Site icon Kitaptan Sanattan

Sevtap Çapan: ‘Oyunculuk, yaktığınız ateşe kelebeklerin uçmasıdır!’

Sevtap Çapan

Sevtap Çapan:
‘Oyunculuk, yaktığınız ateşe kelebeklerin uçmasıdır!’

Kartvizitinde; oyuncu, yönetmen, oyun yazarı, eğitmen yazıyor. Sevtap Çapan diye okunuyor. O, on parmağında on marifet olanlardan… Mesleğini tutkuyla yapanlardan… Sektördeki zorluklara, gelişen olumsuz dünya şartlarına rağmen hayata umutla bakanlardan… İnsanı insanla anlatan oyunculardan Sevtap Çapan’la; bu aralar heyecanını yaşadığı yeni çıkan kitabı, yazıp yönettiği oyunu, oyunculuk, tiyatro, sahne üzerine konuştuğumuz keyifli bir sohbet, sanata ve hayata dair satır aralarından.

Söyleşi: Melike BİRGÖLGE

Öyle hissedilme sebebi; metnin fantastik yapısına karşın sahneleme, tasarım, atmosfer yaratımı ve oyunculuk biçimlerinin gerçekçi bir yaklaşımla mimetik – taklit yerine inandırıcılık ile aktarımıdır. Metinde ele alınan iyilik ve kötülük kavramları yaşamın baskın gerçekliği değil midir? Kısacası; yazan ve yöneten olarak fantastik dünyayı kendi içinde belli bir gerçekliğe taşıdığımdandır. Çünkü bu müzikal, 7 yaş ve üzeri yaş grubu seyirciye hitaben yazıldı, tarafımdan. Dolayısıyla günümüz 7 yaş çocukları belli bir bilinç düzeyine sahipler. Onlara 3 ila 5 yaş grubundaki çocuklara sunduğumuz tarzda bir oyundan daha fazlasını sunmalıyız. Onlara kendilerini birey olarak hissettirmeli ve seyrettiklerini anlama ve tahlil etme yetisi kazanmaya başladıklarını göz önünde tutmalıyız. Ayrıca 10, 11 ve 12 yaş üzeri çocuklar çocuk oyununa gelmiyor farkındaysanız. Ben bu yaş gruplarıyla birlikte ebeveynlerin de dikkatini oyuna yöneltmek ve izlemelerini sağlamak istedim. Ve beni en çok sevindiren anne ve babaların cep telefonlarını 65 dakika boyunca bir kenara bırakmalarıydı. Çocukların da sessizce pür dikkat oyunu seyretmeleriydi. Elbette kendi yazdığım oyunu yönetmenin sevinci de ayrı.

Ben oyuncu olarak oyunun bütünüyle ilgili bir yaklaşıma sahibimdir. Oyuncuyken de müziği, dekoru, ışık ve kostümü takipteyimdir. Dramaturji çalışmamı sadece oynayacağım rol için değil tüm metin için yaparım. Rollerle ilişkiyi, dönemi, yeri, zaman ve mekânı araştırır, sorarım. Ayrıca yönetmen yardımcılığı yaptım daha önce. Dolayısıyla zaten bir yönetmenin yapması gerekeni bilen bir oyuncuyum. Oyunu kendim yazmış olmama rağmen yönetmen olarak seyirciye aktarımını daha üst bir noktaya taşımakla ilgilendim hep. Her şeyin kontrolü ve ilerleyişi sizde, iyi bir reji ekibim ve iyi bir tasarım ekibim olduğu için şanslıydım.

“OYUN YÖNETMENİNDİR, ROL OYUNCUNUN!”

Oyun yönetmenindir, rol oyuncunun! Yine de yönetmenin sözü son söz olur. Oyuncu oyunu kendininmiş gibi benimsediği, yönetmenine inandığı sürece oyununu besler ve kendinin kılar. Tabii klasik sahneleme anlayışla durum budur. Neticede oyuncu robot değildir. Oyun sahneleme sırasında kendi görüşlerini ve katkılarını ekleyerek oyunu güçlendirme ve yönlendirme gücüne de sahiptir. En azından ben sonuna kadar savaşırım.

“SEVMEYEN SANAT YAPMASIN!”

