Sıradan Olanın Farklılığı: Murat Savaşkan – Vecdi Uzun yazdı.
“Balconnection kavramı, Azadeh’nin 2016 yılında yaptığı, ana ögesi balkonumuz büyüklüğünde bir şişte tavuk olan “serbest dolaşan / Free Range” başlıklı projenin gördüğü ilgi ve geri dönüşlerle doğdu. “Sanatla hiç işim olmaz!” ya da “Çok isterdim ama hiç fırsatım olmadı…” diyen, ya da hiç bir şey demeyen, sayısız ilçe sakini, genellikle olumlu, kimi zaman da “Şimdi, bu da sanat mı?” doğrultusunda, bal gibi de sanat konuşmaya başladı… Dönemin Belediye yönetimi, memurlar göndererek tavuğu balkondan indirmemizi istedi; bize gerekçeli bir yazılı karar vermeleri durumunda, hemen indireceğimizi söyledik. Belediye yönetiminin aralarında ve avukatlarıyla yaptığı toplantılarda, herkesin donunu balkona asıp kuruttuğu bir kentte bunun makul olmayacağı düşüncesi ağır basınca projeyi rahat bıraktılar…”
-Murat Savaşkan
Murat Savaşkan’ı hayatın durulduğu covit salgını esnasında uygulamaya koyduğu balconnection projesi sırasında tanıdım. ”Her şeyin bittiği gibi sanat da bitti.” diyen büyük çoğunluğun aksine sosyal medya üzerinden etkinliklerini sürdürmesi farklılığını ortaya koymaktaydı. Onun sanatı sadece satış merkezine oturtanlar farkı sanatla birlikte sürdürdüğü yaşantısıydı. Sanatta farkındalık yaratmak için kesintisiz üç günlük canlı yayınına da genç sanatçılarla destek olmaya çalıştık. Bu farklı etkinlikleri yaparken son derece doğal olması önemliydi. Murat Savaşkan’ın anlatımının içinde yer alan dip notlar tarihe göndermeler yaparak yazı içinde özellikle bir belge yaratmaktadır. Gelecek dönemde sanat tarihçilerimizin bu dip notlardan hareket ederek yapacağı çalışmalar sonucunda yakın dönem Türk Sanat Tarihi ile ilgili yeni bilgilere ulaşılacağı umudundayım.
Henüz tanımayanlara farklılık ve sıradanlığı birlikte yaşamayı içselleştirmiş sanatçı Murat Savaşkan’ın tanıtmak istedim.
1958 Eylül’ünde İzmir’de doğdu.
İlk öğretmeni, babası Nezih Savaşkan[1] oldu. Nezih Savaşkan Sanayii Nefise’de (Daha sonra “İ. D. Güzel Sanatlar Akademisi“ şimdi de “Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi”) Çallı İbrahim[2] ve Hikmet Onat[3]’ın öğrencisi olmuştu. Murat Savaşkan da Edip Hakkı Köseoğlu[4], Nurullah Berk[5], Sabri Berkel[6] gibi usta ressamların ve Yurdaer Altıntaş[7], Mesut Manioğlu[8], Bülent Erkmen[9] gibi tasarımcıların öğrencisi oldu.
Tüm, ambargolara, siyasi çatışmalara, rağmen hayatının en mutlu dönemlerinden olarak andığı Akademi dönemi, yalnızca okul eğitiminin değil sosyal çevresinin de şekillendirdiği yıllardır. İlk iki yıl beraber yaşadıkları, evlerini paylaştığı, ablası Bilhan[10] ve eniştesi Attilla Erdemli[11]’nin de felsefe öğretmeni olmaları nedeniyle, Akademi’de eksik gördüğü felsefi alt yapıyı güçlendirmişti; geceler boyunca süren felsefi tartışmalar, bir oyun keyfinde, zorlanmadan yaşanan bütünleyici bir eğitim olmuştu.
