Site icon Kitaptan Sanattan

Kemal Başar: ‘Yönetmenlik, trafik polisliği değil!’

Kemal Başar

Kemal Başar:
‘Yönetmenlik, trafik polisliği değil!’

Yeni sezonda ‘Helikopter’i sahnelerde uçuran Kemal Başar’la; geçtiğimiz sezondan; Bana Amy De, Cyrano De Bergerac, Öylesine Hikayeler oyunlarıyla da adından söz ettirecek olan Tiyatro Keyfi’ni, yönetmenliğini, tiyatroyu, sanatı, hayatı konuştuk.
Tiyatronun ‘T’ sinden girdik, ‘O’sundan çıktık. Sanatın ‘S’ sine dalıp, ‘T’ sine kadar yol adık. Sonuç mu? E, buyrun o zaman?

Söyleşi: Melike BİRGÖLGE

“CAHİLLER, SANATI BOŞ İŞ SANIR!”

Sanata salgında, depremde ilk olarak ateş edilmesi… Ülke değil, dünya olarak bakmak lazım. Bence bunun üç nedeni var. Cehalet, aymazlık ve ideolojik sebepler… Sanatsal ve bilimsel bir toplumun ülkeyi ileri götüreceğini bir tek cahiller bilmez. Onlar sanatı boş iş sanır. İleri toplumların en önemli ihtiyaçlarından sanatla, sanatçıyla dalga geçer. Aymazlar da tehlikelidir. Onlar okurlar, gezerler, bakarlar, ama derinliği göremezler. Aymazlar sanatın varlığını bilir, ama anlamını bilemezler, anlayamazlar, gereksiz bulurlar. Sanatı sadece statü yükseltmek için kullanır aymazlar; bu yüzden sıkıntı içinde katılırlar. Gerici ve muhafazakar ideolojide olanlar ise savaş, doğal afet, pandemi gibi felaketleri ideolojileri doğrultusunda kullanmakta pek mahirdirler. Sanat ve sanatçı, aydın, sorgulayan, kuşku duyan, ilerici bireylerin olmazsa olmaz besinleridir. Gericiler ve muhafazakarlar, sanat ve sanatçıyı yok edemeseler de sindirmek için bu dönemleri kullanırlar. Sanat yok olmaz, sanatçı da. Sanat direniştir. Sanatçı da her dönemde gereğini yapar.

“TİYATROYA YASAK YOK!”

Yasak? Tiyatroya yasak yok. En risksiz kapalı alanlar tiyatro salonlarıyken, her önlem kolaylıkla alınmışken çok da saçma olurdu doğrusu. Saatlerde sınırlamalar var. Seyirci bizde buluşur, yemeğini yer, sonra 20.30’da tiyatroya gelir. 20:00’de, 22:00’de eve girecekse, restoranlar, cafeler kapalıysa, toplu taşıma en riskli alansa, tabii bu doğrudan seyircimizi etkiler. Bu yüzden hafta sonu matinelerini planladık. Seyirciyi tiyatrosuz bırakmak istemiyoruz. Sanat, sadece sanatçının kendi için değildir. Toplumsal bir görev de üstleniyoruz. Benim ismim, varlığım, sahip olduklarım, hepsi tiyatro sanatı sayesinde. Vefasızlığın, saygısızlığın lüzümu yok! Kazanç düşünecek zaman mı?! Maddi olarak belki biraz zarar edebilirim, ama manevi huzuru çok daha fazla! Tiyatro sanatına borcumu ödeyeceğim zamanlar, ben de ödüyorum. Halkım için bir şeyler yapabileceğim zamanlar, ben de yapıyorum.

“İNSANDAKİ ÇIKAR; KÖPEKTE, AYIDA, YILANDA YOK!”

İnsan olduğu için. Ayıda, köpekte, yılanda, mandada yok bu özellik. Mesela dedim.

“İNSANLIK, DÜNYA SAVAŞLARINDAN BİLE DERS ALMADIĞINI GÖSTERİYOR!”