Bunu genel olarak cevaplamak mümkün değil bence. Çünkü her oyun ve oyuncu ki tasarımcıları da katmak icap eder, farklı. Her yönetmenlik deneyiminde bir başka şeyi fark edebilirsiniz. Yönetmen konumundayken sahne üstünde olup biten her şeyi çok net görüyorsunuz. İşleri insanların yokuşa sürdüğünü ama bunun önceki alışkanlıklardan geldiğini fark ediyorsunuz. Rol üzerine düşünmesi engellenmiş böylece yeteneği sınırlandırılmış oyuncularla karşılaşabiliyorsunuz. Her şeyi yönetmenden bekleyen oyuncu doğru bir oyuncu profili değil bana göre. Keza yönetmen de paylaşımcı olmalı, oyuncuyu yönlendirmeli, oyuncu da çalışmalı. Bazı oyunların tarzına ya da kategorisine karşı maalesef bir önyargı var. Çocuk Tiyatrosu çok önemli olmasına karşın küçümseniyor. Kalıplaşmış bir şekilde çocuk taklidi yaparak konuşma biçimi alışkanlığa dönüşmüş oyuncuda. Tasarımcıda bu durum, inandırıcılıktan uzak cafcaflı dekor ya da kostümle sabitlenmiş gibi, müzikte de aynı durum gözlemleniyor, en basit notalarla besteleniyor şarkılar. Bizim oyunumuzda ise bunlara rastlamıyorsunuz. Alışkanlıklar değiştirilebilir diyorsunuz. Günümüzün çocukları gerçeğe daha yakın çünkü. Biraz önce gerçeklik ve inandırıcılıktan bahsetmiştim. Kısacası yönetmenlikte, oyun, oyuncu ve tasarımcıya paylaşımcı bir yaklaşım sunduğunuzda gelişime açık bir oyunculukla ve yaratıcılıkla karşılaşıyorsunuz. Bunu genelleyebilirim sanırım. Fakat yine de herkesi kazanmanız mümkün değil. Her oyuncu eşit yetenekte, üslupta, bilgide değil. Aslında bir çalışmada herkes üzerine düşeni yaptığında, severek yaptığında çok verimli bir süreç yaşıyorsunuz. Zaten sevmeyen sanat yapmasın, her kim olursa projeden derhal uzaklaştırılmalı.

“YETENEĞİ SINIRLI OLANLAR, KENDİNİ YERKEN SİZİ YEMEYE BAŞLAR!”

Evet, bence yetenek kesinlikle doğuştan, Yaradan’dan… Yetenek insana, yeterli tecrübeyi henüz edinmemiş olsa da başarı getirebilir. Zaten ruha önceden işlenmiş olduğundan görünür, fark edilir bir düzeydedir yeteneği. Eğitimle, çok çalışmakla, araştırmakla, disiplinle, bol tatbikatla gelişir ve sonra tecrübeye dönüşür. Bu esnada kendine özgü istikrarlı bir çizgi tutturulur. Başarıyı kalıcı kılan yeteneğin tecrübe ile kendine has bir tarz üretebilmesidir bana göre. Fakat bu özgünlük kişiyi diğerlerinden farklı kılar. Dolayısıyla, az çalışan ya da çok çalışsa da doğuştan yeteneği sınırlı olanlar başarılı insanı çekemez, bu yüzden de sevmez. Çünkü vasattır, vizyon sahibi değildir, aklı sadece dedikoduda ve kıskançlıkta takılı kalmıştır, kendini yerken sizi yemeye başlar.

“OYUNCULUK, YAKTIĞINIZ ATEŞE, KELEBEKLERİN UÇMASIDIR!”

Oyunculuk kendini geride tutup herkes ve her şey olabilme sınırlarını zorlamaktır. Kimi zaman kusurdur kimi zaman mükemmeliyettir temsil ettiğin. Oyunculuk bir tutkudur, büyülü bir yolculuktur. İçerden ateşi siz yakarsınız kelebekler yanan ateşinize uçuşur. Bu ateşi yakmak için küçücük bir rol bile yeterlidir. Rol değil, role yaklaşımınızdır önemli olan. Öncelikle sizin kendinizi oyuncu olarak görmeniz gerekir. Siz kendinizi oyuncu olarak görmediğiniz sürece, oranın bir tiyatro ve kendinizin bir sanatçı ya da sanatçı adayı olduğunuzun farkına varmadığınız sürece, sıradan davranışlar ve lak lakla geçen saatlere yenisini eklediğiniz sürece mutsuzluklarınız sürer, gider. Heves kıran çok şey var evet, bu bir gerçek ama bir oyuncu umutlu olmalıdır. Basit bir kulis adabını bile bu mutsuzluklarla yerine getirmeyenler gerçekten düşünmeleri gereken çok şeyi olan insanlardır. Büyüklere saygıda da bir kusur hakim.