Daha sonraları, sıkça söylediği şu söz önemli:
“Sanat, çelişki gibi görünen ama olgunlaştıkça daha da kavranan, bütünün iki yönünden oluşur; sanat ancak kendini hedefler ama neredeyse, kendi hariç her şeyden oluşur…”
Okul, arkadaşlar, aile; 12 Eylüle giden süreçte, çatışmalar, provokasyonlar, Türkiye’nin ambargoyla[12] kıskaça alınmaya çalıştığı ama çok zengin bir akademik birikimin hiç bir ücret karşılığı olmadan aktığı üniversiteler; her öğrencinin karşılayabileceği, bugün için lüks denebilecek, feribot seferleriyle İzmir’e gidiş gelişler…
Öte yandan birbirinden beslenen ama hedefleri birbirine zıt iki disiplinde birden ustalaşmaya çalışmak. Şöyle diyor:
“Sanat, sanatçının eserine ne kadar kendini kattığıyla ilgilidir; kullandığı teknikler, yararlandığı disiplinler, ne kadar aynı da olsa, grafik tasarım tasarımcının kendi kişisel tercihlerini, müşterinin amaçları için geride tutması gereken bir iştir.”
“Sanat ve grafik tasarım[13]; ikisi de çok sevdiğim disiplinler, ikisi de kendimi ifade etmeme yardımcı oldu: Sanat, kendimi kendime anlatmama; grafik tasarım, başkalarına anlatmama… Ama birbirlerinden ne kadar uzak tutmam gerektiğini, ne kadar ilişki kurmaları gerektiğini zamanla kavradım…”
“Grafik tasarımda, popüler olmak, beğenilmek, her ne kadar müşterinizi kendisinden korumanız gerekse de, yakalamanız ve sürdürmeniz gereken bir şeydir; öte yandan, sanatta, beğenilmek, sanatçının kendisine ihanetine yol açabilir. Beğenilmek, kendinizle olan mücadelenize engel olmamalıdır. Bazı kritik övgü ve eleştiriler ufkunuzu açabilir ama özellikle popüler eleştiri ve övgülere temkinle yaklaşılmalı…”
Okulda, sanatçı ve tasarımcı nitelikleri, birbirinden çok farklı ustaların eğitim vermesinin bir faydası da bu oldu; iki farklı dünya iç içe yaşayabiliyordu… Gerçi, bunun önemini ve kendisini nasıl etkilediğini yıllar sonra öğrenecekti. Akademi de bir laf vardı: “Burada yıllarca her şeyi yapmayı öğrenir, sonra, daha uzun yıllar, unutmaya çalışırsın.” Akademik eğitimin, en azından o yıllardaki görünür amacı “Her şeyi yapabil ki, yaptığın şeyi tek yapabildiğin şey olduğu için yapmak zorunda kalma”[14] idi. Bu nedenle, ilk iki yıl desenin yanı sıra, temel sanat eğitimi ve illüstrasyon derslerinde her türlü kalem, boya, malzeme öğrenilirdi… Grafiğin kullandığı, aslında kendi başına birer disiplin olan fotoğrafçılık, animasyon, gibi birçok şey de öğrenilirdi ama bu, daha çok öğrencinin uzmanlaşma tercihlerine göre yoğunlaşılan bir durumdu.
“Sanat dünyasında, koleksiyoncusundan, küratörüne, kritiğine bir çok insan uzmanlaşmış sanatçıları sever ve tercih eder; tanımlanması, tarif edilmesi, kolay olduğu olduğu gibi beklenmedik şeyler, yaramazlıklar yapmayacak, güvenilir yatırımlar olarak görülürler… Beğenilmenin getirebileceği tek düze, doğrusal (lineer) gelişim sıkıntısı ve karşısında sürekli heyecan duyabileceğiniz, farklı, az bilinen patikalardan ilerlemenin riskli coşkusu…” “Sanırım çoğu sanatçı, özellikle gençlik yıllarında, arzuları arasında bocalar; gerçekten denemek istediği şeylerle, çevresinin görmek istediği şeyler, genellikle birbirine uymaz. Bu, hem yükselme çabasında zor tercihler demektir, hem de günlük ekmeğini de çıkarmak zorundadır. Beynimizdeki kompartmanlarda, yan kompartımandaki gürültüden uyuyamayanlar vardır.”
