Site icon Kitaptan Sanattan

Gülriz Sururi’yi Uğurlarken…

Gülriz Sururi'yi uğurlarken... - Melike Birgölge söyleşti, yazdı... 3

Gülriz Sururi’yi Uğurlarken… – Melike Birgölge söyleşti, yazdı…

“Varsa söylenecek sözün, açarsın perdeni, söylersin sözünü” diyen sevgili Gülriz Sururi, 90 yıllık perdeyi, 2019’a girerken kapattı. Hem de Hamlet’in son repliği “Üst yanı sessizlik” ile, riyadan uzak bir şekilde!

Son yıllarda izleyici olarak birçok oyunda karşılaştığımız,
Bundan yıllar yıllar önce biyografilerini, su içer gibi kana kana okuduğum,
2003’te, onunla yapacağım ilk röportajımı kabul ettiğinde, sevinç ve heyecanla evine koştuğum,
Yapımcısı olduğum televizyon programına davetime geldiğinde, mutluluktan uçtuğum,
“Sende kendimi, gençliğimi görüyorum!” diyerek beni onurlandıran güzel tiyatro insanı…

2019’a girdiğimiz ilk günde ve hiç beklenmedik bir anda bu tatsız haberi almak…

Çok üzgünüm. Perde zamansız kapandı.
Bir süredir sindirim sistemi rahatsızlığı sebebiyle hastanede olan Sururi, 31 Aralık 2018’de vefat etti. 1 Ocak 2019’da, vasiyeti üzerine sessiz sedasız defnedildi.
Sessiz sedasız defnedilme isteğini de şöyle açıklamıştı yakın tarihte: “Engin’le biz cenazeye gittiğimizde saygısızlıklara çok üzülürdük. Neler görmedik ki cenaze törenlerinde, iş görüşmeleri, telefonda konuşmalar… Sosyalleşmeye gelenler bile var. Bunları görünce karar verdik, asla böyle bir törenin kahramanı olmayı istemedik.”

Aramızdan ayrılmasına çok üzüldüm. 1 ay önce bir oyunu beraber izleyip, çıkışta birlikte yürüdük eve giden yolda, oyunun artılarını eksilerini konuşa konuşa.

Gülriz Hanım’la ilk röportajımı 2003’te, güzel deniz ve İstanbul manzarasına bakan evinde yapmıştım. Klasik sorular yerine araştırdığım için sorularıma çok şaşırmış ve mutlu olmuştu.

“SENDE KENDİMİ GENÇLİĞİMİ GÖRÜYORUM!”

Bundan birkaç yıl önce de, A’dan Z’ye yapımcısı olduğum MAKSAT SANAT programımıza davet ettim, geldi. “Tiyatroya düşkünlüğün, bu kıpır kıpır halin, güzel kıyafetlerin, enerjin şahane. Sende kendimi gençliğimi görüyorum” dedi. Ben kalakaldım tabii.

Aynı gün çekimden sonra röportaj yaptım. Sorumun birinde şok oldu, gözleri doldu. 1968 yılında Adalet Hanım’la (Cimcöz) TRT’de programa çıktığını söylemiştim ona, bu sefer o kalakaldı!

Röportaj bitince çıkışta bekleyen oyuncu arkadaşıma “Bu kadın var ya çok fena, beni ağlattı. Benim bile unuttuğum bir detayı hatırlattı. Dikkat edin, çok akıllı, çok başka biri” dediğinde bu kez benim gözlerim doldu, vefat haberini aldığımda dolan gözlerim gibi!

Bir şeyler söylemek istesem,
Onu anlatmak için kelimeler yetmez.
Sohbeti, duruşu…
Sahnesi, duyusu…
Efsaneydi, ömür boyu!

Ki Haldun Taner’in, Gülriz Sururi için:

Nota olsa do olurdu
Renk olsa, nar rengi
Kraliçe olsa, Nefertiti
İçki olsa, Fransız şampanyası
Tarihi kişi, Hürrem Sultan…

dediği cümleleri ne kadar doğru ve taçlandırmıyor mu onu?

