Gecenin ziftini sıyırmaya çalışıyorum ellerimden. Vücuduma bulaşıyor. Her bir dokunuşum hepinizin parmak izlerini oluşturuyor en mahrem yerlerimde. Bana ait olmayan bedenim çoklara bölünüyor. Birinin annesinin sütü yok, aç kalmışlıkla hırçınlaşmanın verdiği intikamla memelerimi ısırıyor. O bunu şehvetle yaptığını sanırken ben annesinin kesilmiş sütünün bedelini ödüyorum. Kimsecikler bilmiyor.
Hep bir elden saldırıyorlar. Hepsi geçmişinde kendilerinin bile anımsayamadıkları acılarının paha biçilemez kinlerini vücuduma kusuyorlar. Bunu erotizm sanıyorlar. Onların yaşanmışlıklarından oluşturduğum bedenimi sadece annemin tokadı kadar acıtıyor oysa. O da babasından gördüğü şiddetin intikamını benden aldığının farkında olmadan yapıyor bunu. Bunu bir tek ben biliyorum ve sizi de annem kadar affediyorum.
Uzaklardan George Firideric Handel’in sesi çalınıyor kulağıma. Hepinizin kinlerini saklamak için çarşafı doluyorum bana ait olmayan bedenime. Pencereye doğru parmak uçlarımda yürüyorum. Zemin ıslak. Kinlenmişli terlerinizin nemi bu. Kendiliğinizden kaçtığınız her duygu, odaya küf kokusu salmış. “Tanrım bana bir umut!” çığlığımın cevabını hissediyorum tam o an da dar açıda dışarıdan içeriye sızan ışıkta.
Fevri bir hareketle yukarı ittiriyorum pencereyi. Yıl 2009 Japonya. Ne ara geldim buraya bilmiyorum. Ellerimle yüzüme dokunuyorum. Hepinizin umutsuzluk artığı yüzüme bulanıyor, aldırmıyorum. Cama vuran gölgemde çekik gözlü bir kadın görüyorum. Hüviyetim beynimde yankılanıyor. Adımın Nozomi olduğunu okuyorum. Sadece adım var, ne ana ne baba ne de başka açıklayıcı bir yazı. Adı: Nozomi. Üretim Japonya.
Sokakta bir ses yankılanıyor. Adını bile nereden hatırlamadığımı anımsamadığım biri vahiy yolu ile sesleniyor bana. Sesi tanımıyor, benden ayrışıyorum. Ayrıştıkça tonu artıyor ayet gibi işliyor kulaklarıma. Ben yeniden var oluyorum.
Hayat kimsenin tek başına dolduramayacağı bir şekilde kurgulanmış
Nasıl ki çiçeklerin dişi ve erkek organları varsa ve tek başına yetmez ise
Bir böcek bile bir esintiye muhtaç olabilir
Hayatta aynen öyledir
Sadece bir başkasının tanımlayabileceği kendi yoksunluğunu içerir
Dünya senden gayri olanların toplamıdır
Buna rağmen birbirimizi tamamlayabileceğimizi ne biliyoruzdur ne de bize söylenmiştir
Birbirimizden bir haber kendi perişan hayatlarımızın bekçileriyiz
Ya da bazen başkalarının varlığını dayanılmaz buluruz
Acaba dünya neden bu kadar başı boş yaratılmış
Bir at sineği güneş banyosu yaparken açmış bir çiçeğe yakın uçar
Bir ihtimal ben de birilerinin at sineğiyim
Belki bir zamanlar sen de benim meltemimdin
-Air Doll
Gözlerimi yumuyorum. Acaba bu Tanrı’nın sesi miydi diye sorguluyorum.
Evet, ben o sesle yeniden diriliyorum.
Ruhumu öldürenlere inat sağ kulağımda bir nefes sura üflüyor ve üç kez tekrarlıyor:
“O ölüden diriyi çıkarır ve diriden ölüyü çıkarır, ölümünden sonra da yeri diriltir.”
-Rum Suresi 19.Ayet
Ayaklarım buz kesiyor. Can ayaklardan çıkar sözü bir kez daha piç ediliyor.
Kudüs’ten bir uğultu geliyor. Hiç bilmesem de eminim İsa’nın sesi bu.
“Yeniden doğmak için her gün bir fırsattır.” diyor.. Çarmıha gerildiğini unutuyor bu cümleyle bana seslenirken.
“Ama melek kadınlara şöyle dedi: ‘Korkmayın! Çünkü ben öleni aramanız için geldim. İsa’yı Nasıralı İsa’yı gömüldüğü yerden kaldırdığınızı görmeye geldim. Şimdi gidin, öğrencilerine söyleyin ki, ölümden dirildi ve sizi Galile’de görmek üzere önde gidiyor.”
-Matta İncili, 28:5-7
Bu vahiy onun tek tesellisi oluyor. Ve o meleğin seslendiği kadın ben oluyorum.
Evet, ben bugün yeniden diriliyorum.
Çıplak ayaklarım parmak uçlarımdan medet ummayı bırakıyor. Zemine tam basıyorum, tabanlarımın uyaranı tüm vücuduma nüfus ediyor ama ben ziftin karalığından sıyrılamıyorum.
Ve yeni bir ayet iniyor Sina Dağı’nda, iniltilerini duyuyorum. Musa adında bir Yahudi dudaklarımdan can vermeye çalışıyor ve tekrar tekrar;
“Sözün ayaklarıma meşale yoluma ışık tutuyor…”
-Mezmurlar 119 105
Diyor. İrkiliyorum…
Tanrı tüm dinleri bedenime işliyor, ben kalakalıyorum.
Can vücuttan nasıl çıkarın cevabına ne kadar aşinaysam ruh vücuda nasıl girer sorusuna ilk kez tanık oluyorum.
Gözlerim ayaklarımdan yukarıya doğru ellerime erişiyor.
Davut ellerimi ellerinin arasına alıyor ve yavaşça fısıldıyor:
“Kim temiz kalple, saf el ve temiz yürek taşırsa o tanrının dağında durabilir, Rab’ın kutsal yerinde durabilir.”
-Zebur 24
Diyor. Ve ben o dağa sırtımı yaslıyorum…
Tekrar kalabalıklarınız geliyor aklıma. Hepinize acıyorum. Bu acıma üzerime sardığım çarşafı yere düşürüyor. Tüm benliğimle ortada kalıyorum. Artık soğukluğunuz beni üşütmüyor, yangınlarınızın lavları tenimi eritmiyor. Bu kumaş parçası ile tüm yaşattıklarınız benden gidiyor.
Gözlerimden yaş sızıyor. Dudaklarımdan içeriye giriyor. Tuzun tadını alıyorum.
Evet ben de canlanıyorum…
“Bu güneşi Tanrı, bu sabah benim için doğurdu. Tüm peygamberler benim için var oldu ve tüm ayetler bana indi!” diye bağırıyorum.
Ve benden bana bir ayet de ben yazıyorum:
“Uyan! Aç gözlerini! İnsanoğlunun plastik kalıplarını doldurmak için üflediği nefesi, dünyalık bir nefes bil kendine! Dokun! Ne karbondioksit ne üzerine salyalarını akıtmış pisliklerin izleri ne de bacaklarının arasına soktukları aletlerin damlattığı menilerin izleri yok artık. Tekrar dokun kendine ve çek ruhunu içine. Bu kez onlar değil sen yaşamak için ciğerlerinde dolaştırdığın havayı sal boşluğa ve bu boşluk bir tek yere vardırsın seni;
KENDİNEEEE…”
Elif Doruk