Beylik cümleler etmek istemiyorum. Yaşlı yaşlı konuşmak da… Değilim de. Hep umut taşıdım içimde. Her zaman çağın içinde ve genç kafalı kaldım ki yönettiğim oyunlar rağbet görüyor. Ama bayağı yaşadım, gördüm. İnsanlık, dünya savaşlarından bile ders almadığını gösteriyor. Ben hep umut taşıdım içimde. İyi, doğru, insanların sayesinde. Kötüler kadar iyiler de var. Herkes çıkarcı, alçak, hırsız, sapık, arsız değil. Onlar sayesinde umutlu olabiliyoruz. Ama azalıyorlar mı ne!

Tuncer ağabeyi uzun yıllardır tanıyan biri olarak… 20 seneyi aşkın birlikte dünyanın orasına burasına yolculuk ettik, birbirimizin başarılarını yerinde gördük. Yedik, içtik, konuştuk, tartıştık, güldük, ağladık. Biz hemen hemen aynı şeylere çok gülerdik; aynı şeylere tepki gösterirdik, aynı şeylere hüzünlenirdik. Onun şahane tiyatro metinleri yüksek sanat iddiası taşımaz. Tiyatroyu çok iyi bilir Cücenoğlu. O yazdıysa teması sağlamdır, evrenseldir. Konusu hepimizdendir, ilgi çekicidir. Diyalogları inanılmazdır. Fırsat olsun, beş Cücenoğlu metni daha yöneteyim. Bir yönetmen için bulunmaz fırsattır. Hem aralanmış kapılar vardır görene, gir içeri, dilediğince uç, tabii ineceğin, döneceğin yeri biliyorsan; hem de aptal değilsen, saçmalamıyorsan, başarı olağanüstü durumlar dışında kaçınılmazdır.

“OYUNCULARI ORADAN ORAYA YERLEŞTİRMEYİ YÖNETMENLİK SAYAN, TRAFİK POLİSLİĞİ OLMASIN?”

Klasik anlayış dediğiniz köhnelik, taklitçilik, oyuncuları oradan oraya yerleştirmeyi yönetmenlik sayan trafik polisliği olmasın? Benim her gerçek yönetmen gibi kendime has bir bakışım var elbette. Herkesinki başka, benim ki de başka olmalı. Sembol, metafor, sanatın olmazsa olmazları. Yapmaya çalıştığımız iş de bir sanat. Tiyatro sanatı. Yönetmenin yapması gereken bu. Ama bu cümle üstünden gidersek farkındalık gerekliliktir. Farkında değilseniz hep kullanılırsınız, başarısız ve mutsuz olursunuz. Farkındalık sizi rahatsız edebilir, farkında olmanız başkalarını rahatsız edebilir ama gerekliliktir.

 “BAŞARI İÇİN KENDİ ZAAFLARINIZI İÇTENLİKLE ORTAYA KOYMALISINIZ!”

‘İnsan ol’ hocanın kült cümlesidir. Ben de pek çok kez ondan duydum. Anlamı basittir. Her meslek yapılır, önce doğru dürüst insan ol. Bu kadar. Yalın, ama çok etkileyici.

O oyuncu sizsiniz. Hangi rolse o sizsiniz. Siz ne kadarsanız o rol o kadar. Oyunculuk budur. Oyunculuk zaaflarla ilgilidir daha çok. Hangi roldeyseniz, başarı için kendi zaaflarınızı içtenlikle ortaya koymanız gerekir. Ben oyuncu olarak her rolüme çok önem veririm. Her rolde başka bir yanımı ortaya çıkarırım, bundan büyük keyif alırım.

“OYUNCUSUN DİYE YÖNETMENLİĞE SOYUNMAK, SAÇMALIK!”

Dünyada milyarlarca kişi var olmaya çalışırken, ben mesleğim sayesinde sürekli çeşitli konulardaki görüşlerimi paylaşabiliyorum. Milyarlarca kişi sevmediği meslekleri yapmak zorundayken benim mesleğim, daha doğrusu mesleklerim aynı zamanda hobilerim. Yönetmenlik ve oyunculuk tamamen farklı meslekler çünkü. Bir yönetmenin oyuncu olması gerekmez. Oyuncusun diye yönetmenliğe soyunmak da çoğu zaman saçmalıktır. Görürsün gününü.

“ABARTI GİBİ GÖRÜNEN, NORMALİMDİR. HAYAT DAHA FAZLA ABARTI VE SAÇMALIK DOLU!”