Gülriz Sururi ile Hürriyet için yaptığım, tiyatroya ve hayata dair çok şey bulacağınız, öğreneceğiniz bu röportajla onu selamlamak istedim bir kez daha!

”KIYAMETİ DE GÖRECEĞİM HERHALDE!”

Kaldırım Serçesi, Sokak Kızı İrma, Edith Piaf, Mehmene Banu, Zilha deyince aklınıza kim gelir? Türkiye’nin ilk primadonna annenin ve ilk operet kurucu babanın evladı olan, tiyatronun kilometre taşlarından Gülriz Sururi ile oyunculuk, yıllarını verdiği tiyatro, yazarlığı, kitapları ve hayatı hakkında keyifli bir sohbet…

Babam, fazla dindar olmamasına rağmen bir turne dönüşü bir Ramazan döneminde, ben beş yaşındayken, bana namaz surelerini öğretmeye çalışırdı. Bana kelimeleri söyler, ben de onları tekrarlamaya çalışırdım. Fakat arada da gözleri dolardı. Bir keresinde ‘Bu söylediklerini anlamıyorum’ dedim. ‘Ne demek anlamıyorum. Bu bizim dinimiz. Öğrenip ezberlemek zorundasın’ dedi. ‘Ama niye Türkçe söylemiyorsun. Sen Arap mısın?’ dedim. ‘Ben Arap değilim. Nerden çıkarıyorsun bunları’ dedi. Peki o zaman neden gözlerin doluyor? Ne diyor bu cümleler?’ dedim. ‘Karıştırma, anlamazsın’ gibi şeyler söyledi. ‘Peki o zaman anlamadığın şeyler için neden gözyaşı döküyorsun?’ dedim. Beni azarladı. Ve ben de ‘Bu surelerin Türkçe’sini söylemiyorsan öğrenmeyeceğim’ demiştim.

Tiyatro elbette ki ölümsüz bir sanat dalı. Bir kere, etli, canlı kanlı, izleyiciyle birebir karşı karşıyasınız. Bir kere her türlü rekabetin her türlü gelişmelerin getirdiği imkanları anlamsız kılıyor.

Evet… Bundan 40 yıl önce ‘Fosforlu Cevriye’ kitabı bana imzalanıp verildiğinde, onu oyun haline getirmek için çok uğraştım. Fakat o zamanlar kimse oyun haline getiremedi. Getirenler de romana sadık kalamadı. Ama ben 40 yıl sonra oturdum, Fosforlu Cevriye’ romanından müzikal yazdım, şarkı sözlerini de yazdım. Atilla Özdemiroğlu’na bestelettim. Çok çok başarılı oldu müzikleriyle de.

1960’lı yıllarda ülkemizin sorunlarını ele alan, eleştirel oyunlar yazan çok yürekli yazarlarımız, çok yürekli oyuncularımız vardı. Sahnelendi, sahneledik. Oynandı, oynadık. Bugün maalesef böyle oyunlar yazılmıyor, ülkeyi eleştiremiyorlar. Bugün otosansür yaşanıyor. Kendimizi sansürlediğimiz konular var. E, hal böyle olduğundan yazarlar böyle oyunlar yazmıyorlar, ülkelerini eleştiremiyorlar. Eleştiri olmayan yerde gelişme olabilir mi?

Oynadığım, bana verilen her rolü tartışmak isterim. Bunun nedeni ne olabilir. Karaca Tiyatro’da bana verilen her rolü oynadığım için, mecbur olduğum için, hayatımı kazanmak için çalışmak zorunda olduğum için, o yıllarda hayır deyip sorgulamadan oynamak zorunda kaldığım yılların tecrübesinden sanırım. Ama kendi tiyatromda her türlü rolü tartışarak, Engin’le (Cezzar) konuşarak, karar verdiğim roller oldu. Ki oyun ve rol seçme hakkım da vardı. Engin ‘Bu rol senin’ dediği zamanlarda, roller konusunda her zaman isabetli kararlar veren bir yönetmendi.

