Gürol Sözen:
‘Her Alanda Boyacıyım Ama Göz Boyayanlardan Değilim’
Ressam, yazar, sanat tarihçisi, kültür insanı Gürol Sözen, uzun yıllara yayılan üretimlerinden seçtiği eserlerle izleyiciyle buluşuyor. Resim, ikon; yani eski ahşap, kök ceviz üzerine ikonlar; yağlıboya, akrilik, suluboya, karakalem ve pastelin yanı sıra, gümüş ve bakır varaklar, bronz objeler resminin ana malzemesi. Urart mücevher atölyelerinde tasarımını gerçekleştirdiği bronz ve gümüş heykeller ise sanatçının doğa, toplum ve insan ilişkilerine dair derin bakışını ortaya koyuyor…
Cihangir, Batarya Sokak’ta yer alan, kendine özgü mimarisi, küçük bahçesi, erguvan ağacı ile Cumhuriyet’in ilk yıllarının kimlikli, 3 katlı yapısı bugün Gürol Sözen’in resim, ikon ve heykellerine ev sahipliği yapıyor. İstanbul içinde bir İstanbul!.. Sergi tasarımını mimar Gülfem Köseoğlu’nun yaptığı ARK kültür sanat merkezi sanki, sanatçının atölyesi doğallığında. Abartılmamış, insani içine çeken, sanat eserleri ile özdeşleşen bir mekan.
Sözen’in “ bir özelliği var: Daha lise öğrencisi iken, Kadıköy Gençlik kitabevi sergi salonunda 1960 yılında ilk sergisini açtığı günden beri, hep sergilerini bir başlık içinde topluyor. İlk sergisinde çok etkilendiği, lise yıllarında edebiyat matinelerinde seslendirdiği Mevlana’nın şiirleri ve semah’taki görsellik o dönemlerinde resminin konusu. Sözünü ettiğimiz bu resimlerin tümü bugün özel koleksiyonlarda.
Mevlana’nın çok bilinen, “Gene gel, gene /Ne olursan ol / İster kafir ol / İster ateşe tap, ister puta / İster yüz kere tövbe etmiş ol / İster yüz kere bozmuş ol tövbeni / Umutsuzluk kapısı değil bu kapı; nasılsan öyle gel,” şiiri gibi Hitit, İyon, Roma, Bizans, Selçuklu uygarlıklarından seçtiği şiirlerle, Üniversitenin son sınıf öğrencilerine Anadolu uygarlıklarında ki “Güzeli Arayış”ı anlatıyor… Yunus Emre, Shakespeare , Nâzım Hikmet, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Behçet Necatigil’in şiirleri de bu derslerin vazgeçilmezi. Derslerinde, “Madem ki tıpkı güneşe benziyorum / doğmalıyım ortasında harabelerin… Yada Mevlana’dan aktardığı, “Ben sustum / Sofra kuruldu / Onlar gül bahçesinden yola çıktı / Bir gül bahçesine doğru,” dilinden hiç düşmüyor. Sorduğumuzda, “Her uygarlık, toprağı, suyu, doğası ve şiiri, resmetmesi ile var. Bütünün birer parçası her biri” diyor. Bach hayranı. “Yunus ne ise Bach taa yüzyıllardan beri eskitilemedi. Her biri benim vazgeçilmezim, esin kaynağım,” der iken, kendine ve bizlere de sorular soruyor: “Varlık nedenimizi neye borçluyuz?” Biraz bekleyip, yanıtını da kendi veriyor. Sonsuz doğa, bizden öncekiler ve dilimizde ki şiirler, destanlar, sesler, sessizliğin sesi ve yaşama dair merak!…
Sanatçının farklı bir özelliği de sanat tarihçiliği. Anadolu uygarlıklarını ve Anadolu toprağının özü onun kimliğinin birer parçası. Resimleri, kitapları, heykelleri, belgesel filmleri, radyo ve televizyon programları, uygarlıkların sanat eserlerini müzelerde sergilemekten de geri kalmıyor. Örneğin Aksanatın kuruluşu başlıbaşına onun eseri.
O nedenle, ARK Kültür Sanat Merkezi‘nde açtığı bu sergi şiiri, resimleri, ikonları, heykelleri ile evrensel bir varoluşu simgeliyor.
