Nazım’ın Hikmeti – Bülent Bakan yazdı…
Günlerden her gün trene bindiğim ve gerisin geri döndüğüm günleri hatırladım. Sabah beş yirmi trenine yetişmek için billboardları ipe dizerdim. İpte kuruyan her billboard beni trene zamanında yetiştirirdi. Kasetçalardan dinlediğim Ayn Rand’ın sesli kitapları bir sonraki sabah treni yolculuğuna kadar arkası yarın radyo programı işi görüyordu. Son radyo günleri çocuklarından biri olarak şimdiki aklım hep olmuştur. Radyodan dinlediğim ‘Şimdiki Aklım Olsaydı’ skeçleri yaşanmış hikâyelerden Homo Sapiens’in hayal gücünün ne kadar geniş olduğunu ve hayatta kalabilmek için hangi yalandırma, dolandırma ve hangi aldandırma yolları keşfedebileceğini anlatan sesli ansiklopedi gibiydi. Sonrasında her birisiyle tanışlığımız olmuştur. Arabayı otoparka koyduğumda İstanbul’un sessiz sakinleri paslı demirleri kemiriyorlardı. Her köşeden çıkan altı aylık bir kedi büyüklüğündeki bu yol tanıkları Bizans’ın genlerini taşıyormuş gibiydi. Bilim ve Sanat açısından iki yakası bir araya gelememiş bu kentin kemirgenleri, yıllar önce Haliç’ten kovalanmış, sürgüne gönderilmiş tersanedeki akrabaları ile aynı genlere sahip gibiydi. İstanbul’un kedilerini herkes bilir ama kemirgenleri pek resmedilmez. Kenti üstten kemirenlere inat yeraltında kente zarar vermeden yaşamaya devam ediyorlar. Antik kayıkçılar zamanından beri kentin köylüleri ile kent soyluları kız alıp veriyormuş gibi geliyor bana ama bilinmez, kimse de merak etmez. Onların arasından ve meşe ağaçları arasından istasyona girdiğimde ise zaman tünelinden geçmiş gibi olurdu. Her seferinde gözüm saate gider ve saat on beşi gösterirdi. Merdivenlerdeki Galip usta kâğıthelvası yesem mi diye düşünüyor olurdu. Bugün kürenin bu köşesinde ve her köşesinde sekiz milyar Galip Usta yaratmanın keyfini sürenler var. O anda denizde balık kokusuyla döşemelerdeki tahtakurusu kokusu burnuma gelirdi. Nüfusta hala kaydı olmayan Kemal merdivenlerden iniyor olurdu. Açlığından başka bir şey hatırlamıyor gibi olurdu. Merdivenlerden çıkan çarşaflı şişman Adviye Hanım bu zamanda halen ölmeyi başaramamış bir hortlak gibi olurdu, bugün bile tabutuna henüz şal koyulmamıştır. Çorap’ta çalışan Atıfet on üç yaşındaki haliyle merdivenlerden çıkardı her sabah. Haydarpaşa koyunda üzerine konacağı leşleri arardı martılar. Bir tek İtalyan Şilebi mutsuzdu, silolardan buğday yüklenmeyeli uzun zaman geçmişti. Hayalet gemi üç adalı ’three island ship’ dizayn edilmişti ve akranlarının tamamı jilete gönderilmişti, soyları tek tek avlanmış Neanderthal’ler gibi görünürdü. Haydarpaşa’nın merdivenlerinde yorgunluk, telaş ve altın başlı bir kelebek olurdu. İstanbul’un bu kanatları küçük sakinleri insanlarından daha çoktur. Kimse bilmeden ve görmeden Poyrazın soğuk esintisinden kaçar Lodosun ılık esintisinde yükseklere kadar çıkar ve şehre kuşlara inat yüksekliklerden keyifle bakarlar. Banliyö kaldırılmış olmasına rağmen bunu bilmeyen üç kadın hızla koşarcasına merdivenlerden çıkıp yetişmeye çalışıyorlardır. Kelepçeleri halen bileğinde Fuat; Galip Ustaya ‘Usta yine garip şeyler düşünüyorsun’ diye seslenirdi. Galip Usta ‘dünyada ne kadar çok kayış, kasnak, ne kadar volan ve ne kadar çok motor var’ diye düşünürdü. Bekleme salonuna göz atmadan trene binmediğimden salona bir göz baktığımda Baskıcı Ömer’in, masanın üzerine yatmış Ali’nin, yaşı belli değil Aysel’in, Bursa Hamamlarına hayran Vedat’ın orda olduğundan emin olurdum. Denizde balık kokusu ve döşemedeki taht kurusu kokusu bahar kokusuna karışmış durduğu yerde olurdu. Recep Ali’ye bağırmadan oradan ayrılır trene yetişirdim. Tren bir kervan edasıyla harekete geçince esintim sona ermiş gibi olur ve bulanıklığım geçerdi. Bir trene Haydarpaşa’dan binmeyen yolculuğun ne demek olduğunu bilmez.
Bülent Bakan