”ŞÖHRETİMİ BORÇLU OLDUĞUM ‘SOKAK KIZI İRMA’ MÜZİKALİNİ KÜÇÜMSEMİŞTİM!”

Doğru, çok doğru. O yıllardaki, Dormen’deki oyun türleri bana yetmedi. Hatta Sokak Kızı İrma müzikalini bile küçümsemiştim o zaman. Ki şöhretimi ona borçluyum. Ama kendi tiyatromuz birçok türde birçok oyun sahneledi. Tiyatronun kilometre taşlarından oldu Gülriz Sururi – Engin Cezzar Tiyatrosu. Hatta bugün bile en çok oyun sahneleyen özel tiyatroların arasında yer alır.

”SESİNE AŞIK OLDUĞUM EDITH PIAF’İN BENİ EN ÇOK ETKİLEYEN YANI ÇOK HIRSLI OLMASI!”

Edith Piaf aşık olduğum bir ses. Babam evde taş plaklarını dinletirdi, dinlerdik. Hayran olduğum büyük sanatçı… Beni en çok etkileyen yanı çok hırslı olmasıydı belki de. Tırnaklarıyla kazıyarak, en aşağılardan en yükseğe zirveye tırmanmayı başardı. Bu yönü de bende hayranlık uyandırmıştı. Sıfırdan bir yerlere gelmesi, şarkılarıyla, sesiyle ölümsüzleşmesi…

”BAŞARILI OLMANIN BİR YOLU DA HIRSLI OLMAKTAN GEÇİYOR!”

Oyunlar oynuyorsunuz, işler yapıyorsunuz, seviliyorsunuz, başarılı bulunuyorsunuz. Başarılı olmanın bir yolu da hırslı olmaktan geçiyor!

(Gülüyor) Çok zor bir soru bu. Bilemiyorum ki… Çok doğru prodüksiyonların olması ve çok doğru yorumlamamıza bağlı sanırım. Sokak Kızı İrma Haldun Dormen’in, Keşanlı Ali’yi de, çok büyük ve iyi, çok doğru bir şekilde sahnelememizdir. Biz orada tam hakkını vermiştik.

”HALDUN TANER, BENİM İÇİN, ‘İÇKİ OLSA ŞAMPANYA, SULTAN OLSA HÜRREM SULTAN OLURDU’ YAKIŞTIRMALARINI YAPTI!”

Çok enteresan… Bu, Haldun’un (Taner) yakıştırmasıyla… Haldun, anı kitabımın tanıtımı için bir yazı yazmıştı. İçki olsa şampanya, Sultan olsam Hürrem şeklinde bir takım yakıştırmalar yapmıştı. Ondan olabilir mi acaba? Hürrem Sultan tabii ki gelmiş geçmiş en ilginç karakterlerden de biri. İyi bir rol, iyi ve ölümsüz kahraman olarak buluyorum.

”ALLAH’TAN SONRA YÖNETMEN GELİR!”

Bu tartışılır! ‘Muhsin Ertuğrul çok iyi bir tiyatro adamı ama iyi bir yönetmen değil’ gibi bir söze katılmam mümkün değil. Nasıl yöneteceğini biliyordu. Şöyle bir şey vardır. Bazı oyuncuları özgür bırakmak gerekir yönetmesi için. Belki böyleydi bilemeyeceğim. Ama yönetmenliğin ne olduğu bilinmeyen ülkemizde ilk defa yönetmenliğin, tiyatroda çok önemli bir yeri olduğunun ve yönetmenin dediğinin bir kanun olduğunu bize öğretmiş birisidir. Bu yüzden de Devlet Tiyatrosu’nda hâlâ denir ki ‘Allah’tan sonra yönetmen gelir!’

Çok küçük yaşta bütün bunları yaşamak zorunda kaldım. Tabii ki vazgeçtiklerimden pişmanlık duyduklarım olmuştur ama zamanla hepsinin açığını kapattım. Ve bir denge tutturabildiğimi zannediyorum.

Ah bu dediğim cümlelerimi hatırlatman ne güzel oldu Melike. O kutulardan bazılarını es geçip devam ettiğim, yanından geçtiğim de olmuştur, farkına varamadığımda… Ama çok doğru paketleri açtığımı da biliyorum.