Sergi mekânına girdiğiniz zaman karşı duvarın üstünde sanatçının bir tanımı var:
Her renk bir sözcük. / Ve her sözcük bir resim ve masal: / Serçenin ürkek sesi. / Mavinin derinliğindeki sessizlik ve destansı masal ise benim gerçeğim.”
Sanatçı Gürol Sözen’in belki de farklı özelliği doğa, uygarlıklar, kültürel miras ve toplumsallık içinde kendini damıtmış olması… O nedenle röportajımızda hep alıntılar yapıyor: “Bakın ben bir şey söylemiyorum; Benden binlerce yıl öncekiler her şeyi söylemiş. Yazıp çizmiş. Yer, yer kendilerini hicvetmişler. Yeri gelmiş Pir sultan Abdal gibi başkaldırmışlar. Ben yalnızca bir aracıyım. Ya gelecek?” der gibi. Karacaoğlan’ dan çok bilinmeyen iki mısraı ekliyor: “Kimler var idi / Ben burada yoğ iken.” Ve bir gezi sırasında Budapeşte’de, eski kent duvarında ki söylemi de konuşmalarımızda tekrarlamaktan geri kalmıyor: “Her geçmiş, benim de geçmişimdir.”
Belki o nedenle, biraz önce dillendirdiğimiz gibi bu serginin de bir adı var:
“Yılların içinden bir arınma: Siyahın karası beyazın akçası.”
KitaptanSanattan.com / Sertaç Çelik
Gürol Sözen:
‘Bir Resmin Öyküsü Hiçbir Zaman Boyanın Önüne Geçmemeli’
-
- Özdemir Asaf’ın “Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler” şiirinden esinlendiğinizi söylediniz. Bu şiir serginizde nasıl hayat buldu?
Hayat ayrıntılarda saklı. Denizlerdeki yunusun, karalardaki serçenin, kumrunun, güvercinin, martının, uçuşan yelesi ile atların, dağ başlarının, ovaların kimsesiz papatyaların; renklerden renge giren bulutların, derin denizlerin, erguvan ağacının yaprağı oluşurken ki telaşla mor çiçeğinin açması… Her biri destan ve resim. Mor rengi, Roma uygarlığının, özellikle Bizans İmparatoru ve İmparatoriçelerinin simgesel giysi rengi. Başka biri mor rengini giyecek olsa kellen uçar!… İmparator Neron sarayında verdiği davette, bir zengin kadın mor giysisi ile içeri girince emredip kadını soğan gibi soyup kapı dışarı attırmış. Ve yetinmeyip mallarına el koymuş. Üstelik, çılgın Neron Arena’da arslanlarını mora boyatırmış. Bizans’ta da yalnızca İmparator ve İmparotoriçe’nin mor giysi giymesine izin var. Mor renk başlı başına bir sanat konusu. Büyük İskender’in çok sevdiği atının kuşamı ve çadırı da mor renkte. Efsane gibi. İmparotoriçe Kleopatra’nın savaş kalyonlarının yelken bezi de mor. Mor, kutsal kitaplarda da gündemde. Selçuklu’nun, Osmanlı’nın mor çinileri. Persler döneminde Susa’da mor kumaş bulunmuş. Bir de çok hoş: Hayran olup etkilendiğim Leonardo ne diyor biliyor musunuz? “Mor rengin ışığı düş gücümü on kat artırır!”
Bizler ne yapıyoruz biliyorsunuz mutlak: Boğaziçi’nde baharı karşılayan, bir bulut gibi yaprağından önce çiçeğine duran erguvan ağaçlarını kesip betona gömüyoruz. Oysa her bir erguvan ağacı uygarlığın simgesi. Benim derinliklerde ki mavi gibi mor da tutkum.
Bakın bile bile kısa yanıtlar vereceğime söz verdim ama işi uzattım. Her bir renk bir efsane ve yaşam biçimi. Doğa en büyük öğretmenimiz; eğer baltacılardan sıra kalırsa!…Siyah ve beyaza gelince biraz soluklanmak gerek!
