Hatırlamamız Gereken Bir Yazar Ve Romanı ‘Peynir Ekmek’: Tarık Güner – A. Didem Uslu yazdı.
Yazar Tarık Güner, 1922 doğumludur. Ancak ne yazık ki internette onunla ilgili ayrıntılı bir yazı pek bulunmamaktadır. Tarık Güner’in adına Şişli Belediyesi için hazırlanan şehir rehberindeki çalışmalarda ya da kimi teknik kaynaklarda da adına rastlanır. Pulculuk hakkında yazdıklarına ek olarak Varlık Dergisi’ndeki yazıları da okumanın teşvik edilmesi üzerinedir. Yazar hakkında kimi incelemeler bulunursa da, günümüzde nadir eserlerde adı anılır. Ne var ki Güner’in dili samimi, süssüz ve yalındır. 1947-48’de Londra’da yaşadığı dönemi anlattığı romanı parasızlık, açlık, savaş anıları ve çok kültürlü öğrenci arkadaşları hakkındadır.
Varlık Yayınları’ndan Eylül 1951’de basılmış olan Peynir Ekmek romanını gençliğinde İngiltere’ye gitmiş olan Tarık Güner yazmıştır. Bu anlatıya roman demek pek doğru olmaz çünkü anı türünde olan 119 sayfalık bir novelladır. Bu kurguya roman benzeri uzun öykü de denebilir.
1.Dünya Savaşı’nın hemen sonrasını anlatan romanın otobiyografik olma ihtimali çok yüksektir. Satırlarında kesinlik yoktur çünkü yazar hakkında internette pek bilgi bulunmaz. O yüzden benim söyleyeceklerim tahminden öteye geçmeyecektir. Yazarın yazdığı tek romanı bulunmakta sanıyorum ama adı geçen roman 1947’deki kurgu zamanını anlatması, o günlerin Türkiye ile dünya olaylarını vurgulaması ve genç bir erkeğin psikolojisini ortaya çıkarması açısından önemli ve ilginçtir. Anlatı, İngiltere’deki şimdiki zamanı anlatıcının çocukluğu ve geçmişiyle harmanlar. Romanda İkinci Dünya Savaşı’nın, hatta öncesinin izlerine rastlanır. Bu yıllar aslında korkunç geçen I. Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin yaşadığı en güzel yılların bir yansımasıdır.
Bu roman bana hemen rahmetli kayınpederim Mehmet Uslu’nun Almanya’da Münih Teknik Üniversitesinde İnşaat Mühendisliği bölümünde öğrencilik yaptığı 1939/1943 yıllarını hatırlattı. Kayınvalide sorunlarıyla boğuştuğum 1980’li yıllarda onun anılarını dinleyip yazamadığım için müthiş vicdan azabı ve pişmanlık hissederim. Tek hatırladığım, üniversitede bir tek Bulgar ve Türk gençlerinin tahsil gördüğü ve tüm Alman gençlerinin cephede olduğuydu. Bir de bir ekmek almak için bir valiz dolusu parayla evden koşturarak köşedeki fırına gittiğinde, fırına varana kadar korkunç bir enflasyon yüzünden paralarının yetmediğini anlatmıştı. Rahmetli, Türkiye’ye döndüğünde ve Ankara İller Bankasında mühendis olarak çalıştığı yıllarda tüm güney beldelerimizin kanalizasyon ve su projelerini hazırlamış ve yapılarını gerçekleştirmiş diye anlatılırdı belediyeler tarafından.
Bu noktada bir öğretmen olarak didaktik bir açıklama yapmadan geçemeyeceğim: Göç yolları üzerindeki ve çok savaş görmüş Türkiye’de herkes mutlaka büyüklerinin anılarını ve kendi günlerini yazmalıdır. Herkesin ağzına pelesenk olan sözlerle, söz uçar ama yazı kalır. Anlatacak anısı olan herkes hikayelerini mutlaka bir yere kaydetmelidir. Eğer anılarınızı çoluk çocuğa veya arkadaşlarınıza anlatıyorsanız, rahmetli kocamın her zaman bana söylediğini tekrarlayayım: “KONUŞMA; YAZ!”