İlk aklıma gelen… Bazı oyunları oynayışıma karar verişim… Bazı dizilerde oynamak istemeyişim gibi… Sonra… Engin’le (Cezzar) beraberliğim, evliliğim, çok önemli kararlardan bir tanesiydi, doğru açtığım paketlerden biriydi. Şimdi baktığımda ‘İyi ki bu kararları vermişim, iyi etmişim’ diyorum. (Gülümsüyor)

”KIYAMETİ DE GÖRECEĞİM HERHALDE!”

 Evet… Mutluluklar yaratırım ben. Mesela güzel hazırlanmış bir sofra beni çok mutlu eder. Tek başıma da olsam kendime zevkli bir sofra hazırlayabilirim. Bunun dışında kendimle de çok mutluyum. Güzel yaşlandığımı düşünüyorum.

Çok yaşlandım… Çoktan yaşlandım da… Yaşlılığı güzel taşıyorum. Enerjiğim. Böyle… Uzun yıllar yaşayıp, çok ihtiyarlamadan ölmek… Ama uzun yaşamak istiyorum. Enerjim ve hafızam böyle iyi giderse… Kıyameti de göreceğim herhalde.

İrademe ve genlerime borçluyum sanırım.

Çok isterdim. İsim vermeyeyim ama birçok film var tabi, oynamayı istediğim. Sinemada çok iyi oynayacağımı ve sinemaya yakışacağımı da düşünüyordum ama sinemadan hiç teklif almadım.

Bilemiyorum. Belki de tesadüf. Ya da gözlerini mi korkuttum? Benden korkmuş olabilirler mi acaba? (Kahkaha atıyor)

(Çok şaşırıyor) Aaaa! diyor. Bu bilgiyi bulmanız… Adalet Cimcöz’ü bilmeniz… (Gözleri doluyor.) Televizyona 1960’larda çıkan ilk oyuncuydum evet ama ve biliyor musunuz ki, o görüntüleri hiç izleyemedim. Çünkü o zamanlar teknoloji bu kadar yaygın değildi, şimdiki gibi DVD’lere aktarılsın filan…

Teknoloji, televizyon hatta internet… Şimdiki nesil, alıyor içeceğini geçiyor bilgisayar ekranının karşısına, internetten istediği filmi izliyor, istediği şarkıyı dinliyor, istediği kitabı okuyor. Ama bir gün gelecek inanıyorum ki, tekrar, tiyatroya, şiire, edebiyata dönülecek.

”HAYATI LİMON GİBİ SIKMAYA DEVAM EDİYORUM!”

Olmazsa olmazlarım yok. Çünkü her şey benim elimde. İstediğim şeyleri yapıyorum. Hayatı limon gibi sıkmaya devam ediyorum. 35 – 40 yaşlarından beri felsefem bu oldu. Hayatı limon gibi sıkmaya devam etmek… Anların tadını çıkararak, anıları yaşıyorum. Hâlâ oyun yazıyorum, hâlâ yemek yapıyorum. Dostlarımla oturup içki içebiliyorum. Sevgi konusunda başka bir boyuta geçtiğimi düşünüyorum.

1950’li yıllarda Bedri Rahmi Eyüboğlu, Adalet Cimcöz gibi birçok entelektüel, sol görüşlü, aydın, dünyaya açık insanlarla oturup konuşarak tiyatronun dışında başka alanlar olduğunu görerek, fikirler ve düşünceleri paylaşarak onlardan feyz almam diyebilirim. Onlardan yaşça küçüktüm ama bir arada olup konuşabilmekten mutluluk duyardım. Onların bakış açıları, onların aralarındaki konuşmaları, dünya görüşleri, okuyacağım kitapları seçmemdeki önerileri…

”KONUŞURKEN TELAŞA KAPILABİLİYORUM!”