Babası Nezih Savaşkan, akademiye içindeki resim yapma tutkusuyla, Harp Okulu’nu 1938’de bitirdikten, çok sonra, İstanbul’da görev yaptığı subaylık döneminde girmişti. Mezun olduktan sonra, birikimini sanat öğretmek için kullanmak istediğini bir dilekçeyle bildirdiğinde, Güzel Sanatlar Akademisi’nin pedagojik formasyon ve askeri okulların ihtiyaçlarına uygun eğitim vermediği için, ayrıca Gazi Eğitim Enstitüsü[15]nde de eğitim aldı. Burada, her ne kadar sanat eğitimi kendisine çok doyurucu gelmese de Akademi Resim Bölümünde çok ciddiye alınmayan tasarım disiplinleri konusunda gelişme şansı oldu ve piyade sınıfından öğretmen sınıfına geçti. Emekli olduğunda da, profesyonel olarak, grafik tasarım bürosu açtı. Murat Savaşkan’ın çocukluğu, babasının resim yapışını izlemek yanında, bu büroda tasarım yapışını izlemek ve babasının malzemelerini kullanmakla geçti. Orta okuldayken, tasarıma bir öğretmeninin ricasıyla, Pul Dergisi kapağını[16] yaparak başladı.
Orta öğrenim döneminde, hiç bir baskı görmeden, tasarımın ve sanatın nereden başlayıp, nerede bittiğini düşünmeden geçen günler… Kendilerini öğretmeye adamış, yüksek toleranslı anne[17], baba; maddi kaygılardan uzak, libidonun yönettiği bir ergenlik sonrasında, sanat ve tasarımın devleriyle tanışıp, arkalarındaki felsefeyi ayrımsamak! Kısa bir süre içinde kendini farklı bir şekilde tanımlamaya başlamak… Zor, ama nereye saldıracağını bilemeyecek kadar coşkulu.
“ ‘Her şeyi yapabilirim!’ duygusu, biraz ukalaca, elbette önünde çok yol olduğunu bilerek; ben, akademide, biraz da önceki eğitim ve deneyimlerim nedeniyle, hem öğretmenlerim, hem de arkadaşlarım tarafından şımartılmış bir öğrenciydim; sosyal yaşantımın, arkadaşlarımla ucuz kahveler, çay bahçelerinden ibaret olması çok önemli değildi; sayısız çay içebiliyor olmak, kitapların çeşitliliği ve ucuzluğu, her ay beş, on sergi gezebiliyor olmak yeterliydi…”
1982’de, mezun olmadan hemen önce, İzmir Fransız Kültür Merkezi’nde ilk sergisini açtı. Sekiz yıl İzmir’de, hem tasarım yapıp hem de sanatına yoğunlaştı, sergiler açtı.
İzmir’de, yeterince verimli bir sanat ve tasarım ortamı olmadığına karar verdiği dönemlerde, bir teklif üzerine İstanbul’a döndü ve bağlantılı olarak 1990 yılında İngiltere, Reading’de dijital efekt eğitimi aldı. Sanatına devam ediyordu ama tasarım bu dönemde, teknolojinin de çağrısıyla, farklı bir kanala da yol verdi; sanat yönetmenliği, animasyon gibi alanlarda çalıştı.
Grafik tasarım ve güzel sanatları bir arada yürürken, çok farklı disiplinlerden kendisini çok etkileyecek dostları oldu; bir yandan grafik tasarım ve Can Yücel[18]’in yazılarının illüstrasyonlarını yaparken, diğer yandan Taksim Atatürk Kütüphanesi’nde, Elmadağ’da Notre Damme de Sion’da kişisel sergiler açtı. Tasarım ve sanat hakkında televizyon programlarına, dergilere konuk oldu. Bilgisayarların tasarımın ana malzemesi olmasıyla, daha önceleri en çok açlığını duyduğu konulardan biri olan tipografiye eğildi. Çok sevdiği bir fonta ithafen ürettiği Mutlu Ornamental fontu, her ne kadar kendisine maddi bir fayda sağlamasa da, her ne kadar hangi kanaldan dünyaya yayıldığını da anlamasa, dünyanın en popüler fontlarından biri oldu. Reklam Ajansı deneyimlerine rağmen, reklam ajanslarına ve PR (Halkla ilişkiler) firmalarına hizmet veren bir şirket kurup[19], sektörün yalnızca tasarım yönüne ağırlık verdi. Marmara depremi[20] ve 2001 krizi[21], Murat Savaşkan’ın önceliklerini, durduğu yeri ve birçok şeyi tekrar değerlendirmesine yol açtı.