Biz, bizler siyahı kir tutar diye benimseriz. “Siyah giyme, söz olur” denir Anadolu da. Oysa her karanlığın bir aydınlığı var doğada. Giyip kuşandığımız siyahın derinliği hiç kiri tutmaz. Bizim, bizlerin kirlendiği gibi kirlenmez hiç. Bizler siyahın karasına ihanet ediyoruz! Hadi tersten düşünelim: Düşüncenin kirlenmesini nasıl temizleyeceğiz? Oysa kömürün karası ateşe dönüşür; ısıtır bizleri. Külleri ateşi söndürür. Kömürün isi ise özellikle doğu toplumlarında hattatların meşki için vazgeçilmezdir. İzi, binlerce yıldan beri resmetmenin öncüsüdür. Kül kirlenmez. Anadolu da anlatılırdı. Ölüm döşeğinde bir babanın vasiyeti: “Oğul, üstüme bir yunus okuyun da öyle öleyim.” Ve yunus okunur, sonra kül serpilir toprağına.
Sözün özü, siyahın karası derindir ve aydınlığa açılır hep. Gün aydınlanırken ki serüveni olağanüstüdür; yavaş, yavaş griye dönüşür. Sisli gri iken gökyüzünün mavisini içine alır ve renklerden süzülerek aydınlığa yani beyaza ulaşır. Bu oluşumların her biri resim.
Beyazın işi zordur. Yakından tanıdığım ve çılgınlığını, başkaldırılarını ve şiirini okuyuşuna tanık olduğum, sizin sorduğunuz Özdemir Asaf çok önemli kişilikti. Şiirleriyle başkaldırırken karanlıkları akça pakça beyazla kuşatmanın savaşını verirdi. “Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu / Birinciliği beyaza verdiler.” demesi acı bir eleştiridir. Ama resimdir. Hem de zor çizilen. Tabii ki bu sözümle duvar boyasını kastetmiyorum.
Sorunuzun yanıtını uzatıyorum ama kader utansın! Hep bunlar gençlikten!.. ”Hayatımı anlatsam roman olur”, derler ya roman değil bir mektubu bile doğru dürüst okuyamayanlar beyazı kirletirler hep. Henüz onların mertebesine ulaşamadım!… Ama Özdemir Asaf bir resmi anlatıyor: “Kent dayanıyor bahçenin duvarlarına / Yeni bahçeler çiz gözlerinin kuşlarına.” Ekliyor: “Bütün renkler aynı hızla kirleniyor. Birinciliği beyaza verdiler.” İşte sanatın gücü. “Yeni bahçeler çiz gözlerimin kuşlarına,” diyebilmek baba yiğit işi! Özdemir Asaf, beyazın kirletilmesine isyan ediyor. Ama toplum olarak yalnızca beyazı değil, siyahı da kirletiyoruz.
Benim ise, resmetme olarak “siyahın karası beyazın akçası,” dememin bir nedeni var. Toplumsal olgu ama aynı zaman da boya olarak yada işin teknik yorumu demeliyim. Bu iş duvarı beyaza boyamak ile olmuyor. İşlevsel olarak beyaz, her rengin içine ortak olur; açar onu. Şakası bir yana, her şeye maydonozdur. Ama onurludur; lotus çiçeği gibi. Kimi zaman bataklıklarda çiçek açmasını bilir ama üstüne bir toz zerreciği düşse, hemen taç yapraklarını kapatıverir. Kuşkusuz, bir de beyazın bilinmeyen bir tonu var: Ömür boyu peşine takıldığım Rembrandt’ın karanlıklar içinde bir beyazı kullanışı unutulur gibi değil… Bu beyaz sizi alıp sonsuzluğun derinliğine götürür. Kimi yer de ağıt, kimi yer de umuttur; güvercinin beyazı gibi. İsyankârdır da. Ödün vermez hiç. Üstüne bir toz kondurmaz. İşte beyazın akçası bu. “Aramakla bulunmaz olmaya ki denk düşe,” denir ya! Laf ola beri gele gibi ama değil. Boyanın içinde ki bir ressam olarak beyazın sonsuzluğunu yakalayıp resmetmek zordur. Şiirin, edebiyatın ötesinde bu resimsel bir inattır. Ustalık demek istemiyorum… Bir resmin öyküsü hiçbir zaman boyanın önüne geçmemeli. Ama uluorta da kullanılmamalı. Resimdeki beyaza bakanları içine, taaa içine çekmeli ve beyazın sorularına yanıt aramalı. Rembrandt’ın beyazı beni içine çekip sorguladığı gibi…
‘Bu coğrafyanın kültürel mirası, Batı uygarlığına öncülük etti’
-
-
Sanatın özünü “güzel”in peşinde bir arayış olarak tanımlıyorsunuz ve bunun kaynağı doğa ve sezgi. Bugünün toplumunda bu arayışı sürdürmek ne kadar zor?