Dormen Tiyatrosu’nda çalışırken bir sayfalık yazdığım yazıyla başladım. Ve hissettim ki yazmaktan hoşlanıyorum. Yazmak beni mutlu eden bir şey ve şunu da anladım ki kendimi ifade etmekte konuşmaktan daha başarılıyım yazarken. Konuşurken telaşa kapılabiliyorum, bir tartışma olsa, ben de haklı olsam… Tabii ki konuşurken kendimi kaybedebilirim ama yazıp, ellerine verirsem daha çok kazanırım.

Ona dikkat ediyorum. Bir de böyle şeyler okumaktan hoşlanıyorum. Yani kolay, akıcı ve beni meraklandırmadan, ilgimi çekip, elimden bırakmamalıyım. Benim hikâyelerim de öyle oldu. Yani okuyan rahat ve keyifle okuduğunu belirtiyor. Zaten hikaye ülkemizde en az satılan kitap türü. Benimki üç baskı yaptı, daha yapar diyorlar. Çok ünlü ve değerli hikâyecilerimizin kitapları bile iki baskıda kalıyor. Hikâye çok önemli bir anlatım türü. Ve çok kolay okunur hikâye. Çok hikâye okurdum ilk gençlik yıllarımda.

Orda bırakıyorum, bambaşka bir duruma geçiyorum. Hemen bırakıyorum. Bazen o yazıyı tamamen bırakıyorum bazen dönüp devam edebiliyorum ama ısrar etmiyorum. Öyle oturup da ilham gelsin de… Öyle bir şeyler yok bende.

(Gülüyor) Şimdi öyle de olsa başkaları daha açık söyledi bunu, açık söyleyeyim. Onun için izah etmek istiyorum. 1960 yılından beri bir insanla beraberseniz, bu meslek olarak da beraberseniz başka çare yok gibi oluyor. Bir de tabii önemli şeyler yaşanmış. Zaten yaşanmaya, yazmaya değer şeyler olmasa yazmazdım. Bu ilginçlikler de var. Bu yüzden belki biraz fazla olmuş olabilir. Ama başka çaresi yoktu galiba.

Bunu ilk söyleyen insan sensin. Birçok kişi küsecek duruma geldiler benimle. Onları kırdığımı, bunları yazmamam gerektiğini söylediler. Ama itiraf edeyim ki bazılarını da çok hafif yazdım!

”ÇOCUKKEN GELİN OLMAYI MESLEK SANIYORDUM!”

Çocukça bir şey herhalde… Başka ne olabilir? Çocukça bir şey olduğunu düşünüyorum. Benim küçüklüğümde kızlar büyürler, bir miktar okurlar sonra da kocaya varırlardı mutlaka. Güzel bir gelin olmak da hayat içinde, yaşam içinde yapılması muhakkak gerekli olan bir olay diye biliyorum.

Tabii ki… Kesinlikle… Etkisi altında kalıp da… Zaten başka şansım yoktu, başka şansım da olamazdı. Bütün aile tiyatro oyuncusu iken, ben ne yapabilirdim ki? Ne bileyim ben fırıncının çocuğu fırıncı olmaz, bu olmaz ama tiyatro çok farklı bir şey. Başka mesleklerde, mesleğinizi bir tarafa bırakıp, eve dönebilirsiniz ama tiyatro öyle değil. Herkes tiyatrocu olduğu zaman evde de hep tiyatro konuşulur. Bir bankacı eve geldiği zaman karısına, banka senetleri üzerinde kafa yormaz. Oysa bir tiyatrocu eve geldiğinde oyun üzerinde, oyunculuk üzerinde durmaksızın konuşulur. Seyirci konuşulur, oyuncu konuşulur, meslek konuşulur, zaaflar konuşulur, başarılar konuşulur, başarısızlıklar konuşulur. Yani tiyatro bütün hayatın içinde yerine oturmuş bir bütüne bağlıdır.

”BİR TEK MUHSİN ERTUĞRUL İSTEDİ DİYE TİYATROCU OLDUM!”