Belki de çağın taşıdığı olumsuzlukların yansımasıdır bu. Yine de ben anlamam bunu da. Çünkü bir sanatçı ileriyi görebilecek bir ön görüye sahip olmalıdır. Şimdinin tahlilini de çoktan yapmış olmalıdır.

“SANATTA İLERLEMEYİ HEDEF ALIRSANIZ MEŞALE YANAR!”

Bize ait, bizden olanların öyküsü o kadar kıymetli ki… Türk Tiyatrosu oluşturulurken Geleneksel Türk Tiyatrosu’nu geliştirilip yeni bir forma sokulmak yerine Batı Tiyatrosu’nun, tiyatro sanatını uygulama biçimi örnek alınmış. Yazarlarımıza yabancı metinlerin uyarlamaları yaptırılarak, yurt dışından sanat insanları ülkemize davet edilerek bugünkü tiyatro sanatımızın ve tiyatro eğitim sistemimizin zemini atılmış. O günlere baktığımızda Muhsin Ertuğrul önderliğinde hareketlenen bu yaklaşım kabul edilebilir. Fakat belli bir düzen kurulduktan sonra bizler, Türk Tiyatrosu’na kendi kimliğini kazandırmak için çalışmalıydık. Bunun yapılamamış olmasını üzücü buluyorum ve tabii ki büyük bir eksiklik. Başka ülkelerin kahramanlık hikâyelerini, oyunculuk metotlarını, kavramlarını, aynı yazarlarının aynı oyunlarını vs. senelerdir sahneliyoruz, oynuyoruz. Rus oluyoruz, Alman oluyoruz, İngiliz oluyoruz ama Fransız kalıyoruz. Japon seyircimizle yaşayıp gidiyoruz. (Gülüyor) Bundan epey sıkıldım. O sebeple kendimize, ülke kahramanlarımıza, kendi yazarlarımıza yönelmek arzusu içine girdik. Tabii ki şu anda yeni ve bize ait bir ekolden söz edemeyiz. Tiyatro insanları, akademisyenler bir araya gelip bu çalışma başlatılmalıdır artık. Biz arayışımız sonucu ülkemiz ve dünya tiyatrosunda hiç görülmemiş tek kişilik seri oyun yapma fikrini geliştirdik. Sanatın kendi bir kıvılcımdır zaten, o kıvılcımı kalbinize koyduğunuzda kendiniz artık kıvılcımsınızdır. İlerlemeyi hedef alırsanız her adımda kıvılcım yanar, alev alır, ateş olur, meşale yanar.

Her yerden… Vatan sevgimden, en çok da yüreğimden… İnsanlığıyla, kararlılığıyla, koca bir memleketi küçücük kalbine koyup başka kalpleri ve acıları orada saklı tutuşuyla, herkese kucak açan anaçlığıyla, cılız, minik bedeninin düşmana görünen ürkütücü dev yansımasıyla… İlham vericiliği, hayranlık uyandırmasıyla ve yaşamının hüzün dolu sonuyla…

‘Biz, iyi, hem de çok iyi bir şey yaptık.’ Bu hisle doluyum. Sadece tiyatro için, sadece şanlı tarihimiz için, sadece kahramanlarımız ve onları yeterince tanımayan seyirci için değil kendimiz için de… Hem insan olarak, hem bir vatandaş hem de oyuncu ve üretici olarak. Kahramanlarımızla birlikte özümüze yönelerek, Türk ve dünya tiyatrosunda ‘seri oyun’ fikrini ilk kez ortaya koyup gerçekleştirerek, yerli yazarlarımızla Türk Tiyatrosu’na yeni metinler kazandırarak sanat kariyerimde, bu oyun ve projeyle değerli bir iz bıraktım kendime.

“KENDİMİZDEN YOLA ÇIKARAK EVRENSEL DİL OLUŞTURMAMIZ ELZEMDİR!”