Bu değerlendirme hayatındaki birçok şeyi radikal bir şekilde değiştirmesine yol açtı: Etiler’den Beyoğlu’na taşınma; daha çok ve yoğun sanat; küçük tutkuların büyük tutkuların önüne geçmesine izin vermemek! Sanatta: işçiliğin mükemmelliğinin yerine, doğada olduğu gibi, hatalarına da şans vermek; ışığın içeri girebileceği çatlaklar bırakmak![22] Belki de daha önemlisi, sanatın ciddiyetini yalnızca kendini imleyen bir eğlence gibi algılamak…
Bu bağlamda, Seksenlerin başlarında, Games Magazine[23] Okuyucu Mektupları’nda okuduğu bir şiiri çok sevmiştir; “sanat nedir?” tartışmalarında, en hoşuna giden, en basit, en mütevazi çözümlemelerden biri gelir ona:
TİLT (PINBALL)[24] MANİFESTOSU[25]
Her şiir
bir tilt oyunu gibi olmalı.
Işıklar çakmalı,
Çıngıraklar çalmalı,
Sayılar dönmeli,
Ve okuyanın beyninde tek bir beklenti olmalı:
Beleş bir oyun daha kazanmak!
— Allan Kornblum[26]
2012 yılında, Selçuk-Efes Kent Belleği Kurumsal Kimliği ve Sergi Tasarımını yapmak üzere gittiği Efes – Selçuk’ta ikinci bir atölye / ev oluşturdu; çalışmalarını, İstanbul ve Selçuk’ta dönüşümlü olarak devam ettirmekte.
“İstanbul’da, Türkiye’nin seçkin bir sanat çevresinde yaşarken Efes – Selçuk’a taşınmak… Nispeten daha sakin kafayla ve etkilerden uzakta olması nedeniyle keyifli ama sanat çevresi içinde etkin bir iletişim içinde olmak çok zor! Bu zorluğu, eşim Azadeh Ramezani Tabrizi[27] ve ben olabildiğince İstanbul’da bulunarak aşmaya çalışıyoruz; yine de, özellikle kavramsal ağırlıklı işlerde zamanlama ve süreç de sanatın bir parçası olduğu için bazı projelerimizde çok zorlandık hatta rafa kaldırmak zorunda kaldık.
Bu durum, bizim, oldum olası duyumsadığımız bir probleme odaklanmamızı sağladı; İstanbul’un bir kaç semti dışında sanatsal etkinliklere ulaşmak çok güç ve bu, küçük de olsa, sanat çevreleri oluşmasını nerede imkansızlaştırıyor. Azadeh Ramezani Tabrizi, sanatçıların eserlerini önce yaşadığı ve ürettiği çevrede paylaşmalarının daha doğru olduğuna inanır. Bu nedenle İstanbul’da değil de o an yaşadığımız yerde uygulayıp sunmaya karar verdi. Evimizin balkonu görünürlüğü çok yüksek bir konumdaydı ve balkonumuzu sergi alanı olarak kullanmaya başladık!”
2019 yılından bu yana, görsel sanatları, merkezlerden uzak ve sanata erişimin zor olduğu bölgelerde, toplumun gündemine taşımak için, yarı kamusal alanları kullanmayı amaçlayan Balconnection İnsiyatifinin kurucu üyesi ve eş-yöneticisi oldu. Balconnection, 34 sergi ve 70’e yakın etkinlik yaptı.
“Balconnection kavramı, Azadeh’nin 2016 yılında yaptığı, ana ögesi balkonumuz büyüklüğünde bir şişte tavuk olan “serbest dolaşan / Free Range” başlıklı projenin gördüğü ilgi ve geri dönüşlerle doğdu. “Sanatla hiç işim olmaz!” ya da “Çok isterdim ama hiç fırsatım olmadı…” diyen, ya da hiç bir şey demeyen, sayısız ilçe sakini,genellikle olumlu, kimi zaman da “Şimdi, bu da sanat mı?” doğrultusunda, bal gibi de sanat konuşmaya başladı… Dönemin Belediye yönetimi, memurlar göndererek tavuğu balkondan indirmemizi istedi; bize gerekçeli bir yazılı karar vermeleri durumunda, hemen indireceğimizi söyledik. Belediye yönetiminin aralarında ve avukatlarıyla yaptığı toplantılarda, herkesin donunu balkona asıp kuruttuğu bir kentte bunun makul olmayacağı düşüncesi ağır basınca projeyi rahat bıraktılar…”
“Proje, evrilip Balconnection’a dönüştüğünde, yarı kamusal alanları kullandığımız için, bazı koşullarımız, kısıtlamalarımız oldu: Örneğin: Balkondaki bir nesneyi, bakmazsanız görmezsiniz; görüp de beğenmezseniz başka yöne bakabilirsiniz ama ses öyle değil; kafanızı nereye çevirirseniz çevirin maruz kalırsınız; hele hele, bir eserin ‘loop – döngü” olarak dönen sesiyse, gelip geçene değil ama çevrede yaşayanlara işkence olabilir, yani ses kullanımı, çok özel durumlar, izinler, tüm mahalle onayı dışında yasaktı! Keza, balkon sahibini, eseri yaratanı, komşuları fiziken ya da toplumsal olarak riske atacak durumlara karşı ciddi bir dikkat gösterilmesi gerekiyordu.”