Hiçbir şey şaşırtmaz beni. Yetmiş beş civarında oyun yönettim; hem ülkemde, hem dünyada… Kaç insan, kaç karakter görmüşüm; oyuncularla birlikte kaç karakter yaratmışız? Size saçmalık, abartı gibi görünen benim normalimdir çoğu kez, çünkü hayat daha fazla abartı ve saçmalık doludur. Biz hayatı kurgularız, yeni yaşamlar kurarız sahnede. Dünyanın haline bakarsak, bizim kurguladığımız gerçek hayattan daha saf, daha doğal, daha gerçek. Yarışırız bak, kazanırız da!

“TİYATRO SAHİPLERİ, İŞİNİ BİLMEYEN ÇAVUŞLARDAN OLUŞMAZ!”

Niye delilik olsun ki? Başında olduğum Tiyatro Keyfi her zaman artısını eksisini bilen, ayağını yorganına göre uzatan, çalışanların ödemesini zamanında yapan, vergisini gününde ödeyen, kimseye borcu olmayan bir kuruluş. İşini bilmeyen çavuşlardan oluşmaz yani tiyatro sahipleri. Tiyatrocusun diye fakir olmak zorunda da değilsin. Böyle bir algı var. Hep ağlayan, isteyen, yalvaran beceriksizlerin çoğunlukta olmasından bu algı. Tiyatroyu da küçük düşürüyorlar. Ama bu her meslekte böyle. Kimi mühendis belediyede üç kuruşluk iş için çırpınır, ama biri de Boğaz Köprüsü’nü tasarlar. Pek çok doktor karın tokluğuna çalışırken birileri başarıdan başarıya koşar. Her meslekte sıradanlar iyilerden kat be kat fazladır. Bizde de öyle. Bir oyun yapalım diye tiyatro kurulmaz. Tiyatro kuruyorsanız bir kuruluşa sahipsiniz demektir. O zaman strateji geliştirmelisiniz, projeksiyonunuz, vizyonunuz olmalı. Tiyatro Keyfi 2013’te kurulduğunda, ilk eserleri Rain Man ve Shakespeare’in Bütün Eserleri – Hafif Kısaltılmış’ın provaları sırasında sonraki sezonun oyunlarının neler olduğunu biliyorduk. Yedek oyunlarla birlikte. Avrupa festivalleri ile, yabancı tiyatro adamları ile ilişkiler kurulmaya hemen başlanmıştı. Semeresini 3-4 sene içinde aldık. Pek çok eserimizle Avrupa kentlerine davet edildik. Gözlerin Ardında Müzikal mesela, Londra, Berlin, Amsterdam, Lahey, Sibiu, Jaffa, Lefkoşa, Gazimağusa turnelerini bir sezonda yaptı. Yurt dışında festivaller açtı, festivaller kapattı. Fransız yönetmenin yaptığı kukla Romeo ve Juliet’imiz prömiyerini Romanya’daki kukla festivalinde yaptı. Bu başarılara vizyon, projeksiyon, strateji olmadan ulaşılamaz. Salgın ortaya çıkmasaydı, Cyrano De Bergerac ve Bana Amy De – Amy Winehouse Müzikali, el ele Sibiu Festivali’ndeydi, oradan kim bilir nereye gidiyordu. Bana Amy De geçtiğimiz Temmuz’da Londra’daydı. Biz maddi zararlardan çok, bunları gerçekleştiremediğimize üzülüyoruz.

“TİYATROYU TİCARET DİYE YAPAMAZSINIZ!”

Aynnen öyle… Tiyatroyu ticaret diye yapamazsınız ama gelirinizi giderinizi de her zaman iyi hesaplamanız gerekir. Kurumsallaşmanız, ama dağılmamanız, harcamaları minimuma indirmeniz gerekir. Yoksa hele bizim gibi 2-3 ay sonrasını göremediğiniz ülkelerde sürdürülebilirlik imkansızdır. Her zaman strateji geliştirecek akıl, deneyim ve donanımın yanı sıra B ve C planlarınızın da hazır olması gerekir.

“GÖZE BATMAK ZARAFET DEĞİL, BAYAĞILIK!”