Çocuk Tiyatrosu’na kendi arzumla gitmedim. Ama doğru meslekte olduğumu, çocuklardan gelen alkışlarla, bunların beni tatmin etmesiyle başarılı olmuştum. O kesin… Konservatuvarda seçilmemde belki de bunları birbirine bağlayan, merdiven gibi basamak basamak çıktığım olaylarla dönemler… Tabi ki orda seyirciyle olan buluşmamız… Ben sıradan biri olsaydım koroda bir kız olarak işimi yapıp çıksaydım, kapıdan çıkarken beni kızlar tanımasalardı, belki tiyatrocu olarak kalmazdım. Bilmiyorum… Ama olmayı istemiyordum. Neden? Çünkü iki büyükannem de bunu istemiyorlardı. Bir reaksiyon olarak yani… Aile mesleği bu. Artı babam da amcalarım da istemiyordu. Bir tek Muhsin Ertuğrul istedi diye bu iş başladı.

Tabii ama ben bir tek şeyin çok farkındaydım, çok genç yaşımdan beri. Hayat böyle bir şeydir. Başarılar, başarıların ardından başarısızlıklar, başarısızlıklar demeyelim de terslikler… Aramızda bizim bir sözümüz var, Yaşar Kemal her alanda bu sözü eder. İnsanın kaderinde yedi yıl bolluk, yedi yıllık darlık diye bir şey var. Bir de yine atasözleri der ki; Felaket yalnız gezmez, saadet de… Kötülükler üst üste gelir, ölümler üst üste gelir. Mesela. Bir aileye bir hastalık geldi mi, birkaç kişiye… Böyle şeyler. Bunlar hayatın gerçekleri olarak benim tarafımdan çoktan benimsenmiş, kabul edilmiş şeylerdir. Yani itiraf edeyim ki; çok şaşırarak yaşamadım.

Evet yani böyle… Çünkü devamlı çıkamazsın. Biri şampiyon oluyor, biri buralara geliyor. Fatih Terim’i düşün. Kral, kral diye tepelerde… Kimsenin aklına başka türlü bir şey geliyor muydu? Her şey İtalya’ya gitmesiyle değişti. Gitmese, kalsa aynı çizgiyi sürdürebilecek miydi? Hayır, akıllı olduğu için… Hiç değilse bugün elinde parası var Yani böyle rastlantıları değerlendirmeler yahut da yanılgıya düşüp kalmalar… Ama bütün bunlar hayatın doğal gerçekleri.

”İYİ BİR OYUNU KÖTÜ BİR OYUNCU BİLE GÖTÜREBİLİR AMA KÖTÜ BİR OYUNU İYİ BİR OYUNCU BİLE KURTARAMAZ!”

Şimdi başarılar şudur: Bir oyunda ağzınızla kuş tutsanız, yaranamazsınız. Metin iyi olmalı. Bu işin anası, kalbi metindir. Tekst iyi olacak. Oyundan sonra, oradaki karakter size uygun bir karakterse oynadığınız, başarı çok daha kolaylaşıyor. Bir prensibim var; İyi bir oyunu kötü bir oyuncu bile götürebilir ama kötü bir oyunu iyi bir oyuncu bile kurtaramaz! Buna inanıyorum. Bu doğrudur. Ben daha dominant tiplerde daha başarılı oluyorum. Bir Zilha, bir Mehmene Banu, bir Piaf… Dominant, güçlü tipler… Bunlarda başarılı oluyorum. Bunların yanında naif, üzgün, süzgün ve acınacak tiplerde başarılı olamamışım.

Tamamen gözlem… Çünkü ailemin oynadığı oyunları seyrederken zaten otomatikman bilmem ne rolünü çalışırlarken, dinlerken çok doğal olarak girmiş kulağıma. Onun için kolay oluyor.

Tiyatroya nokta koydum deyişim şudur. Türk Tiyatrosu’na ben misyonumu tamamladığımı düşünüyorum. Tiyatroya nokta koyuyorum. Çünkü yeni bir soluk, yeni bir atılım, yeni bir format getiremiyorum. Gençler bir şey yapmalı. Benden bir şey istesinler oynarım. Ama tiyatro adına çok ilklere sahibim. Gençliğimizde uzun yılar uzun yıllar yaptığımız işler bunlar. Bugün gençlerin bir şey yaratması lazım ama… Yeni bir şey görmüyorum. Yeni bir şey yok. Ama bir gün bir patlama yapacak.