“Elbette, Kültür İçin Alan[28] tarafından desteklenen projemiz, sanatın üretimi dışında, organizasyon yönetimi, finansal sorumluluk gibi konuları bilmeyen bizim gibiler için zordu.
Oldum olası karşı çıktığımız, hatta aşağılayıcı bulduğumuz, sergileme alanı için sanatçıdan ücret istenmesi söz konusu bile olamazdı. Hatta, sanatçının giderlerinin küçük bir kısmını karşılayacak bile olsa, her sanatçıya elimizden geldiği kadarıyla bir ücret ödendi. Eşim Azadeh ve ben hariç herkes bu ücreti almak zorundaydı. Bizim almamamız. “kendin pişir, kendin ye” gibi görünmemesi içindi. Bizim gibi kaygıları olan, asgari müştereklerde birarada çalışabileceğimiz, Türkiye, İtalya, Senegal, İsveç, A.B.D., İngiltere ve Bulgaristan’dan insiyatif ve kişilerle çok güzel işbirliklerimiz oldu.
Eşim ve ben de, 2 dönem, toplam 4 proje yaptık Balconnection kapsamında. Bunlardan biri de, ilk solo sergimin 40. yılına denk düşmesi nedeniyle “40” adını verdiğim, balkon boyunda bir resimdi.”
Temmuz- Ağustos 2023’de Malmö – Galleri CC’de tek resimlik bir sergi açtı: “The (Playful) Loose Canvas Of Earthly Delights” / “Dünyevi Tatların gevşek (eğlenceli) Tuvali”; kasnağa gerilmeden, sanatçının yanında taşıyarak bir çok kafe, çaybahçesi, ev ve atölyesinde başlayıp bitirdiği, kasnak gerginliğinden nasibini almamış bir eser…
Aralık 2023’de, Bakırköy-İstanbul’da, LaPalette Galeri’de Sergi/ Performans: Girişi cafe / bistro; üst katı galeri olan, çok samimi bir mekanda, işlerin sergilendiği sürece, sanatçı’nın giriş katında kendine ayrılan bir masada işleri üretmeye devam ettiği bir etkinlik…
2024’de (28 Haziran – 28 Temmuz 2024) İzmir Urla’da Aryom Kültür ve Sanat Merkezi’nde açtı. Kağıt ve tuval üzerine çalışmalardan oluşan sergi, Bahar Eriş Soyoğuz[29]’un yönettiği “söyleşi, soru / cevap” buluşmasıyla tamamlandı.
2024 Ekim ayında (18 – 28 Ekim) İstanbul, Beyoğlu, Galatasaray’da Avrupa Pasajı’nda Aynalı Geçit Galerisi’nde sergi açtı. Çiçek Pasajı’nın yanı başında, Türkiye’nin önemli bir yayın evi ve kitap tedarikçisinin sunduğu, tertemiz bir galeri; Sanatçının, tanıdık sanat çevresine, yeniden “merhaba” demesi için uygun bir fırsatı oldu.
Vecdi Uzun
iletişim:
murat.savaskan@yahoo.com
sites.google.com/view/murat-savaskan
balconnection.com
en.balconnection.com/murat-savaskan
www.facebook.com/muratsavaskan/
www.facebook.com/MuratSavaskanArt
www.instagram.com/mur58/
[1] Nezih Savaşkan 1914 yılında, Üsküdarlı bir ailenin çocuğu olarak Bursa’da doğdu. Üsküdar Doğancılar’da Kartallı Hoca’nın sübyan mektebinde, 6 yaşında başladığı eğitim hayatı, Kurtuluş savaşı koşullarında, Kuleli Askeri Lisesi’ne kadar çeşitli okullarda geçti. Harbiye ile başlayan subaylık hayatıysa 1962 yılında Albay olarak emekli oluncaya kadar tüm Türkiye’de geçti. Bu süreç içinde Güzel Sanatlar Akademisi ve Gazi Üniversitesini bitirdi.