Aslında az önceki cevabım bu sorunuzun bir kısmını da içinde barındırıyor. Şunu ilave etmek isterim. Bizler yaşadığımız ülkeden şikâyet eden bir millete dönüştük. Buna karşın tarihimize, dilimize, kültürümüze, genel kültüre, kanuna, anayasamıza ve kahramanlarımıza hâkim değiliz. Bu kahramanlar, memleketleri mevzu bahis olduğunda cesaret gösterip o dönemin koşulları ve içinde bulundukları durumun tahliliyle vatan için doğru kararı vermeyi ve cesareti sergileyebilmişler. Yoksa o yıllarda da memleket yönetimi açısından taraflaşmalar, farklı yaklaşımlar, memnuniyetsizlikler mevcut. Vatan aşkı herkesi birleştirmiş. Bugün birleştirir mi sorusu epey kafamı kurcalamakta mesela. O sebeple geçmişimizi öğrenmeli ve öğretmeliyiz ya da unutturmamalıyız. Sanat paydasında ise kendimizden yola çıkarak evrensel dil oluşturma gereğinin elzem olduğudur.

Onur ve gurur… Ondan evvel canım bir memleket. Şükürle ruhu şad ola…

“SANATIN LEZZETİ HÂLÂ DAMAĞIMDA VE DİLİM BU LEZZETTE DÖNÜP DURMAKTA!”

Sanatın hâlâ üreticisi ve icracısıyım. Lezzet hâlâ damağımda ve dilim bu lezzetin üzerinde dönüp durmakta. Dilerim ağzımı her açtığımda, kahvenin o cezbedici yoğun kokusu gibi tüm yanımdakilere yayılıyordur.

“TİYATRO BENİM, BEN TİYATROYUM!”

 Hayatımın her alanında ve her durumunda… Tiyatro benim için bir heves değil, tiyatro benim, ben tiyatroyum.

Değişen çağ vs. Bunların hepsi bahane. Özellikle televizyonda yer verilen oyuncular, ki özel tiyatroların birçoğunda da rastlıyoruz bu duruma, oyunculuk konusunda yeterli bilgi ve beceriye sahip olmayan insan topluluğu! Oyunculuk, televizyon açısından söylüyorum, kolay para kazanılacak bir alan olarak algılanmakta. Bir projeyle, bir yarışmayla ismi geçen insanların şöhret yapılmasına yönelik kısa süreli hızlı tüketime odaklı hale getirilmiş durumda. Ajansların bilinçli, bilinçsiz çoğalması ve nitelikli olmayan castlara sahip olması da çok etken bu konuda. Sanat uzun soluklu bir iştir oysa. Oyuncu da alev ateşi değildir, bir parlayıp bir sönsün. Daimi yanan bir ışıktır. Sanırım aslında sanat hafife alınıyor. Çünkü amaç sanat yapmaktan çok ticaret yapmak ve cebi doldurmaya yönelik sabun köpüğü projeler üretilmekte. Dolayısı ile sanatın olmadığı yerde sanatçı neden tercih edilsin ki?

“MUHSİN ERTUĞRUL, SANATIN ATATÜRK’ÜYDÜ!”

Aynen… Türkiye de oyunculuğun belli bir bilinçle yapılmasını sağlamak için çok emek sarf etmiş olan Muhsin Ertuğrul’u erken kaybetmişiz. Bence sanatın Atatürk’üydü o. Ki bunu inkâr edenlere bile şahidiz günümüzde. Yaşadığımız ülkeyi bize armağan ve emanet eden ulu önderimizin aleyhine bile neler yapılmakta. Oyunculuk hafife alınıyormuş çok mu?

Evet, bu heyecan… Bu kadar müthiş bir heyecan duyacağımı hiç tahmin edemedim. Aslında üçü bir arada çok büyük bir heyecan tabii ki. Kitap ile tamamıyla tescillenmiş oldu oyun. Bu metinle neye kapı açmaya çalıştığım şu an için pek anlaşılmıyor bazılarınca. Ülkemizdeki çocuk tiyatrosuna yaklaşıma yepyeni bir soluk arayışı olduğu, kalıplaşmış yaklaşımlara kafa tuttuğu kitap sayesinde nesiller tarafından daha objektif değerlendirilebilecek diye umut doluyum.

“O KADAR BÜYÜK YANLIŞLAR VAR Kİ BİLİNÇLİ YAPILDIĞINI DÜŞÜNDÜĞÜM!”