-
O denli can alıcı sorular ki! Biliyorsunuz 2008 yılında Zeynep Sözen ile yayınlanan kitabın adı “Anadolu Topraklarında Güzeli Arayış” idi. Yıllarca çeşitli üniversitelerde verdiğim seçmeli dersimin de adı Güzeli Arayış. 2008 yılında Türk ve İslam Eserleri Müzesi yani 16. yüzyılın ünlü İbrahim Paşa sarayının dört bin metrekare salonlarında, tüm Anadolu müzelerinde seçme eserlerin sergilendiği “Güzeli Arayış”ı yabancı ağırlıklı 42.500 kişi gezmişti. Neden mi? Çünkü bu coğrafyanın kültürel mirası, Batı uygarlığına öncülük etti.
Kendime bu soruyu sormamın ve resmimdeki etkisini aktarmamın bir nedeni var! Biz binlerce yıldan beri süregelen bir coğrafyada yaşıyoruz. 12 bin yıllık uygarlıkların konup göçtüğü bir Anadolu coğrafyasında konaklıyoruz. Yani el kapısında nöbet bekleyenlerden değiliz… Konup göçen bu uygarlıkların ne denli görkemli eserler ürettiklerinin farkında değiliz. Hiç mi hiç! Yeryüzü uygarlığına öncülük eden bu uygarlıkların nasıl güzeli, güzelliği aradıklarını dışlamış isek o zaman sorarım “hangi geleceği” bekliyoruz? Sözümün özü; resmimim ve yazdıklarımın özünde bu arayış var. O nedenle yılları kapsayan, yetkin dostlarımla ‘Güzeli Arayış’ sergisini gerçekleştirdik. Bana inanmayabilirsiniz! İşte size Anadolu coğrafyasında ki uygarlıkların örnekleri. Şiirinden kilimine, fermanından heykeline kadar. Bakın ve hangi coğrafyada yaşadığınızı sorgulayın…
-
-
Resim, ikon ve bronz/gümüş heykelleri bir arada sunuyorsunuz. Farklı malzemelerle çalışmak, mesajınızı ve toplumsal bakışınızı iletmek için size ne kazandırıyor?
-
Çok şey! Önce kendimi sorguluyorum: Nerede durduğumu, nasıl bir coğrafyada yaşadığımı ve benden önce güzeli ve güzelliği arayıp kent kurmadan, şiiri, destanları, resmettikleri, müziği ile nasıl görkemli bir yaşam sürdürdükleri ve ürettiklerinden esinleniyorum. Sevgili Prof. Talat Halman dostumun, benim de basımına öncülük ettiğim ‘Eski Anadolu ve Orta Doğudan şiirler’ kitabını mutlak okuyun. Shakespeare “Geçmiş önsözdür” diyor. Hiç aklımıza gelmez; hadi bizden de bir örnek vereyim, Karacaoğlan’ın merakına bakın: “Kimler var idi / Ben burada yoğ iken.”
Bu sözünü ettiğim her uygarlık doğadan esinlenip her türlü malzemeyi kullanmış. Çünkü her malzeme sanatın vazgeçilmezi. Yeter ki bakmasını bilelim.
‘Her alanda boyacıyım ama göz boyayanlardan değilim’
-
-
“Toplumsal anlamda; ”Ben bir boyacığım; göz boyayan biri olamadığım için boyacıyım” diyorsunuz. Bu sözden hareketle, sanatçının toplumla ilişkisi sizin için ne ifade ediyor?