Mutlaka. Sanatla ilgilenen insanlarda empati duygusu gelişir, karşısındakini daha iyi anlar, dinler. Sanat sever insan başka görüşlere saygı duymayı öğrenir, birlikte yaşamayı da… Estetik bilinci gelişir, güzelliğe, barışa değer verir, kuşku duyar, sorgular, düşünür, hayatı anlamlandırmaya çalışır.

Doğru söylüyor. Göze batmak zarafet değil, bayağılık. Zarafet inceliktir de. Göze batmak oldukça kalın değil mi?

“KÜÇÜCÜK, GEREKSİZ GÖRÜNEN DETAYLARLA UĞRAŞMAK OLDUKÇA HAZ VERİCİ!”

Detaylar çok önemli. O küçücük işlere çok zaman ayırmazsanız sonra bütün oldukça kaba olur. Bilmem mükemmeliyetçilik mi, ama benim için başkasına küçücük, gereksiz görünen detaylarla uğraşmak oldukça haz verici. Yaptığınız mesleğin tadına başka türlü varılamaz ki!

Bozkurt Kuruç’un Devlet Tiyatroları’nda genel müdür olduğu zamanlar, peşindeyim. Boyuna randevu istiyorum. Elimde Oriana Fallaci’nin ‘Doğmamış Çocuğa Mektup’u, illa ki yönetmek istiyorum. Fallaci’nin uzun öykü olarak yazdığı eserin tiyatro yapılmasına izin vermediğini falan hiç bilmiyorum o zaman tabii. ‘Bakın aslında eser böyle yazılmış da aslında şunu anlatmak istiyor falan’ diyorum. Adam da geçiştirip duruyor. Artık yıldığım bir zaman, bir gün beni makamına çağırttı, bir metin uzattı.

“ORİANA FALLACİ’İ SATIP, EDWARD ALBEE’YE YÖNELDİM!”

Edward Albee’nin ‘Üç Boylu Kadın’ı. ‘Otur şuraya, oku’ dedi. O masasında bir şeyler yapıyor, ben de karşısındaki koltuğa oturmuş, metni okuyorum. Bir yandan da düşünüyorum, herhalde üzüntümü telafi edecek bir rol verecek, diyorum içimden. Sanki ‘Yok, oynamam’ diyecek durumum var da… Tuhaf bir durum yani. Metni karıştırdım, karıştırdım, dedim ki: “Bunda erkek rolü yok”. Güldü, “Yöneteceksin” dedi. Ne? Körün istediği bir göz… Oradan çıkılır, ayaklar popoya değerek eve gidilir, Fallaci derhal satılır, Albee’ye girişilir. Böyle, komik bir şekilde başladı işte. Ama meraklıyım ya… İşgüzarım ya… O heyecanla bir hafta Edward Albee’yi aradım, taradım, Houston Üniversitesi’nde buldum. Telefona geldi, “Yes?” Bir es… Sonra toparlanıp heyecanla dedim ki “Ben genç bir Türk yönetmenim, sizin şu oyununuzu yönetiyorum”. Kesip “Bana ne” demez mi! Telefon kapandı. Bu anımı doğal olarak uzun zaman kimseye anlatamadım.

“İYİ OYUNUN HER YERDE SAYGILI BİR İZLEYİCİSİ OLUYOR!”

Bölgelerdeki oyuncularda belirgin bir umutsuzluk var. Büyük şehirlerde yetişmişler, genellikle doğru dürüst bir gelir için bölgelerde çalışmayı kabul etmişler, ait oldukları yerlere ne zaman dönebilecekleri meçhul. Zor tabii. Bu meslekte ileri gitmek için deneyimlilerle birlikte olmak şart, ama oralarda bu neredeyse olanaksız. Dostlar alışverişte görsün durumu aslında. Devletin bu kolaycı sanat politikasını mutlaka gözden geçirmesi gerek. İzleyici derseniz, her yerde aynı izleyici. İyi oyunun her yerde saygılı bir izleyicisi oluyor yani. Kötü oyuna ise Anadolu’da daha çok müsamaha ediliyor gibi.

Çünkü seçenek fazla değil.

Yurt dışında yirmi beş seneyi aşkındır uluslararası festivallere katılıyorum. Dersler, seminerler veriyorum, workshoplar idare ediyorum. Bazı festivallerin seçici kurul üyesiydim, bazı tiyatro örgütlerinin hâlâ üyesiyim. Avrupa’da Shakespeare’ler, rock müzikaller, açık hava gösterileri yönettim. Haliyle oralardaki tiyatro çevreleriyle bir yakınlığım var.

