çıplak olarak gösterilmiştir. Karanlıkta kaldığı için kimliği belirsiz iki kişi, gelişmiş bir teknolojiyle elleri arkadan bağlanmış figürün erkeklik organına elektrik vermektedir. Karanlık bir gölge olarak gösterilen iki kişiden elektirik vereninin eli aydınlandığı için, diğer tablodaki ateşin sıcağında ellerini ısıtan kişiler olduğunu anlarız. Simetrik kompozisyonun tepesini taçlandıran ikili figür ise aşağıdaki işkencenin müsebbibi olarak fakat olaylardan bağımsızmış gibi yiyip içip eğlenirken temsil edilmişlerdir. Bir diğeri yine halk sanatı sunuş ve takdimlerinden yararlanmış ‘Holding’ kompozisyonudur.
Büyük şirketlerden birinin tüm yönetim kadrosunun stüdyo fotoğrafı gibi bir kompozisyonun da ön sıradaki koltuklarda oturanlardan birinin kucağına da bir kedi oturtuluvermiştir. Arka sırada ayakta duranlar dâhil herkesin yüzü karanlıkta olup teşhis edilememektedir. Böylece karanlıkta kalan bu insanların olayların müsebbibi olduğunu anlamış oluruz. ‘Şok’, ‘Holding’ ve ‘Ateş Yakmak’ tablolarında görünürde olmayan, anlaşılamayan, tam olarak tanımlanamayan, fakat genelde olayların ana müsebbibi olarak gösterilen figürlerin başka sanatçılar tarafından başka şekillerde işlendiğini görürüz. Balkan Naci genelde bu dönem ağır toplumsal eleştiri ve tespitlerini, karton üzerine pastel ve çiniyle yapmış, geleneksel halk sanatlarından yararlandığını belli eden bir saf yürekli tutumunu simetrik kompozisyonlar ve ironi ile anlatmıştır.
1975 aynı zamanda Balkan Naci’nin Avusturya hükümeti devetlisi olarak Salzburg yaz akademisine gittiği yıldır. Nihayet 28 yaşındaki sanatçının pasaport, yurtdışı yasakları ve engelleri kalkmıştır. İlk defa yurt dışına çıkabilmektedir. O yaz hapiste olan başka bir gençlik lideri Harun Karadeniz hapishane dışında tedavi izni alamadığı için öldü.
Balkan Naci Avusturya dönüşü askere gider ve 18 ay askerlikten sonra okuluna, temel sanat kürsüsüne 1977 yılında geri döner.
1977 1 Mayıs‘ı Türkiye de ilk defa büyük bir coşku ve çok büyük bir katılımla kutlanmaktadır. Muhtemelen o yıl hocam olan Balkan Naci ile meydanı paylaşmış olmalıyım. Meydanda toplananların üzerine ateş açılması sonucu 36 kişi ölmüştü. Hepimiz günlerce şoktan çıkamadık. Belki de halen şoktayız.
1977 yılı 12 ayında ‘2000 Yılına Doğru Sanatlar Sempozyumu’ düzenlenmişti. Bu kapsamda yapılan ‘Sanat Bayramında’ aldığı birincilik ödülü sebebiyle Balkan Naci ile Vatan gazetesi için bir söyleşi yapmışız. Ben yirmi, Balkan Naci henüz otuz yaşına girmiş olmalı. Bu söyleşimizi 30 yıl sonra hazırlanan kitabın kaynakça kısmında ikinci sırada görünce çok şaşırdım. Demek Balkan Naci ikinci kez basına benimle yaptığı söyleşi ile çıkmış. Okula girdiğimin ikinci senesi olmalı. Balkan Naci’nin o zaman da zaten hakkında defalarca kitaplar yapılmış bir sürü sergi açmış, ödüller almış, kurumlaşmış bir sanatçı gibi ciddi duruşu vardı. Sanat Tarihi bitirme sınavlarımız sözlü olurdu. Jüride tam ortada yer alan Balkan Naci İslimyeli hocamızın kimseye iltimas yapası yoktu. Teklediğimizde resimlerindeki sarkastik üslubuyla bizi yere çalardı. Yanlış yapmaktan öylesine korkardık. İşimizi ciddiye alırdık.
