Sıradan Olanın Farklılığı: Abdulkadir Yıldırım – Vecdi Uzun yazdı.
Öz ve Hakiki Karadenizli, Naif ve Empresyonist Bir Yerel Ressam
Abdulkadir Yıldırım, 1959 Yılında Trabzon’da doğan, ilkokul, ortaokul ve liseyi Trabzon’da ve üniversiteyi ise Anadolu Üniversitesi (AÖ) Maliye bölümünde okuyan bir zaman sonra M. Hikmet Malkoç’tan desen ve renk dersleri alarak resme başlayan öz, katıksız ve Karadenizli naif bir ressamdır. Profesyonel olarak resme ilk adımını 1987 yılında atan, ömrünü hep Trabzon’da geçirmiş olan sanatçı; yöre kültürünü ve iyimser bakış açısıyla ağırlıklı olarak Karadeniz’in mavisini, deniz-insan ilişkisini, yaylaların doğal güzelliğini, yaşam tarzını çalışmalarına yansıtır. O aslında içimizde yaşayan ve sıradan bir hayat sürdüren bir ressam olup, onun sıradanlıktan çıkaran ve farklılığını ortaya koyan onun naif duyarlılığıyla empresyonist tarzdaki peyzajlarında görmek mümkündür.
Abdulkadir Yıldırım’a bu yazı dizi hakkında bilgi verdikten sonra dilediği gibi ve istediği konularda istediğini yazacağını ve metine müdahale etmeyeceğimi ilettim. Çıkan sonuç tam beklediğim gibi oldu. Kısa, az ve öz bir anlatım. Zor bir hayattan sonra sanatla başka bir dünyaya geçişin hikâyesi onun kelimelerinden daha çok resimlerinde net olarak görülmektedir.
Abdulkadir Yıldırım hayatındaki en önemli ve dönüm noktasını sonucu oluşan boşluğu zaman içinde sanatla doldurabildiğini anlatmaktadır.
“53 yıl önce babası vefat etmiş bu nedenle evin geçimini sağlamak durumunda kalmış 12 yaşında bir çocuk olarak kendimi bir ayakkabı atölyesinde çırak olarak buldum. Yoğun bir çalışma temposunda olmama rağmen beni resim yapma merakı dürtüyordu. Bir çırak boşluk bulunca ne yapar? Ben desen çizerdim. Hafta sonu olunca benim dinlenmem resim yaparak olurdu. Bisikletime atlayıp pedala çılgınca basardım bazen sahilde deniz kenarında yosun kokan kayalıklarda, bazen yine bisikletle dağa çıkar elimde tuvalimle çalışırdım. Yiyeceğim Akçaabat’ın imansız peyniri ve ekmekti. Öyle mutlu olurdum. Böylece haftanın ağır yoğunluğunu/yorgunluğunu giderir ve hissetmezdim. Aldığım zevki tarif etmem imkânsız. Tabiri çok doğal karşılayın ama deliler gibi resim yapardım. Doğada resim yapmanın yeri bende hep ayrı oldu. Geçenlerde çok karlı bir havada yaylaya çıktım, saatlerce çalışmış adeta donmuşum çok sonradan fark edebildim ne kadar üşüdüğümü. Üşümek, terlemek vb. farkına bile varmadığım duygular resim yapmaya kendimi kaptırdığımda.
Bilinçsizce başladığım gün ışığında, doğal ortamda bire bir resim yapma arzumun herhangi bir kişinin desteğiyle olmayışı, tamamen özgür yapısı bu mesleği edinmemi ve bugünlerde küçüklü büyüklüklü yaklaşık bin iki yüz çalışma yapmamı sağlayan sebepti belki de.
İlk empresyonist ressamlar doğanın saf ve duru renkleri keşfetmek için kırlara açılırken bugünden yaklaşık 150 yıl önce ulaşım aracı olarak bisiklet kullanırdı. Sanatçı doğaya açılmak ve onunla baş başa kalabilmek için bisiklet kullanırken farkında olmadan bir şekilde zaman makinasına girmektedir. Onun çalıştığı resimlerin tamamına yakını doğa resmi olduğu için bisikletle kırlara gitmekten başka bir yolu yoktu.
“O günlerde öyle ki tek şeritli sahil yolunda bisiklet sürmenin hem de onlarca kilometre sürmenin pek akıl kârı olmadığını, tehlikeli taraflarını düşünemiyordum. Bir yol ki gidiş geliş iki araç için dahi tehlikeli. O yıllarda, o yollarda bisiklet yolculuğu… “
Sanatçıların büyük kısmını ilkokul öğretmenleri fark ettiği gibi sanatçı da öğretmeni tarafından o yaşlarda farkına varılmış, ama şartlar pek de uygun düşmemiş.