İşte Peynir Ekmek romanının anlatıcısı İngiltere’deki yaşamını şöyle özetler: “Çok güzel bir gündü. Sabahtan beri bir yere çıkmamış, bütün çamaşırlarımı yıkamış, söküklerimi dikmiştim. Yemeği de evde haftalık istihkakımdan yemiştim. Dışarıda hava o kadar güzeldi ki, eğer kaçırırsam, belki bütün yıl bir daha böylesini bulamayacaktım. Çamaşırları sıkıp astıktan sonra, aceleyle giyinip dışarı fırladım. Maksadım sadece şöyle Marble Arch’a kadar Hyde Park’ın yan yollarından gidip dönmekti.” (31) Anlatıcı erkek, Londra’nın keyfini çıkarmaya çalışır ama öte yandan çocukluğundaki günler trajiktir. Anılarını üzüntüyle dile getirir: “Babam, ayaklarımı bacakları arasına sıkıştırır, şimşir bastonla şişinceye kadar döverdi. Hayatımda o bastondan nefret ettiğim kadar başka bir şeyden nefret ettiğimi hatırlamıyorum. Kaç defa kuyuya atmayı kafamdan geçirmiş fakat sonradan yiyeceğim dayağın büyüklüğü gözümün önüne gelince vazgeçmiştim.”(35) Anlatıcıyı teselli eden her zaman annesidir. Ne var ki ufacık bir hırsızlık yaptığında annesi ondan çok utanır. Arkadaşı Namık’tan dondurma yemek için 25 kuruşluk çalmıştır. Durmadan düşüp düşüp bayılan annesi öldüğünde ise anlatıcının dünyası kararır.
Birinci tekil şahıs anlatıcı Londra’da kaldığı pansiyonda Angela adında bir kadına tutulur ama sonrasında bu kadın onun başına dert olur. Anlatıcı önce geleneksel Türk yardımseverliği ile kadına yardımcı olur ama bu yardım, sürecek pespaye bir ilişkiye döner. Öte yandan mesela Janina ile savaştan sonra açılan ilk sanat sergisine gitmek gibi entelektüel bir ilişkisi de olur.(84) Burada yağmurdaki dilenci heykeli dikkatlerini çeker. Hatta dilenci çocuk onları büyüler ama anlatıcı bu yağmurun altında fena bir gribe yakalanır.
Hastalığı sırasında anlatıcının canı peynir ekmek çektiğinde annesinin sözünü hatırlar: “Annem peynir ekmek yiyen Allah’tan korkmaz derdi. Çocukken bunu anlamamış ta, peynir yiyince çok kuvvetli olacağımı, onun için hiç kimseden korkmayacağımı sanmıştım. Taze ekmekle beyaz peynir olsa şimdi. Kıtır, kıtır, ne iyi giderdi ama… Yanında kavun da olmalı. Ama topatan değil, Kırkağaç kavunu olacak. Sahi şu İngilizler beyaz peyniri bilmiyorlar. Haftada verdikleri bir parça peynir de kaşar. Peki peynir ekmek yerine ne diyorlar onlar? Sahi ne diyorlar? Bread and Butter, Tamam öyle ya, tereyağı ekmek. Bread and Butter, Bread and Butter, Butter, bread and…” (89-90)
Kurgu yılı büyük ihtimalle 1947-48’dir. Anlatıcının arkadaşı Muammer, 30 Ağustos gününü hatırladığında ‘bunları 25 senedir biliyoruz’ diyenler olur. Ne yazık ki daha o zamanlarda ilgisiz kimi gençler varmış gibi görünüyor. Anlatıcı ise Türkiye’deki ulusal bayramları hatırlar. Askerliğini Şarkışla’da yaptığı yıl babası Dumlupınar’da şehit düşen arkadaşını da anar, 30 Ağustos’u da kutlar (57).