”TİYATROCU OLACAKSANIZ PAPAZ HAYATI YAŞAMANIZ GEREKİYOR!”

Tiyatronun seyirci disiplini, çok çalışmak, verici olmak… Sadece verici olmak yetmiyor bu fikir ve duyguyu alkışlarda bulacağınıza inanıyorsanız, bu mesleği yapın, bu zorluğa katlanın. Biraz da papaz hayatı yaşamanız gerekiyor. Bir yere eğlenmeye gideceksiniz, gece on iki de bir de eve döneceksiniz. Yarın provanız varsa ne yapacaksınız, papaz hayatı yaşayacaksınız. Gençken bunları yapmak zor. Tabii bale de filan da bu böyle ama bale de otuzlu yaşlarda bitiriyorlar. Tiyatro da bu böyle değil. Tiyatro da hangi yaşta olursanız olun, kendinize uygun bir rol bulursunuz.

Sanal dünya… Tiyatro ölmez. Bu bizde dahil tüm dünyanın her yerinde televizyonda beş sene balayı yaşanır. Türkler bilhassa yirmi beş sene… Ama şöyle bir şey var; tiyatro oyuncularını televizyon çalıyor, onlar da rakiplerini kullanmak istiyor. Yani ben de yaptım ‘A la Luna’ programında televizyonda. Bir anda böyle duyum 70 milyona ulaştı. Tiyatroda bu birkaç milyonla sınırlıydı. Ama ben inanıyorum ki; bu sanal dünyayla tiyatro rekabet edemez diyoruz ama mutlaka başka yeni bir ses, yeni bir soluk gelecek. En büyük hata yarışa kalkmak. Yani o teknikle yarışa kalkmak gülünçtür.

”İSTEMEDİĞİM HALDE BİR GECE KULÜBÜNDE SAHNE ALMIŞTIM!”

Olumlu katkısı; tiyatronun borçlarını ödedim. Beni psikolojik olarak etkiledi. Benim bir sahnem vardı, yüksekte duruyordum ve aşağıya bakıyordum, bu kayboldu. Halkımız çok tuhaftır, bundan keyif aldılar. Çünkü oraya gelen belli bir kitle “Şunu da söylesene” diyorlardı. Ama benim belli repertuvarım var, ben onun dışına çıkıp, söylemiyorum. Onların istediği lay lay lom diye bağrışmamı çok isterlerdi. Böyle bir şey yapsaydım, bugün o günden bir numaralı şarkıcı olarak devam ederdim.

Şimdi öyle bir şey ki, herkes popstar, herkes popüler… Bir bakıyorsunuz adam sokakta salatalık satıyor, karşısına geliyor bir kamera, söyle bakayım kardeşim, bilmem neyin nesi ne filan… Sahi abi beni de çekecek misin? Aman buradan çek diyor. Anası babası hepsi meşhur oluyor. O da popstar kadar popüler oluyor. Başarısızlık da ciddi bir popülarite oluyor. Çünkü halkımız maşallah, hüngür hüngür ağlıyorlar. Şişman diye ağlıyorlar, cinayet işlemiş diye ağlıyorlar. En son düşünülecek bir şey oysa onlar.

Haldun Taner yazmıştı. İyi bir rol olarak buluyorum. İyi bir kahraman, ölümsüz kahraman olarak buluyorum. Ama benim demin söylediğim roller kategorisinde hiçbir rol birbirine benzemiyor.

Düşünüyorum da… İyi bir teklif gelmesi lazım ama öyle bir teklif gelmiyor. Gelen bazı şeyler çok kötü geliyor, onları da ben kabul etmiyorum. Biz kabul etmiyoruz, ince eleyip, sık dokuyoruz. Engin’le okuyoruz senaryoları filan… Bir bakıyoruz ki televizyonda yayına başlıyor, iyi ki kabul etmemişiz, biz rezil olacaktık diyoruz.