‘Görsel Sanatlarda Anlatım Ögesi Kurgu’ tezinin sunuşunu yine o sene hıncahınç dolu salonda yaptı ve paralelinde bir sergi okulun giriş salonundaydı. Sergisi de bir o kadar hayranlık uyandırdı. Sanatına yeni bir yöntem olarak kurgu ve kolajı almıştı.
1970’lerin ikinci yarısında böylece Balkan Naci üslubunda bir yenilenme oldu ve bu yenilenme sürekli bir hale dönüştü ama değişmeyen öğeleri de vardı.
‘Bir Yıkımın Mimarisi’ başlığı ile sunduğu 1978‘e tarihlenen işlerde yarattığı siyah beyaz dünyaya kırmızı bir güneş ya doğmakta ya da batmakta ama ışıklarını ve sıcaklığını asla dünyaya yollamamaktadır. Yine Limon sarısı bir ay doğmakta ya da bir hilal tabloda yerini almaktadır. Bu semboller, yarattığı resim dünyasında esas kahramanın zaman olduğunu bize göstermekteydi. Ne içindeyizdir bu zamanın ne de büsbütün dışında, yekpare, geniş bir anın parçalanmaz akışında diye sürüp giden şiirin görünümüdür bu. Baş aktör ‘zaman’ değişik zamanlarda değişik biçimlerde Balkan Naci’nin hemen her döneminde ortaya çıkar.
Gezginler… Gece Yüzleri diye başlayarak yıllarca devam eden yine siyah beyaz döneminde Türk resmine gece konusunu sembolleriyle yerleştirir. (Gece Yüzleri, 1981, Aya Bakış, 1985, Dialoglar 1984, )
Bu dönemin peşinden gelen ve genelde mavi bir ışık içinde yüzen Pentimentolar serisinde yine gökyüzü ağarmak üzeredir, ya da direk olarak solgun bir hilal bize şafağı haber eder ‘Söyleşi’ 1986, Kız ve Orman, 1985, ‘Sahip’ 1986, ‘Yürüyüş’, 1985’, ‘Kadın ve Köpek’, 1984, Bunun güzel örnekleridir.
Yine başka bir döneme tekabül eden Hava Su Toprak Ateş serisinden ‘Yarısı’ 1989, akrilik eserde ‘kökü onda sarmaşık olmuş bir dünya sezilmekte ve sanatçının mavi masmavi bir ışık ortasında yüzmekte’ olduğu görülmektedir. Yarım ay tepede masmavi ışık içinde yüzen figürün yansısıdır. Giderek de daha doğrudan bir sembol olarak saat kullanılmaya başlanarak zaman faktörü resimlerde değişik yöntemlerle vurgulanır.
Balkan Naci İslimyeli’nin 70’li yılların ikinci yarısından itibaren direk bir anlatımdan ziyade semboller dünyasında alegorik görüntüler yoluyla topyekün bir dünyayı kavramaya çalıştığını görüyoruz. Bu döneme denk düşen çok önemli olaylar, aydın cinayetleri katliamlar olduğunu biliyoruz. En bilinen örneklerinden Server Tanilli, sevgili uygarlık tarihi hocamız, dersleri bir efsane ve tıklım tıklım sınıflara ders veren o muhteşem kürsü hocamız, bir suikast sonucu felç kaldı. (07.04.1978). Peşine temmuz ayında sanat tarihçisi Bedrettin Cömert vahim bir cinayete kurban gitti. Bedrettin Cömert, Balkan Naci için, ‘sanatın araçlarına keskin bir zekayla egemen olan bir sanatçıdır’ demiş. Kanlı 1 Mayıs’dan sonra 16 Mart Katliamı, İstanbul Üniversitesi çıkışı 7 öğrencinin ölümü 41 öğrencinin yaralanmasıyla sonuçlanan bir bombalı saldırı olayı vardır. Bu tür olayları araştıran Savcı Doğan Öz de bu tür cinayet ve terör olaylarının müsebbibi olarak gösterilen kontrgerilla hakkında araştırma yaparken öldürüldü. 1978’in 12. ayında Kahramanmaraş‘ta tarihin en büyük alevi katliamı yapıldı. Ölen beş yüz kişinin içinde bebekler bile vardı.