İngiltere’de okula giden anlatıcının Türk arkadaşları olduğu gibi yabancı dostları da vardır. Hepsi Politekniğin yabancılar için açtığı lisan kurslarında öğrencidirler. Onlarla ülkeleri hakkında konuşur. Münthe Noveçli, Janina Polonyalıdır. Polonyalı kız, Mustafa Kemal adını işitmemiştir ve yüzyıllardan beri değişmeyip Batılılar tarafından tekrarlanan “barbar Türk ve harem” (58) gibi oryantalist ve kötüleyici Türk imajından söz eder. Oysa annesiyle babasının nerede olduğunu bilmeyen Polonyalı kızın karşısına çıkan Rus neferle olan hikayesi iyice korkutucudur.
Münthe ise, tahsilini uzatmakta ve sınıfın en şımarık ve züppesi olan Norveçli genç zengin bir doktor babanın oğludur. Daha sonra Funk ile İsviçreli Marianne onlara katılacaktır. Gençler kah günlerini gün etmekte, kah tahsillerine sarılmaktadırlar. Mesela Funk’un malının yarısını komünistler tahrip etmiştir, yarısını da kendisi satmış, dünyayı gezmektedir. (73). Öğrenciler arasında kızıl (komünist) ve beyaz (Çar taraftarı) Ruslar da bulunmaktadır. İngiltere’de dünyaya gelmiş Olga nispeten daha rahat bir Rustur. İngiltere’yi kendi vatanı bilmiştir (78). Komünist İrene’nin yaşamı ise korkular içinde geçmiştir.
Anlatıcı, dayakçı diye anlattığı babası tarafından İngiltere’de okula gönderilmiştir ama nedense yoksulluk çeker ve çalışmak için iş arar. Zaten romanın adının “peynir ekmek” olması da ironik ve ilginçtir çünkü bu deyim hem çokluğu ifade eder, yem de yoksulluğu (81).
Epey maddi sıkıntı çeken anlatıcı, arkadaşı Funk onları Çin lokantasında yemeğe davet ettiğinde çok mutlu olur. 1948 yılına gelindiğinde Juga korkutucu hikayesini anlatır: “Romen hududunda Romenler bizi makineli tüfek ateşiyle karşıladılar. Ormanlarda yattık, çayırlarda geceledik. Romen hududundan içeri sızabilenler Türkiye’ye gelmeye çalışıyorlardı. Türkiye o sıralarda, tek kurtuluş yeri, yegane melce idi. Herkesin kafasında Türkiye’ye nasıl geçebileceğini düşüncesi yer etmişti. Bütün konuşmalarımızın merkezi bu nokta üzerinde düğümleniyordu. Türkiye’ye nasıl ulaşabilirdik.”(81)
Anlatıcı bir iki yıl İngiltere’de kaldıktan sonra sonunda Türkiye’ye döner. İstanbul vapuruyla İstanbul’dan Marsilya’ya hareket eder. Bu arada Rum Tonya ile dost olur ve ondan yardım görür ama Tony’i bir Fransız aldatmıştır. Anlatıcının renkli serüveni çeşitli insanlarla tanıştığında iyice ilginç hâle gelecektir.
Bu kısacık anlatıda Tarık Güner, bir devri ve yaşananları dolu dolu bir şekilde özetlemiştir.
Prof. Dr. A. Didem Uslu
Tarık Güner, Peynir Ekmek, Ankara Caddesi 80/1, İstanbul: Varlık Yayınları, İstanbul’da Kader Basımevinde basılmıştır, Eylül 1951. (Alıntılar, Varlık Yayınları tarafından olduğu gibi ve yazıldığı şekliyle kaydedilmiş, 1951 yılının cümleleri ve kelimeleri korunmuştur.)