Biz sanatın ne olduğunu bilmeyen, bilmediği için anlamayan, anlamadığı için de küçük gören bir ortamda sanat yapmaya çalışıyoruz. O koltuklarda oturan bürokratlar sanat koluyla ilgili olmalı. Düşünsenize kültür ve turizm tek bakanlığa bağlı. Kültür dediğinizde sanat ne kadar içinde yer bulabiliyor kendine? Kültürel aktivite ya da etkinlik oluyor sanatın adı. Tiyatro etkinlik değildir. Tiyatro sanatın anasıdır. Pek çok sanat dalını içinde barındırır. Çıraklık, sonrasında da ustalık gerektiren bir alandır.  Bence sadece sanattan sorumlu bir bakanlık kurulmalı… Diğer tarafta dernekler vs oluşumlar sanatsal etkinliklerini yapmaya devam etsin. Sanattan anlayan idarecilerimiz olsaydı ben ve benim durumumda olan kimse emekli edilmezdi. Oyuncunun emeklisi yoktur, hele benim yaşımda. O kadar büyük yanlışlar var ki bilinçli yapıldığını düşünmeden edemiyorum.

“SAHNEDE SİZİ İZLEYENLER GÖÇÜNCE SİZDEN ESER KALMAZ!”

Oyuncuyu ölümsüz kılan sahnedir. Ne var ki oyuncunun adı o kadar da mühim olmaz, çünkü kendi ölümlüdür. Sahne var olduğu sürece hepimiz tüm oyuncuların ruhuyla sahnede olacağız ilelebet. Ancak sinema ya da dizi oyuncusuysanız aynı zamanda filmleriniz sizi ölümsüzleştirecektir ister istemez. Sahnedeyse yaşadığınız ve o tahtaya çıktığınız dönem boyunca kim sizi seyrettiyse, onlar da göçünce sizden eser kalmaz.

Ne delilik ne cesaret… Var olmak. Tutunmak. Baş kaldırmak. Umutlanmak. Sanat fedaisi olmak! Cehaletin yüzüne isyan bayrağı kaldırmak… Aydınlanmak ve aydınlatmak… Savaş sırasında tiyatro yaptılar, yapıyorlar insanlar, niye?  Ruhun en büyük besin kaynağı sanat. Delilikte de cesarette de bilinç geride bırakılır tiyatro – sanat için ise üst bilinç gerekir.

“MSM’DEYKEN MÜJDAT HOCAM BENİ HİÇ KOMİK BULMUYORDU!”

Çok anı var tabii. Ama asıl komik olan, MSM’de benim komedi oynayamamış olmamdı, Müjdat hocamın beni hiç komik bulmamasıydı. Hatta okuldan attı beni. Başka bir arkadaşımla ilgili ‘O komik de ben niye komik değilim’ demiştim. O sebeple beni attı. Fakat yetenekli buluyordu beni aynı zamanda. Diğer hocalarımız, rahmetli Savaş Dinçel, Aliye Uzunatağan, Mustafa Alabora gibi değerli ustalarımız devreye girdi ve geri geldim. İlginçtir, bir zaman sonra ‘En İyi Komedi Oyuncu’ ödülü kazandığımı gecenin 11’inde Müjdat Gezen’in, değerli ustamızın telefonuyla, haberi ondan öğrendim.

“KOMEDİ SADECE ZEKAYLA DEĞİL BELLİ BİR DÜNYA GÖRÜŞÜNE SAHİP OLUNARAK YAPILIR!”