“HANGİ SİSTEM ‘YANLIŞIM BEN, ŞÖYLE BİR YENİLENEYİM’ DİYE DÜŞÜNÜR Kİ!”

Sanat insanlara yeni şeyler, daha farklı, daha özgürlükçü, daha ilerici düşünceler öneriyor çünkü. Hangi sistem yanlışım ben, şöyle bir yenileneyim diye düşünür ki?

Ben tarzımı post-modern falan diye sınıflandırmıyorum, çağdaş tiyatro yapmaya çalışıyorum yalnızca. Aradığım şey, yalınlık. Yalın, daha yalın… Yaşamım boyunca da aramaya devam edeceğim. Günümüzde yaşananlar, yalın bir dille anlatıldığında daha çarpıcı oluyor, diye düşünüyorum. İnsanlığın berbat bir döneminde yaşıyoruz. Korkunç şeylere tanıklık ediyoruz. Güç, insanoğlunun içinde. Kötülüğü de iyiliği de yaratan kendisi. Sanat, iyiliğin, güzelliğin yol göstericisidir.

“KİMSENİN HAYALİNİ SINIRLAMIYORUM KENDİMİNKİYLE!”

Ne kadar yalın olursanız, o kadar sınırsız oluyor yaratınız. Ben koca koca evler, bahçeler, ağaçlar kurmuyorum oyunlarımda. Başka malzemelerle ne gerekiyorsa, onu çağrıştırıyorum. Böylece her bir izleyici kendi evini, kendi bahçesini, kendi ağacını kuruyor hayalinde. Kimsenin hayalini sınırlamıyorum kendiminkiyle. Sınırsızlık dediğim, bu.

Hiçbir şeyi göz önünde bulundurmam. Düşüncem doğrultusunda dümdüz giderim. Tema olduğu gibi durur ama gerekiyorsa konuyu, karakterleri, her şeyi değiştiririm, ekleme, çıkarma yaparım. Benim yaptığım tiyatronun ana yaratıcısı yönetmendir.

“EN BÜYÜK OYUNCULAR, EN ALÇAKGÖNÜLLÜ OLANLARDIR!”

Tiyatro, aynen yaşam gibi sürprizlerle dolu ve hiçbir zaman öğrenilemiyor. Hep öğrencisiniz. Erken olanlar, olduklarını sananlar, budur, buraya kadar diyenler en büyük hatayı yapıyorlar bence. En büyük oyuncular, en alçakgönüllü olanlardır genellikle. İnsan yaşamda deneyim kazandıkça, hiçliğe daha çok yaklaşır.

“TİYATRODA SIRADAN OLANA YER YOKTUR!”

Tam tersine… Babam tiyatroya bulaşmamı hiç istemedi, onun hayali ODTÜ’ye girmemdi. “Tiyatroda sıradan olana yer yoktur, çok az kişi başarılı olur, eğer onlardan biri olmazsan hep mutsuz olmaya mahkumsun” derdi. Yine de çok istekliydim, ama babam önümde engeldi. Çok ısrar ettim, kıyamadı, birkaç gün çalıştırdı beni. “Oğlum olduğunu söyleme sınavda” dedi. O zamanlar, aslında neredeyse tüm zamanlar Devlet Tiyatrosu ve Devlet Konservatuvarında her şeyin hakimi olan Cüneyt Gökçer’le arası hiç iyi olmamıştı. Onun despotça uygulamalarına, kayırmalarına karşı koyan grubun içinde yer almıştı hep. Ben de aynı düşüncedeyim, Gökçer dönemini kurumu çağdaşlık, ilerleme çizgisinden çıkarıp yanlış yöne, taklitçiliğe, hamasete götüren kayıp yıllar olduğunu biliyorum. Bugün çekilenlerin temelidir.

“ANKARA’DAKİ HOCALARA GÜVENMEDİM!”