-
Teşekkür ederim, bu sözümü bulup bana yönelttiğiniz için. Doğa benim öğretmenim. Haddimi bildiğimi sanıyorum. Ben yalnızca iz sürüyorum. 12 bin yılın izi ve tortusu benim besin kaynağım. O nedenle ben yalnızca bir arzuhalciyim. Aktarıcıyım yani. Bu uygarlıkların ürettiklerine tanık oldukça küçülüyorum. Ürettiklerim ve uygarlıklardan aktarabildiklerim inanın bu cenderede cim karnında bir nokta. Yargı gelecek kuşakların. Ama örneğini verdiğiniz gibi. Günümüzün ilkesi: Her alanda boyacıyım ama göz boyayanlardan değilim… Farkı fark ettiğimiz de belki bu coğrafyaya, umudum yok ama saygılı davranırız.
-
-
Sanat dergileri çıkardınız, şiirler yazdınız ve anlatımcılığınız hep sürdü. Bu hikâyeleri ve deneyimleri eserlerinize taşırken izleyiciye neyi anlatmayı amaçlıyorsunuz?
-
Peşinen söylemeliyim. Eleğin üstünde ne ürettiysem ve eleğin altında ne kalmışsa, farkı fark edenler için beni rahatlıkla eleştirebilirler. Yeter ki bu coğrafyada farkı fark etsinler. Beni değil, yaşadıkları bereketli Anadolu coğrafyasını hor kullanmadan kendinden öncekileri izlesinler. Bakmak ile görmek arasında ki farkı fark etsinler. Hayat yalnızca akçelerden ibaret değil. Shakespeare Venedik Taciri kitabında “Parlayan her şey altın değildir.” diyor. Sanırım, Shakespeare bugün yaşasaydı, kahkaha ile kovalarlardı… Meraklı olmayan, üretemeyen bir toplumun geleceği olamaz. Yunus Emre, “Bana rahmet yerden yağar” demiş. Acaba ne demek istemiş? Tek bir gerçek var: Yedi yüzyıldan beri Yunus’u, Mevlana’yı da Leonardo, Rembrandt’ı , Bach’ı kimse eskitemedi. Gılgamış Destanı’nı da…
‘Bu sergim bir imecenin ürünü’
-
-
Doğayı anlamayan bir toplumun kalıcı bir uygarlık kuramayacağını söylüyorsunuz. Bu düşünceyi eserlerinizde izleyiciye nasıl hissettirmeyi amaçlıyorsunuz?
-
Öğretmenim, arkadaşım ve Zeynep ile evliliğimizin tanığı şair Behçet Necatigil’in iki mısrası; “Ben bütün verdiklerimi sizlerden aldım.” desem, ne derler bilmiyorum. Ben resimlerim, heykellerim, ikonlarım ile bir aktarıcıyım; arzuhalciler gibi. Ressamların işi kolay; resminizi duvarlara asıp gidersiniz. Piyanist, kemancı yada çellist’in konser heyecanı yok bizlerde. Ama tek bir şey var: Sanat yalan söylemez. Binlerce yıl öncesi bir sanat eseri günümüze kalabilmiş ise; büyü burada gizli. Eserleriniz iyi ise, konuşmaya gerek yok. Üstelik sanatta peşin yargı da yok. Bir serçenin yada siyah ve beyazın peşine takılabiliyorsanız yeter de artar bile. Bach, yaşarken zaman zaman horlanmış, dışlanmıştır ama aradan geçen yüzyıllar sonra göklerde tahtını kurmuşlardır Bach’ın. Tabii ki ben Bach değilim; ne gezer. Haddimi bilmem gerek. Uzun sözün kısası, yanıtını Özdemir Asaf veriyor: “Benim öykümü uyanınca yazarlar / Nerede kalmıştım / or’dan yazarlar…”
Bu sergim bir imecenin ürünü. Sevgili arkadaşımız mimar Gülfem Köseoğlu iğneden ipliğe mekanını bana özverisi ile açtı, kotardı. Çünkü “Yılların içinden bir arınma” hepimizin ortak noktasıydı. Eskiler alıp eskiler satmıyoruz…Bu topluma borcumuz vardı; akçe olarak değil sanat ve kültür olarak. Eserlerim ise bir yorum. Gelenlere merhaba. Gidenlere selam olsun!..
KitaptanSanattan.com / Sertaç Çelik
Sergi Bilgileri:
Mekan: ARK Kültür
Tarih: 7 Nisan –19 Mayıs 2026
Sergi Tasarımı: Gülfem Köseoğlu