Çoooook derin bir soru. Bizim eğitim sistemimiz tek bir kalıba göre değildi. Dolayısıyla MSM oyuncularının her biri kendine özgü oyunculuklara sahip oyuncular olarak sanattaki yolculuklarına başladı. Evet, ben de onların ilkiyim. Hatta okulumun ilk başrol onayan, ilk ödül alan, ilk film çeken, ilk tanınan öğrencisi de benim. Bunda hocalarımın her birinden aldığım bilgileri kendi kotamda sindirebilmem önemliydi. Öğrendiklerimin hangi birini sayabilirim. Her biri kendi dalında usta olan simaların nefesleriyle öğütüldüm. Her birinden oyunculuk ve insanlık adına olumlu ya da olumsuz pek çok şeye bir oyuncu olduğumu unutmadan bakabilme gücü aldım. Kendimi sürekli bilgilendirme öğretisini, şaşarak bakma becerisini, inancın önce kendine inanma düsturuna bağlı olduğunu, buradaki inançtan kasıt elbette, ‘Yapabilirim’ inancı, güncelin oyuncunun kültürünü pekiştirmedeki etkisini, önce insan olma duygusunu asla kaybetmemek gerekliliğini ve kulis arkasında parmak ucunda yürüme adabını. Daha neler neler… Hocalarımın her birine şükranlarımı sunuyorum bu sorunuz sayesinde. Ustalarım; Erol Keskin, Mustafa Alabora, Aliye Uzunatağan, Taner Barlas, Macit Koper, rahmetli Savaş Dinçel, rahmetli Güngör Dilmen, hep kızı zannedildiğim Cevat Çapan, sanat tarihinde Sezai Gülşen, felsefe dersini bana sevdiren ve beni donatan Sabiha Özdemir… Yazarlık konusunda ufkumu açan Tuncer Cücenoğlu… Sinema alanında Mahmut Tali Öngören, Muzaffer Hiçdurmaz… Kostüm tarihi Canan Göknil, Makyaj ve diksiyonda Toron Karacaoğlu… Sayesinde çocuk tiyatrosunun değerini fark ettiğim Çetin Etili… Sahne tasarımda Atıl Yalkut… Bir kaç değerli isim daha…

Müjdat Gezen’den özellikle öğrendiğim şey ise, bir sanatçı olarak toplumsal duyarlılığa sahip olmanın yüreğe bağlı olduğu gerçeği! Komedinin ise sadece zekayla ilgili değil belli bir dünya görüşüne sahip olunarak yapılabileceği!

Tam olarak ne olduğunu idrak edemediğimi hatırlıyorum. Kütüphanedeydim, birdenbire Burçin Bey’in odasında, birdenbire sınavda ve birdenbire sahnede buldum kendimi. Orhan Veli’nin şiiri gibi ‘Her şey birdenbire oldu’ (Gülümsüyor) Bunun bir keşif olduğunu bile anlamamıştım. Ta ki neredeyse 40 kişilik muazzam bir oyuncu kadrosuyla ilk provaya girene kadar. Yalnız benim ilk provam onların 20. prova günüydü. Ben ekibe geç dâhil olmuştum. Benden önce iki oyuncu denenmişti. Yine de çok şanslıydım ve elbette çok çalıştım. Yönetmenimin sözünden kulağımı, usta oyuncuların gözünden gözümü ayırmadım. Sanırım biraz da yetenekliydim, ödül verdiler.

Evet, ilk başrol ve gelen ilk ödül! Son derece anlamlı, bir sahne devine ait olan Bedia Muvahhit ödülü. Hatırladığım kadarıyla şöyle diyerek almıştım ödülü ‘Ben küçük bir parıltıyım. Beni fark ettiğiniz ve ışık olmam için destek verdiğiniz için teşekkür ederim’  Müthiş bir duyguydu, mutluluk duymanın da ötesinde. Ne var ki büyük bir sorumluluk altına girdiğimi de düşünmeden edemiyordum. Benim dışımda birileri bana inanmıştı. Sadece kendim için değil Bedia Hanım’ın anısına sahip çıkmak için Türk kadınının adına daha çok çalışmalıydım.

“JÜRİ ÜYELİĞİ DE KOLTUK SEVDASINA DÖNÜŞMÜŞ!”

Pasta süsü… (Gülüyor) Hani o yenmeyip saklananlardan ya da hiç sönmeyen mumlarından pastanın. Fakat son dönemlerde ödül veren kurumların sayısı epey arttı. Bu artışla birlikte ödüllerin anlamı azaldı. Çok iyi jüri üyelerine sahip ödüllerin bir kısmı ringden çekildi. Şimdi herkes ödül veriyor, herkese veriyor. Parayla falan ödül sahibi olabiliyorsun, arka planında tiyatro yapmış olman gerekmiyor. Önceden dirsek temasıydı şimdi para ya da başka bir ilişki modeli ile ödüle layık görülebiliyorsun. Bunlar da ödülleri şaibeli hale getiriyor. Bir de taraf tutuluyor, kişinin değil sanatın tarafını tutmak gerekir. Bazı ödül jüri üyeleri beni oyuncu olarak değerlendirebilecek nitelik, nicelik, bilgi ve de vizyon sahibi değiller. Sanatın ‘s’ sinden tiyatronun ‘t’ sinden haberleri yok. Ama jüri üyeliği de bir koltuk sevdasına dönüşmüş. Oradan prim yapıyor kimileri. Tiyatro tarihimizi bir de bunlar lekeliyor. Al gülüm ver gülüm. Tabii genel durumdan söz ediyorum.