Aynen… Kendine yapamadıklarını bana yapacaklarından, beni ezeceklerinden korkuyordu.  Neyse, yeterli hazırlanamamıştım herhalde diyelim, sınavı kazanamadım. TED Ankara Koleji’ni bitirmiştim. Annemle babamın istediği gibi ODTÜ’yü kazanmam hiç de zor olmadı. Ama çimlerinde gitar çaldığım, grubumuzla amfilerinde konserler verdiğim, hep çok güzel zaman geçirdiğim okulun 5. senesinde hâlâ ilk sınıflarda debeleniyordum işte.

Aynen… Aklım tiyatrodaydı. Ve birden babamı kaybettim. 47 yaşındaydı ve ben onu kaybettim. 20 gün sonra konservatuvar sınavları vardı Ankara ve İstanbul’da. Ankara’daki hocalara güvenmedim. Zaman yitirmeden İstanbul’a gittim, konservatuvarı kazandım. Genellikle iyi bir öğrenci oldum okulda. Okulu bitirince de formalite sayılacak bir sınavla, o zaman öyleydi, Devlet Tiyatrosu’na girdim.

“İNANDIĞIM YOLDA ÇOK KAVGACIYIMDIR!”

Başarı ile… Sürekli ‘Başarılı olmak zorundayım’ diye düşündüm. Tutkulu ve coşkulu bir insan oldum hep. Bir türlü de büyüyemedim, yakınlarım beni taşkınlıkla suçlar bazen. Ve inandığım yolda çok kavgacıyımdır, zor dönerim. Kafamda da zararlı düşünceler uçuşur durur.

E tanrısal tabii. Hiç yoktan yepyeni bir dünya yaratıyorsunuz. Yeni bir plastik, kendi estetik düşünceniz, yeni karakterler, ilişkiler… Tanrısal değil mi şimdi? Yaşam kurguluyorsunuz işte. Yönetmenlik bu.

“SAHNE BİZİM MABEDİMİZ!”

Yeni yaşamlar kurduğum tanrısal bir alan olması. Yani yaşamın ta kendisi olması. ‘Sahne bizim mabedimiz’ derdi hocalarımız konservatuvarda. Evet ya, mabedimiz! Sahne için daha iyi bir terim bulamadım ben yaşadığım profesyonel süreç içinde.

“KARAKTER; İÇİNDEN, BİRİKTİRDİKLERİNDEN ÇIKAR!”

Bir oyuncu kendini koyar ortaya. O karakter içinden, biriktirdiklerinden çıkar. Bunu fark edememiş bir oyuncuyla çalışıyorsam, ona yardımcı olmaya çalışırım. Daha samimi olmasını, sahnede kendini mutlak çırılçıplak hissetmesini, oyunculuğun bunu gerektirdiğini söylerim en çok. Ama yönetmenlik yaparken, bir eğitmen değilim ki ben. Buna zamanım da yok ayrıca. Olmadıysa, kendi haline bırakırım. Birçok rejisör kendine hocam denmesinden hoşlanır. Ben ise tam tersine. Herkes gibi öğrenciyim. Yaşamı anlamaya, anladığım kadarını anlamlandırmaya çalışıyorum.

Oyuncunun samimi olması ve kendini bırakması her zaman işi kolaylaştırıyor.

” ‘BÜYÜKLERİMİZ HER ŞEYİ BİZDEN DAHA İYİ DÜŞÜNÜR’ KISMINI HEP SORGULADIM! “

İlk başlarda öyle düşündüğüm zamanlar gençmişim, cahilmişim, yanılmışım. Haldun Taner’in bir uzun cümlesinin ilk kısmı, yani ‘Düşünen kafalara zararlı fikirler üşüşür!’, yaşam düsturum oldu. Kafamın içinde zararlı fikirler hep uçuştu, hâlâ uçuşur. Ama cümlenin ikinci kısmını, yani ‘Büyüklerimiz her şeyi bizden daha iyi düşünür’ kısmını hep sorguladım. Yalnızca yönetmenlik değil, yaptığım her işe kendimi olanca ağırlığımla koyarım ben. Bir şeye soyunmuşsam, onu mutlaka çok ciddiye alırım, o işle var olurum. Huy işte!

“DÜŞÜNCEME GÖRE METİN YAZDIRIYORUM!”

