Mert Rüstem’in ‘Girit’ten İzmir’e Öncü Bir Fotoğrafçının Hikâyesi: Hamza Rüstem’ Kitabı Üzerine – Oğuz Makal yazdı…
Sönmüş yanardağlar, kaleler eteğinde
Yüzyıllardır uyuyan şu bizim İzmir
O âşık kadınları, levent erkekleri nerde?
Sahiden yaşayıp göçtüler mi kim bilir?(İthaf, Necati Cumalı)
İzmir üzerine çok şey söylenen, şiirden romanlara, anı-incelemelere raflar dolusu yapıta kaynak olan yerleşim tarihi binlerce yıl önceye gider. Osmanlı’nın en ünlü ticaret-liman kenti ve tabii ki sadece Anadolu’nun ilk demiryolunun, ilk futbol maçı oynandığı, İlk karantinanın, ilk fuarın, İlk ticaret borsasısının yapıldığı kent değil, sanıldığının aksine tiyatro, sinema etkinliklerinin İstanbul’dan önce başladığı kenttir İzmir.
1838 yılında bir gezgin olarak İzmir’e gelen masal yazarı Andersen, kıyıya çıktığında bir tiyatro afişinin gözüne çarptığını ve bir Fransız tiyatro topluluğunun o akşam Les Premier Amours’u oynadığını belirtir.
İzmir’in yerleşik ilk önemli tiyatrosu da 1841 yılında kurulan ve ünlü İzmir yangınından önce yine bir yangınla yok olan Euterpe tiyatrosunun varlığını hatırlatmak isterim.
Dahası var ama konumuz İzmir’de tiyatro yaşamı değil. Çoğu sinema tarihçisi halka açık ilk film gösteriminin ise aralık 1896’da Galatasaray’daki Sponeck Birahanesi’nde gerçekleştiğinden söz eder; oysa 10 Aralık 1896’da İzmir’de, Frenk Mahallesinde Apollon Salonu’nda film gösterimi vardır.
Aralık 1896 ayı içinde İzmir’de de “kinematograf” adlı bir aygıtla” bir gösterim yapıldığını, bu yeni buluşa seyirci çekmek amacıyla da Ahenk’te çıkan duyurular yanında gazetenin “muhabiri”nin de izlediği gösterimi, ayrıntılı olarak anlattığı yazısını biliyoruz, sonu da şöyle biter:
“Duhûliyesi bir çeyrek mecîdiyye olub çocuklar için on meteliktir.” (Ahenk, 28 Teşrîn-i sânî 1312 [ 10 Aralık 1896 ] Perşembe, s.2)
İspanyol sinemacı Luis Buñuel’in ‘Belleksiz bir hayat hiç hayat değildir.” sözünün doğrulandığı ve ‘bellek’ mekanına eş düşen İzmir’in salonlarından ancak bir kaçı bugüne kaldı. Ne Pathé Frères, ne Osmanlı, ne ilk Milli Kütüphane Sineması, ne Palas Sinema Color’u bilen, adını işitenlerle karşılaşmazsınız. İlginçtir bu sinemaların çoğu, gösterim gelirlerinin bir bölümünü Milli Kütüphane, Yetime Kızlara, ilkokul öğrencilerinin muhtaçlarına, deprem felaketzedelerine ayırmaktadır. Hatta, Ramazan ayında gösteri saati iftar ve namaz dikkate alınarak değiştirilir.
VE FOTOĞRAFLI BİR DÜNYA
1860 yılında İzmir’e yerleşen Svobod ile başlayan ilk fotoğraf stüdyolu yaşamı Cumhuriyetin kuruluşuna dek bir yana bırakılacak olursa, İzmir’in kolektif belleğinde hangimizin Hamza Rüstem’in “kentin temsilinin belgeleri, aynı zamanda belleğini oluşturan” (Sadık Tumay) bir fotoğrafıyla ya da edindiğimiz kendi makinemizle çektiğimiz fotoğrafla ilişkisi yoktur, ki her ikisi de kentin ve kent kimliğinin inşasında rol oynar.
Not: Benim de kişisel fotoğraf sanatıyla gençlik yıllarında başlayan ilgim yanı sıra, bir zamanlar kurmuş olduğum Sinema Kültür (Sinematek) Derneği’nde, sonrasında o yıllarda Konak’ta bulunan İzmir Resim Heykel Müzesi’nde atölye, sergi düzenleme çalışmalarım olmuştu. Zamansız yitirdiğimiz Şahin Kaygun‘un ricam üzerine gönderdiği ışıklarla oynayarak yaptığı Polaroid çalışmaları genç fotoğrafçılar ilk kez orada görmüştü.
“Yaşayan resimler” anonsuyla İzmir’de hayat bulan film gösterileri ve yaşamı üzerine 1895-1960 yıllarını kapsayan İzmir Sinemaları ile ilgili bir kitabı da yayınlamış, aynı konuda bir belgesel film de yapmıştım.