“İlkokul yıllarımda bir hoca hanım resim iştiyakımı görünce “Benim portremi yapar mısın?” dediğinde “Evet!” dedim ve yapıverdim. O, “Çok güzel oldu, sana sergiler açarız.” diye beni teşvik etmeye çalıştığında doğrusu serginin ne demek olduğunu dahi pek bilmiyordum. Ancak onun sözleri beni âdeta kamçılamıştı, bunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Küçükken çalışma zorunluluğum ve ev geçindirme mecburiyetim; sanat eğitimini bir kenara bırakın, normal eğitim ve öğretim düzeninden uzak bir yaşam çizgisi oluşturmama neden oldu. Akşam Sanat Ticaret Lisesinde okudum. Öte yandan ayakkabı işinde ilerlemem, tabii ki o da devam etmekte idi. Çıraklık, kalfalık derken sonunda kendi iş yerimi açtım. Ayakkabı ve sayalar dolu bir mekânda artık tablolarımda yer almaktaydı. Bir süre sonra ikisi bir araya sığmaz oldu. İkinci bir yer kiraladım, orada artık sadece resimlerim vardı. Kendim iş sahibi olunca artık hafta sonları değil her zaman resim için fırsat kolluyordum, çalışmalarım epey artmıştı.“
Sanatçının detaycılığında meslek eğitimi esansında usta-çırak eğitiminin izlerini görmek mümkündür. Bitmek ve tükenmek bilmeyen tekrarlarla kazandığı sabır yeteneğini bu defa doğa gözlemciliğine taşıyınca bu defa sanatçı detayda güçlü, ama yaratıcılığı öne çıkaran çalışmalara imza atar hale gelmiştir.
Sanat eğitimi almamanın eksikliğini ileri yaşlarda kapatmaya çalışmak için girişimlerde bulunan sanatçının hâlâ eğitimli ve eğitimsiz sanatçı ayrımında arada kaldığı ve bugün düşüncesindeyim.
“Sanat yaşamım sürerken 2003 yılında çocuklarımın teşviki ile üniversite sınavına girdim böylece Fatih Eğitim Fakültesinin yetenek sınavlarına katıldım. 520 kişi arasında 15. oldum. Ustalardan Haydar Durmuş Hoca o günlerde “Abdulkadir iyi ki okumadın sen zaten bir mesafe katletmişsin, oysa okul hem senin çalışma azmini olumsuz etkileyecek hem de seni bir kalıba sokacaktı.” demişti. Sanırım her türlü etkiden uzak kalışım ve doğada çalışma isteğim beni özgün bir sanat anlayışına taşıdı.“
Sanatçının resim sanatında ilerlemesine rağmen ayakkabı imalatındaki durumu pek de iyi gitmemeye başlamıştır.
“İlk kişisel sergimi 1997’de, rahmetli hocam M. Hikmet Malkoç’un Güzel Sanatlar Galerisinde müdür olduğu zaman açtım. Rahmetli Trabzon Valimiz İ. Gürbüz Civelek sergimin açılışını yaparak beni onurlandırmıştı. O zamanlar için deli cesareti, üç kişisel sergimi de İstanbul Altunizade Kültür Sanat Merkezinde… Ayakkabı işim iyi durumda olduğu hâlde bir süre sonra resmin ağır basmasından olsa gerek iş yerimi kapattım. O yıllarda bir hafif ticari aracımın olması resimlerimi sergilere taşımamda kolaylık sağlıyordu. Aracımın arkasına tablolarımı dizer öylece Trabzon’dan yola koyulurdum. Bir Trabzonlu olarak Anadolu’nun bazı vilayetlerinde sergi açan ilk kişi oldum.“
Genelde naif ressamlar için duygusal ve sessiz kişilik formatı uygun görülürse de Abdurrahman Yıldırım bu formata uymayan bir kişilik olduğunu gösteren bir yapıdadır.