Aynen öyle… Binlerce metin var. Ne söylemek istiyorsam, ona göre bir metin seçip yönetiyorum. Yani iyi bir oyun metni değil benim başlangıç noktam, doğru olduğunu bildiğim, o gün için gerekli olduğuna inandığım bir cümle, bir düşünce. Sonra da o düşünceye göre bir metin… Kimi zaman da düşünceme göre metin yazdırıp yönetiyorum. Cahide Sonku Müzikali gibi, Camille – Taşın Kalbi gibi, Ted Bundy gibi, rock kabare formundaki üç kişilik Cyrano de Bergerac gibi, Amy Winehouse Müzikali gibi…

Sanmıyorum, ama emin de olamam tabii. İlk provaya yaratıcı ekibimle çok çalışmış bir halde giderim. Her şeyi bilemeyiz elbette. Ama oyuncuyu boşlukta bırakmamaya çalışırız. Dekor, kostüm eskizleri, varsa müzik örnekleri hazırdır. Stil bellidir. Rol için çizdiğim çerçeveden dışarı çıkmamasına özen gösteririm her oyuncunun, o kadar. O çerçeve içinde kalmak kaydıyla herkes rolünü dilediğince yorumlamakta özgürdür. Ayrıca yalnızca oyunculara değil, herkese saygılı olmaya çalışırım. Sesim kolay kolay yükselmez. Çok eğlenirim prova yaparken, ama yine de kesin bir şey söyleyemem bu konuda. Belki eğlencemden rahatsız olanlar vardır. Ne bileyim… Umarım diğerleri de benim kadar eğleniyorlardır.

“DENEYİM KAZANDIKÇA BİR HİÇ OLDUĞUNU DAHA ÇOK ANLIYOR İNSAN!”

Yaşam, yaşamın en değerli varlığı insan dipsiz kuyu. Dedim ya, deneyim kazandıkça bir hiç olduğunu daha da çok anlıyor insan. Bu durum hüzün veriyor.

Bir iyi bir kötü tuğlayla yaşam duvarını kurarsak, doğru dürüst bir insan sayılabilir miyiz? Ben duvara koyduğum tuğlalarımın her birinin en iyi olmasına çalışırım. Sadece bugün için değil, gittikten sonra iyi hatırlanmak için de. Kimbilir, bundandır belki mutsuzluğum.

Herkesin tecrübesi kendine, hataları da… Aynı hatayı tekrar yapmamak esas olan. Ama yaptığım oldu. İyi, kötü, doğru, yanlış her tecrübe gereklidir, her biri sizi oluşturur. Ayıramayacağım, hepsi lazımdı.

“SANAT HER COĞRAFYADA HİMAYEYE GEREKSİNİM DUYAR!”

Tiyatro Keyfi, yolculuğuna aynı şekilde, Avrupa tiyatrosu kriterlerini taşıyan, çok kolay hareket edebilen, orta oyunundan yola çıkan minimalist sahnelemeler yapan, yani kendi kültürümüzden yola çıkıp evrensel, dünyayla yarışan işler yapmaya uğraşan, çalışanlar, onların en yakınları ve tiyatromuzun tanıtımını yapanlar dışında kimseye ücretsiz bilet vermeyen, eleştirmenlere, ödül jürilerine kırmızı halı sermeyen bir yapı olarak devam edecek. Bu sezon yeni eserimiz Helikopter’in yanı sıra konser tadındaki tiyatro eserimiz Öylesine Hikayeler, Bana Amy De – Amy Winehouse Müzikali, rock kabare formundaki Cyrano de Bergerac da sürüyor. Ted Bundy’nin provalarına tekrar giriyoruz. Çok sevilen bir eserimizdi, tekrar yapıyoruz. Yeni projeleri başlamadan açıklayamıyorum, birden yürütülüveriyor. Doğal olarak sonraki iki sezonumuzun yeni eserleri belli. Hemen hemen her yapımımız birkaç sene sürdüğünden yeni yapımlar önceki sezondan kalanlarla harmanlanacak ve o sezonki repertuvarımızı oluşturacak. En büyük sıkıntımız bir süredir salonumuzun olmaması. Onun için de çeşitli girişimlerimiz var. Sanat her coğrafyada himayeye gereksinim duyar. Sanatın sanatçı tarafından himaye edildiği coğrafyalar, geri kalmış olanlardır. Ona göre…

Söyleşi: Melike BİRGÖLGE

Duymak Ve Anlamak: ‘Çığlıksız Da Duyulabilir İnsan’

Exit mobile version