Yakın zamanda elime geçen Mert Rüstem’in “Girit’ten İzmir’e Öncü Bir Fotoğrafçının Hikâyesi: Hamza Rüstem” kentin kültür sanat belleğine yayıncısı İzmir Kalkınma Ajansı, yayına hazırlayan Mehmet Akif Köseoğlu ile Güray Gümüş’ün tam bir armağanı olmuş. Ayrıca yukarıda Cumalı’nın şiirinden aldığım, devamındaki
“Eski İzmir diye ne varsa şunun bunun bildiği
Yaşlıların kırık dökük anlattığıdır.”
dizelerine bir ek yapıyor. Bu kitap, kırık dökük değil, İzmir kültür sanat coğrafyasına yeni şeyler, yani anılar, bilgiler, belgeler ekliyor….
Mert Rüstem, 1997’de sosyal sorumluluk çalışması olarak başladığı fotoğraf koleksiyonerliği macerasını o denli ileriye götürmüş ki, onu kendi ifadesiyle “Türkiye’nin özellikle İzmir’in en kapsamlı fotoğraf koleksiyonuna sahip kişisi yapmış.”
Yıllar süren birikimini açtığı müze ile taçlandırmış. Kitap, sadece büyükbabası Hamza Rüstem’in Girit’ten Cumhuriyet İzmir’ine ve sonrasına uzanan hayat hikâyesi değil, kitaplıkta baş köşeye yerleşecek bir kültür albümü. Şöyle de söyleyebiliriz: Üzerine anlatılacak hala çok şeyin olduğu mübadillerden biri olan ve 1925’te Girit’ten eşi ve iki çocuğu ile mübadil olarak İzmir’e gelen Hamza Rüstem’in romanlara konu olabilecek yaşamının duygulandırıcı hikayesi.
1925’ten 2025’e Rüstem Ailesinin İzmir’de yaşanan 100. Yılı”na tanıklık yoculuğu bu kitapta, aile üyelerinden Selma Rüstem Aysu “İşini ve ekibini de beraberinde getiren bü- yükbabam İzmir’in ilk Müslüman fotoğrafçılarından biri olarak şehrin belleğine katkı sağlıyor. “ bilgisini verir.
“Biz torunlar fotoğraflarla büyüdük. Özel günlerde evde ve stüdyoda çekilen fotoğraf bizim için yaşamın bir parçasıydı. Fotoğraf çekmek hobim oldu ileriki yıllarda…”
Belirtmeliyim, Mübadele Sineması üzerine Boyut Yayınlarınca Türkçe Yunanca hazırlanan “100. Yılında Bir Tutam Mübâdele Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Değişimi” kitabında yazmış, bu gerçekliğe (İlber Ortaylı da yazmıştı) yakın plan bakmıştım. En önemli gerçek “Büyük çoğunlukla Yunanistan’a ulaşanlar “Yunanca”, Türkiye’ye gönderilenler “Türkçe” bilmiyorlardı. Dinleri farklı olduğu için yaşadıkları ülkenin “ötekisiydiler…” Doğup büyüdükleri adadan mübadeleyle Türkiye’ye gelen Türk ailelerin başlangıçta yaşamı alt-üst olacaktır ama diğer Giritliler’den bir yıl sonra gelerek İzmir’e kurumsal bir hafıza taşıyan fotoğrafçı Hamza Rüstem’in yerleşmesi kentin şansı olacaktır.
“Çalışma arkadaşları ve dükkânındaki malzemeyle geldiği İzmir’de fotoğrafçılık konusundaki ihtiyacı tespit eden Hamza Rüstem fotoğrafhanesini Kemeraltı’nda açtı. Sadece dükkânında oturmakla kalmadı, İzmir’de meydana gelen olayları fotoğraflayarak gazeteleri besledi, fuarda da stand açarak daha geniş kitlelere ulaşmanın yollarını aradı.” (Mehmed Âkif Köseoğlu)
Köseoğlu’nun saptaması ne kadar doğru ve anlamlı. Şöyle diyebiliriz: “Mert Rüstem büyüklerinden intikal eden hatıralar ve koleksiyonundaki fotoğraflarla Girit’ten İzmir’e göç eden bir ailenin yaşayan kültürüne ve fotoğrafhanenin kurumsal tarihine önemli bir ışık tutuyor.” İzmir Kent Belleği Olarak Hamza Rüstem’in Fotoğrafları gerçekten önemli.
Madem ki bu yazıya Cumalı’nın şiiriyle başladık, yine dizeleriyle bitirelim:
Aşkı şehirler yaratır, şehirler yaşatır diyorum
Gün gelir aşklarıyla anılır şehirler anılırsa
Niyetim sevdalı sözler etmek de olmasa
İzmir için ne yazarsam sana adıyorum!
Mert Rüstem kitabı, İzmir’in kolektif belleğinin şekillendiği fotoğraf stüdyolarından biri olan Hamza Rüstem Fotoğrafhanesinden yaklaşık yüzyıllık bir geçmişe sahip arşiv ve koleksiyona, Fotoğraf Evi Müzesi’ne adını veren Hamza Rüstem’e yönelik bilgi yolculuğu yapılmasını sağlıyor, kent kimliğinin önder insanlarından birini tanımak, incelemek fırsatı veriyor.
Mert Rüstem’in kitabı bir tutam fotoğraf, anı, İzmir’de değişen hayata ilişkin gözlemden daha fazlası…
Oğuz Makal