“İNSANIN MAYASI BOZUKSA NE EĞİTİMLE NE DE SANATLA İYİLEŞİYOR!”

Sanatın içinde olan çok kişi tanıdım çeyrek asırdan fazla bir zamanda. İnsanın mayası bozuksa ne eğitimle ne de sanatla iyileşiyor. Oysa sanat, sanata yakın olmak kendine yakın olmaktır. Kendine yakınlaştıkça arınırsın, başkalarına empatin artar, ruhun hafifler. İyi hissettikçe iyi hissettirirsin. Biz sanatı anlamıyoruz ki yakınlaşalım da aydınlanalım da şiddet eğilimi azalsın.

“İYİ BİR ŞEYLER YAPANI, PAÇASINDAN TUTUP AŞAĞI ÇEKİYORLAR!”

Sistem var ama uygulama yok. Tek sebep bu. Dolayısıyla, liyakat yok, saygı yok. Herkes küçük hesaplar peşinde ve adamını bulup iş bitirme derdinde. Başarılı insana tahammülü de yok kimsenin.

Aynen öyle… İyi bir şeyler yap, herkes görmezden geliyor, paçanı tutup aşağı çekiyor. Hazımsız, kabiliyetsiz, özgüvensiz ve bilgisiz insanlar kol geziyor her yerde. En kötüsü de, bir yerlere getiriliyorlar. Ne olmasını bekliyoruz ki?

“ROLSÜZ KALDIĞIM HER AN ÇÖLDEYİM!”

Benim için her rol vaha. Rolsüz kaldığım her an çöldeyim.

Sanatta değiştirmek isteyeceğim hiçbir şey yok, geliştirmek için çalışırdım, bugün yaptığım gibi. Ben sanatı üreten, yapımcısı olan, icra eden, pazarlamasını yapan, alıcısı olan insanları değiştirmek isterdim. Belli kıstaslar getirerek, alışılagelmiş tüm etik dışı işleyişi engelleyici bir yol arardım, genel yanlışları düzeltebilecek bir sistem üzerinde çalışırdım. Sanat algısını yeniden şekillendirirdim. Ve ciddi bir temizlik yapardım. Elmaları, armutları ayırırdım.

Hayatımda değiştirmek istediğim bir şey yok. Kararlarımdan memnunum. Yalnız mesleki olarak uğradığım zorbalığı tamamıyla iyileştirirdim.

Ben o yüzden akılda kalıyorum demek ki. (Gülüyor)

“FIRSATÇILAR YİNE FIRSATÇI, KISKANÇLAR YİNE KISKANÇ,  DEDİKODUCULAR YAVAŞLAMADI BİLE!”

Hâlâ etkisi altındayım. 9 aydır evdeyim. Sadece pencereden bakıyorum işte (Kahkahalar…) Açıkçası gördüğüm şeyden hoşnut değilim. İnsan bencilliğinin sadece ülkemize mahsus olmadığını tüm insanlığın mayasının aynı olduğunu düşündürdü bana gördüklerim. Fırsatçılar yine fırsatçı, kötüler yine kötü, kıskançlar yine kıskanç,  dedikoducular yavaşlamadı bile. Çıkarcılar daha kör gözüm parmağa durumunda. Sanat zaten durdu. Ama açılınca yine aynı haksızlıklar oldu. Dünyaya dair kısmında ise insansız kalınca doğada iyileşme göründü. Bu en muazzam bir o kadar da en üzücü duygu oldu benim için.

Henüz önümü göremiyorum. Bir süre daha sahneden uzak kalacağım gibi çünkü başvurularımıza dönüş alamıyoruz, nedense. Salon kirası ödenecek durum da mevcut değil malum. Dolayısıyla yazmaya devam edeceğim. Yine fantastik bir konu üzerinde çalışıyorum. Bir de yeni bir oyunda yine yönetmen olarak provaya başladım. Her ikisi de heyecan verici. Ne var ki salgın hala ürkütücü, dünya bir an önce iyileşmeli.

Söyleşi: Melike BİRGÖLGE

Exit mobile version