[2] İbrahim Çallı, (13 Temmuz 1882, Çal, Denizli – 22 Mayıs 1960, İstanbul), Türk ressam. 1914 kuşağı ressamları arasında bu gruba adını verecek kadar ön plana çıkan İbrahim Çallı, Türkiye Cumhuriyeti’nin resim alanında batı anlayışına yönelik bir sürece girmesinde önemli itici güçlerden birisi olmuştur.
[3] Hikmet Onat, (1882, İstanbul – 13 Mart 1977, İstanbul), Türk ressam.Empresyonist akımın Türkiye’deki devamcılarından olan Hikmet Onat, hayatı boyunca bir sergi açabildi
[4] Edip Hakkı Köseoğlu, (d. 1904, İstanbul – ö. 1990, İstanbul), Türk ressam, öğretim görevlisi. Yapıtlarında kabadayılar, genelev kapılarındaki pazarlık sahneleri, meczup tiplemeler gibi şehir yaşamının farklı sosyolojik kesitleri ile ünlü manda kompozisyonları ve kırsal atmosferin dinginliği gözlenir. Başta eşinin portreleri olmak üzere bir dizi siyasi ve kültürel figürün portreleri ile tanınır.
[5] Nurullah Berk, (22 Mart 1906, İstanbul – 9 Ocak 1982, İstanbul) Türk ressamdır. Türkiye’de geometrik-figüratif yapımcılığın (konstrüktivizim) ilk temsilcilerinden biridir. Eserlerinde kübizm etkilenmeleri de mevcuttur.
[6] Sabri Berkel, Sabri Berkel, Üsküp’te ilk ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra, Belgrad Güzel Sanatlar Okulu’nun Hazırlık Bölümü’nden 1927-1928’de diploma aldı. Daha sonra Floransa Güzel Sanatlar Akademisi’nin Felice Carena atölyesinde, fresk ve gravür konusunda iki yıl eğitim aldı. 1935 yılında Türkiye’ye gelerek, Akademi salonlarında ilk kişisel sergisini açtı.
[7] Yurdaer Altıntaş, (1935; Kars- 25 Temmuz 2019; İstanbul), Özellikle tiyatro ve sinema başta olmak üzere sanat afişleri düzenlemiş uluslararası üne sahip Türk grafik tasarımcısıdır.
[8] Mesut Manioğlu, (13 Ocak 1927, İstanbul – 19 Ocak 2001), Türk grafik sanatçısı. Eti, Türk Hava Yolları, Türkiye Emlak Kredi Bankası, İstanbul Hava Kuvvetleri Müzesi ve Hürriyet Vakfı’nın da amblemlerini tasarlayan Manioğlu,[2] modern Türk grafik sanatının en önemli sanatçılarından biri olarak kabul edilmektedir.
[9] Bülent Erkmen, (d. 16 Mart 1947, Antalya), Türk grafik sanatçısı.1980’lerden bu yana katıldığı yurt içi ve yurt dışı sergi ve yarışmalarda yüzden fazla ödül kazanmıştır.
[10] Bilhan Erdemli, Felsefe öğretmeni
[11] Prof. Dr. Attilla Erdemli, Felsefe öğretmeni
[12] Kıbrıs Barış Harekatı nedeniyle Türkiyeye uygulanan ambargolar; Murat Savaşkan’ın okula girdiği yıllarda yaşanan yakıt sıkıntıları nedeniyle evde ve okulda yakıt olmaması; bazı gıda maddelerinin, o günlerde doğan yeğeni Ceyda’nın mamasını bile zorlukla buldukları bir dönem…
[13] Burada sözü edilen ticari grafik tasarımdır. Okulda aldığı eğitim, ağırlıklı olarak budur.
[14] Bir başka deyişle: “elindeki tek alet çekiç ise, tüm problemleri çivi görürsün!”
[15] Şimdiki Gazi Üniversitesi
[16] Pul Dergisi kapağı: Bu tasarım, her ay, rengi, sayısı, tarihi değiştirilerek bir kaç yıl kullanıldı.