Balkan Naci’nin iki yıllığına Floransa‘da olması nedeniyle; 1980 darbesine gelene kadarki aydın suikastlarını, halka yapılan planlı saldırı ve psikopatolojik Nazi işkence yöntemlerini aratır katliamları yeterince hissedemediğini düşünebiliriz. Balkan Naci’nin kendi kaleminden dinleyelim:
’12 Eylül darbesinden hemen önce iki yıllık bir bursla İtalya ya gittiğimde bunu bir tokat gibi hissettim. Karanlık bir ülkeden gelmiştim ve televizyondan ülkemde olanları izliyordum. Kendimi çok kötü hissettiğim bir gün Floransa’da evimin hemen yakınındaki bir parka indim. Bir köşeye çekildim. Etrafım yeşillikler üzerinde mutluluk içinde sevişen gençlerle doluydu. Otuz yaşlarındaydım ve kendimi birden gençliği, duyguları çalınmış biri gibi hissettim. O çiftlere baka baka ağladığımı hatırlıyorum.’
12 Eylül Darbesi’nin öncelikle aydınları hedef alacağı tecrübelerle sabit olduğu için bilhassa örgütlü olanlar kendini koruyabilmek için yeraltına inerek izlerini kaybettiler. Bir kısmı sahte pasaportlarla kendilerini ülke sınırları dışına attılar ve çileli sürgün günleri başlamış oldu. Kalanlar kitaplarını nereye saklayacaklarını bilemediler. Önemli kısmı canlarını derdine düştü. Tam bir rakam vermek gerekirse 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurt dışına gitti. Metropollerde inen uçakların tümünün iltica talebi yüzünden, belli başlı havaalanlarına üçer kişilik mülteci karşılama komiteleri kuruldu. 14 bin kişi yurttaşlıktan atıldı. 650 bin kişi gözaltına alındı. 1683 kişi fişlendi, 230 bin kişi yargılandı, 517 idam cezasından 50’si gerçekleşti. 388 bin kişiye yurtdışı yasağı konarak pasaport verilmedi. 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı. Bunlar arasında çok sayıda üniversite profesörleri ve öğretim üyeleri de vardır. Kuşkulu ölümler (faili mechul sayısı) 300’dür. 171 kişi işkenceli sorgulamalarda ölmüştür.
Öte yandan, 80’li yılların ortalarına kadar doğuda birçok köyde elektrik yoktu. Dönemi en iyi anlatan, kestirme yoldan para sahibi olarak, bu parayı da son sürat harcamak isteyen Yuppiler denilen yeni tür bir müteşebbis karakterinin ortaya çıkmasıdır. Ve Özallı yıllara işaret eder. Bu yıllar ülkenin dışa daha fazla açılıp, ekonomik olarak da daha fazla dışa bağımlı ve borç batağında her türlü malı ithal ettiği yıllardır.
Seksenlerin bu karamsar havası; olumluya giden yolda hiçbir gelişme olmaması, aksine bütün demokratik hakların askıya alınmasıyla beraber toplumsal alanda mesafeleri büyütmüş, sanatta biçimcilik ön plana çıkmış, neden sonuç ilişkileri silikleşmeye başlamış ve anlamsız işlerin sayısı çoğalmıştır.
Balkan Naci bu dönemde (Gezginler…Gece Yüzleri) karton üzerine karakalemle yeni bir uslup denemesine girişir. 1985 yılına kadar olan resmine gece inmiştir. Sadece siyahın tonlarında karakterleri yalnızlık içinde sessiz bir bekleyiş içindedir. Çocukluk resimlerinden itibaren ortaya çıkan ay sembolü bu resimlerde sıkça kullanılır. Ayın yanında yine çocukluk hatıralarına yer etmiş sandal (su üstünde olma, hafiflik ferahlık sembolü) eşlik eder.
Mütakiben 1983–88 yıllarını kapsayan ‘Pentimentolar’ serisinde Balkan Naci’nin resminde hafiften şafak sökmeye başlamıştır. Zamanı temsil eden gökyüzü ağarmaktadır. Geceden kalma ay hilal şeklinde ufka kaymaya başlamıştır. Günün ilk ışıkları dünyayı yeterince aydınlatmasa bile tek renkliliğin içinde varyasyonlar belirmiştir. Ufuk çizgisinin genelde tablo yüzeyini dikkatli bir orantıyla böldüğü görülür. Bu atmosfer içinde figürler kendi yalnızlıkları içinde sabırla beklemektedirler.