”YAŞAR KEMAL KORKUTTU BENİ!”

(Kahkahalarla gülüyor.) Valla öyle oldu. O zaman dolmuş vardı. İşte o zaman öyle şeyler vardı, şoförle bir adam, basıyorlar gaza, Maslak’a kaçırıyorlar insanları. Allah korusun.

”ANNESİZ ÇOCUKLAR, ANLAMAZ GİBİ GÖRÜNMEYİ SEÇİYORLAR!”

Vaktinden önce olgunlaşmamı sağladı. Hayatı çok iyi anlamamı, ölümü çok erken tanımamı, ölümün ne olduğunu, irdelememi sağladı. Ve o kadar erkekli bir ailenin içinde bir kız çocuğunun kendi ayakları üzerine basmak zorunda olduğunu anlamadan ayaklarımın üstüne bastım. Onları çok sonraki yıllarda hatta yazarken düşündüm. Ama gerçek olan şu ki; annesiz çocuklar, bilmiyorum babasızları- çok erken olgunlaşıyorlar, bir sürü şeyi anlıyorlar, anlamaz gibi görünmeyi seçiyorlar. Ailelere karşı çocuk rolü oynamak gibi bir durum oluyor.

Çalışkan olmak… Kendimi tanımak, kapasitemi iyi bilmem, kendimi hep zorlamam, yapamayacağım işe soyunmamam…

”KENDİMİ BEĞENMİYORUM AMA HÂLÂ BİKİNİ GİYİYORUM. BİKİNİ GİYMEKTEN VAZGEÇMEK İSTEMİYORUM!”

Bundan sonra da olacak… Deniz kenarında bir evim var. Giderek yaşlandıkça kendimi beğenmiyorum ama hâlâ bikini giyiyorum. Bikini giymekten vazgeçmek istemiyorum. Kendimi beğenmek istiyorum. Yani kendimi beğenmezsem başkalarının görmesini de istemiyorum. Her sene on, onbeş gün gidiyorum, yüzüyorum, kendime geliyorum. Her sene her sene böyle… Ama bu sene galiba son olacak, herkesin içinde bikini giyişim…

Bu olay gerçek. Teyzem tiyatro yapmış amatör ve profesyonel olarak ama devam ettirmemiş. Evlenmiş, bırakmış, devam etmemiş. Afife Jale ise ömrünü vakfetmiş. Ben yıllar sonra gölgede kalan tarihi bir gerçeği bildirmek istedim. Kalkıp da öyle olsun, böyle olsun, onun yerine teyzem olsun filan gibi şeyler düşünmedim. Ama annem adına geleneksel bir ödül töreni yapmak istiyorum.

”KONSERVATUVARDA OKUYUP DA HİÇ TİYATRO İZLEMEYEN ÇOK ÖĞRENCİ VAR!”

Çok zeki, çok yetenekli gençlerle çalışma imkanım oldu. Ama buna rağmen şaşırdığım tarafları da vardı. Apolitik olmaları, yaşadıkları dünyadan, yakın tarihimizden, geçmişimizden, siyasetten bihaber olmaları… Sonra eğitimle ilgili eksiklikleri, meslekleriyle ilgili kararsızlıkları, meslek seçimi konusunda özgür olmayışları… Mesela konservatuvara gelen öğrencilerin % 40’ı hiç tiyatro izlememiş. Bizim zamanımızda rekabet çok önemliydi. Daha iyi olmak için çalışılırdı, daha iyi olmak çok önemliydi. Şimdiki gençler, bildikleri, inandıkları, yapmak istedikleri şeyleri öğrenmekle yetinmek derdindeler.

Çok güzel bir soru bu. Çünkü bu konu benim içimde bir yara. Spikerler bile Türkçe’yi katlediyorlar. Çok üzgünüm. Türkçe çok özel bir dil. Doğru kullanım ve telaffuz konusunda elimizin altında ne kadar değer varsa o değerleri iyi özümseyip, farkına varıp doğru şekilde kullanmamız ve doğru şekilde aktarılması gerektiğini düşünüyorum.

Exit mobile version