[17] İlhan Savaşkan (Özyaman), Feride Hanımla, 1919 yılı Kasım ayında evlenen Halit Bey’in 22 Haziran 1924 yılında doğan ikinci kızı İlhan, Reddi İlhak İlkokulu öğrencisiyken, Alsancak Gazi İlkokulunun kurulmasıyla, okulun ilk öğrencilerinden olmuş, sonra İzmir Kız Lisesi sonra da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünü bitirdikten sonra İzmir’e geri dönmüş ve o sırlarda yüzbaşı olan Nezih Savaşkan’la tanışır ve evlenir; 5 Ekim 2018’de İzmir’de öldü. İlhan Hanım, bizi büyütürken bir yandan da, sırasıyla, İçel Koleji, Ege Koleji, Erdem Koleji, Namık Kemal Lisesi, Çamlaraltı Koleji, Amerikan Kız Lisesi’nde öğretmenlik, müdür yardımcılığı, eğitim şefliği, rehberlik yaptı.
[18] Can Yücel, Can Yücel (21 Ağustos 1926, İstanbul – 12 Ağustos 1999, İzmir), modern Türk şair ve çevirmendir. Kullandığı kaba ama samimi dil ve bariton sesiyle okuduğu şiirlerle Türk Edebiyatı’nda farklı bir tarz yaratmıştır. 7 yıl süreyle Millî Eğitim Bakanlığı yapan Hasan Âli Yücel’in oğludur.
[19] Gazoz Tasarım, 90ların ortasında, kendi gibi sanatçı ve tasarımcı Burçin Bicioğlu ile beraber kurduğu tasarım ajansı.
[20] 17 Ağustos 1999, Marmara Depremi
[21] 19 Şubat 2001’deki MGK toplantısında yaşanan gerginlik, hükümetin çökmesi ve ardından gelen iflaslar.
[22] Leonard Cohen’in Anthem’de dediği gibi: “Forget your perfect offering / There is a crack, a crack in everything / That’s how the light gets in”
[23] Games (ISSN 0199-9788) oyun ve bilmecelere adanmış bir dergi. 2014’e kadar Kappa Publishing Group’un bir bölümü olan Games Publications tarafından yayınlanıyordu.
[24] Pinball: Üzeri cam kaplı bir kutu olan masa şeklinde oyun. Kullanıcı, sağ ve sol elleriyle masanın iki tarafını tuttuğunda, parmaklarıyla iki düğmeyi kontrol eder. Oyun, yaylı bir mekanizmayla, çelik bir topun oyunun göbeğine fırlatılmasıyla başlar ve sağ/sol düğmelere basarak topun yolunu yönlendirmeye çalışılır. Topun her bir yere çarpışı ve makinanın her hareketiyle ışıklar yanar ve sesler çıkar. Çocukluğumda, oyun makinalarından oluşan eğlence yerlerinde olurdu. Heyecanlı anlarda, gaza gelen oyuncu makinayı itip kakarsa, oyun masasının üzerinde Tilt! yazısı çıkar ve oyunu durdururdu. Bu nedenle Türkiye’de yaygın olarak oyuna Tilt denirdi.
[25] THE PINBALL MANIFESTO : Every poem should be like / A game of pinball. / Lights should flash, / Bells should ring, / Numbers should spin, / And in the back of the readers’ minds / They should always be hoping / For that free game — Allan Kornblum
[26] Allan Mark Kornblum (Şubat 16, 1949 – Kasım 23, 2014) Coffee House Press(Kar amacı gütmeyen bağımsız yayınevi)’nin kurucusu, şair ve Gerçekçi Şiir Hareketi’nin önemli bir üyesi.
[27] Azadeh Ramezani Tabrizi (Tahran, 1977); Sanatçı, Tahran Azad Üniversitesinde Güzel Sanatlar eğitimi aldı; yaklaşık 20 yıldır Türkiye’de yaşıyor.
[28] Kültür İçin Alan: Hollanda, İsveç, Fransız Kültür, Goethe Enstitüsü, Anadolu Kültür ve İKSV tarafından oluşturulmuş, kültür insiyatiflerine destek veren bir oluşum.
[29] Bahar Eriş Soyoğuz- Sanat yöneticisi, girişimci ve küratör Bahar Eriş Soyoğuz tarafından ilk olarak 2019 yılında sanat yönetimi hizmeti veren bir oluşum olarak kurulan BE Contemporary, 2020 yılında Urla’da köklenerek yerleşik bir çağdaş sanat galerisine dönüşmüştür.
Yüzyıllık Yankılar: İspanyol Gribi Ve COVID-19 Arasında Tarihsel Bir Köprü