“2005 yılında Trabzon’da DHKP-C militanlarının linç edilme girişimi karşısında çok etkilenmiştim. O yıllardaki terör olaylarının yoğunluğu konusunda ben ne yapabilirim, diye düşündüm ve gidip Diyarbakır’da resim sergisi açmaya karar verdim. Bunu duyan üstatlar, arkadaşlar “Oğlum, sen manyak mısın?” dediler. Evet, onu gerçekleştirdim. Binlerce davetiye dağıtarak Diyarbakır’da gezindim. Diyarbakırlıların kimi hoş karşılarken kimi en hafifinden sert sert bakarak cevaplıyordu beni. Dicle Haber Ajansı, sergimle ilgili röportaj yapıp amacımı dile getirmeme yardımcı oldu; haber birçok kanala servis edildi. Bunun gibi pek çok girişimim çok olumlu sonuçlar doğurdu. Bu cesur girişimim karşısında örneğin Diyarbakırlı iş adamları sergide “Biz de yıllardır burada Karadenizliler Derneği açmayı planlıyor olmamıza rağmen açamadık, sen bize örnek oldun.” dediler. Birkaç ay sonra derneği faaliyete geçirdiler. Bir Trabzonlu olarak Diyarbakır’ın yanı sıra birçok vilayette yine ilk bendeniz açtım resim sergisini. Peşi sıra Aydın, Konya, Eskişehir, Bursa, Antalya, Ankara, Gaziantep. İstanbul’da değişik yıllarda üç kişisel sergi; yurtdışında Münih, Augsburg, Dortmund, Paris’te olmak üzere 28 kişisel sergi açtım. Çalışmalarım bu şehirlerde oldukça ilgi gördü ve ben de çalışmalarıma daha da hız verdim.”
Çok duygusal bir kişi olarak bilinse de içinde biriktirdiği isyanlarını çok rahat ifade edebilmektedir.
“Sanata karşı bu iştiyak ve sevgimize rağmen ilerlememize katkı sağlaması gereken fırsat ve durumları pek de elde edebilmiş değiliz. Sanatın birçok kolunda pek çok insanın özellikle karşılaşılan zorluk ve engeller karşısında bu badireleri geçebilmesi onun sanata bağlılığı ile doğru orantılı olsa gerek. Geçmiş yıllarda ve hatta günümüzde bunu yaşadık, yaşaya geldik.
Trabzon sanat şehri denilir. Ancak katıldığım tüm açılışlarda Trabzon halkının diğer yerlere oranla bu konuya bakış açısını kıyasladığımda eksikler görmekteyim yani sanatçı ve sanatseverler dışında insanımızın ve idarecilerimizin bakış açısındaki noksanlığı belirtmek istiyorum. İlgi yok demiyorum, ancak çok eksik. Oysa birçok diğer yerde bunun tam tersi durumla çokça karşılaştım. Çalışmamız edinilir, memnuniyet defalarca teşekkür edilerek dile getirilir, tekrar tekrar davet edilir vb. Yine bir yurt dışı sergimde iki kişi aynı resmi almayı düşününce kendi aralarında açık artırma yaptıklarına şahit oldum. Bu gibi durumlar kendi şehrimizde pek karşılaşmadığımız manzaralar.“
Sanatçı kendisini anlatmayı aşağıdaki cümlelerle sonuçlandırmaktadır:
“1987 yılından beri kendi sanat anlayışımla izlenimci olarak ötede beride çalışıyorum. Atölye ortamında yaklaşık 30 senedir… Bu zaman zarfında bir coşkunun yanı sıra hep sürdürebilme kaygısını da beraberinde yaşadım. Oysa insan bu konuda kendini rahat hissetmeli. Son 5-10 yıldır bu doğrultuda daha rahat hareket edebiliyorum yine de eksik buluyorum. Bugün ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya, Sudi Arabistan’da yaklaşık 90 çalışmam var. Yurt içinde de 1000’e yakın çalışmam. Ömrüm ve fırsatım oldukça resim yapmaya devam etmek istiyorum.”
Netice; sanatın yurdun her tarafında farklı yoğunluklarda yapılabileceği ve her merkezde yapılan sanatın önce sanatla uğraşana ve daha sonra çevresine bir ışık tuttuğuna inanırım. Her piyasanın belirli merkezleri olması gibi sanatında merkezi İstanbul’dur. Trabzon’da sanatçı yetiştirme konusunda Anadolu’da önemli merkezlerden birisidir. Karadenizli ressamlar sergi imkânı yaratmak için çeşitli şehir sergilerinden İstanbul’a ulaşmaya çalışır. Abdulkadir Yıldırım bu yolu izleyerek sanat piyasasında kendi kulvarında izi olan bir sanatçıdır. Ülkemizde Abdulkadir Yıldırım gibi çok sayıda sonradan kendini yetiştiren, empresyonist çalışan ve naif sanat duyarlılığı ile çalışan binlerce ressam vardır. Onu bu çoğunluk içindeki sıradanlıktan ayıran en önemli özelliği; doğa resimlerinde yakaladığı renk ve ışık dengesini büyük bir coşkuyla çalışmalarına naif yaklaşımla yansıtabilmesidir. Odanıza asacağınız bir Abdulkadir Yıldırım’ın tablosunun günün farklı saatlerinde size değişik duygular yaratacağını ve nerde olursa olsun çalışmalarını çok rahat fark edebileceğinizi rahatlıkla söyleyebilirim.
Naif resmi naif yapan, sanatçıdır! Bu da çok zor bir iştir!
Vecdi Uzun