Balkan Naci bu süreçte sanatta yeterliliğini alır, Doçent olur, kariyerinde ilerler.
1989 yılında Amerika’ya gitmeden önce açtığı ‘Hava, Su, Toprak, Ateş’ sergisinde 83 yılında başlayan alegorik peysajları malzeme değişikliği ve sunuşta yeniliklerle tekrarlanır.
Bu peysajlarda, bunca sene içinde asılan insanların, öldürülenlerin çoğaldığı topraklarda toprakların rengi artık değişmiştir. Karadır toprak. Yastadır, kirlenmiştir. Gökyüzü ise tanıdık bildik gökyüzü olmaktan çıkmış rengi değişmiş o da kirlenmiş topraklara eşlik etmekte, gelecek kötü günlerin habercisi (Felaket tellalı ) gibidir.
Berlin Duvarının çökmesine rağmen 1990’lı yıllar Türkiye de halen soğuk savaş kalıntısı kontrgerilla faaliyetleri sürmektedir. Hukukçu ve siyaset adamı Muammer Aksoy, Milliyet Genel Yayın Yönetmeni Çetin Emeç, Akademisyen Bahriye Üçok ardı arkasına öldürülür. 1993’ün önemli kaybı gazeteci yazar Uğur Mumcu‘nun öldürülmesidir. Onun acısı sevenleri tarafından tazeyken Sivas‘ta Madımak Oteline saldıran bir grup içerideki birçok sanatçıyı ve yazarı diri diri yakmıştır. Bu olaylardan sağ salim kurtulan Aziz Nesin’e mahkemelerde bir isim vermesi istendiğinde; Aziz Nesin olayların arkasındaki örgütlü güce dikkat çekmeyi yeğlemiştir.
1993 yılında da profesör oldu.
1994′de de Söz adı altında yukarıda adını andığım işlerden bir cümle kurduğu bir sergi açtı. En az beş senelik bir çalışmanın özeti sayabileceğimiz bu sergideki işlerin ortak özelliği; son derece kapalı anlamlar içermesiydi. Adı üzerinde ‘Sır ‘ olan bu işler açıklamalarla daha sırlı hale geliyordu (Dilsiz alfabesiyle yapılan video işi). Öğrencilik yıllarından sonra bir miktar daha devam ettiği renkli işlerden sonra renge küsmüş gibi Balkan Naci hep siyah, hep beyaz, bazen siyah beyaz ve gri işlerle yoluna devam etmektedir. Bir yıkımın mimarisindeki ‘Akıllı Bir Çocuğu Neler Bekler’in oyuncusu, efendiden çelebi bir oğlan çocuğu bu sefer ‘Söz Dinleyen Çocuklar’da ortaya çıkmıştır. Buradaki rolü icabı (yazgılıdır), Söz’e hapsolmuştur.
Bu işlerde tabi her zaman olduğu gibi sanat dilini değiştirmiş kendi ressam kimliği daha geride tutarak, bu bakımdan ‘daha az kutsal daha hayata yakın’ bir tutumla lanetlenmiş ‘ülke’nin sınırlarını tüm dünya coğrafyasına yaymıştır. ‘Kan Çıkmaz’ bu sebeple.
SUÇLUSUN SUÇLU MUSUN SUÇLUYDUN SUÇLU MUYDUN
SUÇLU SUÇLU MU SUÇLUYDU SUÇLU MUYDU
SUÇLUYUZ SUÇLU MUYUZ SUÇLUYDUK SUÇLU MUYDUK
SUÇLUSUNUZ SUÇLU MUSUNUZ SUÇLUYDUNUZ SUÇLU MUYDUNUZ
SUÇLULAR SUÇLULAR MI SUÇLUYDULAR SUÇLU MUYDULAR
Mahmut Nüvit Doksatlı
Cihangir, 25.09.2009
Ölüm; Hayat Hiç Bitmesin İsteyenlerin Tuzağı, Gerçeği Arayanların Son Çıkışı

