Site icon Kitaptan Sanattan

Timur Savcı: ‘Yapımcılık sadece parayla ilgili bir şey değil’

Timur Savcı

Timur Savcı:
‘Yapımcılık sadece parayla ilgili bir şey değil’

Çok izlenen dizilerin, filmlerin yapımcısı Timur Savcı ile sıfırdan başlayışını, hiçbir şeyin onu durduramayışını konuştuk.

Muhteşem Yüzyıl, Bir Zamanlar Çukurova, Maraşlı, Teşkilat, Yarım Kalan Aşklar, Suskunlar, Söz, Muhteşem Yüzyıl Kösem, Mazi Kalbimde Yaradır, Çalıkuşu, Gülperi, Melekler Korusun, Es Es, Kavak Yelleri, Kampusistan dizilerinde onun adı var.

Bu röportajı yapabilmek için bir süre bekledim, Timur Bey’in yoğunluğundan dolayı. E şu an yayınlanan beş çok izlenen projenin başındaki bando şefinin yoğunluğu kaçınılmaz haliyle. Oysa hemşehri olduğumuz için röportaj teklifimi yaptığımda hemen gerçekleştirebileceğimizi sanıyordum. Ülkemizdeki ve uluslararası başarılarıyla gurur duyup bağrımıza bastık ama yoğunluk, hemşehrilik filan tanımıyor görüldüğü gibi. 🙂

Sabrettim ve…

Şaka bir yana beklediğime değdi. Samimi ve keyifli bir sohbet oldu. Okurken kah gülümseyeceksiniz, kah ‘Vayyyy beeee!’ diyeceksiniz.

Anlattıklarından sonra ‘Hayatı mutlaka film yapılmalı’ diyorum.

Neden derseniz; bildiğimiz başarılarından başka; sıfırdan başlayıp yapımcılık hedefine yürürken nelerle karşılaştığını, engellerin – zorlukların onu yıldırmadığını, vazgeçmediğini ve başarıya ulaşmasının insanları, hedefi olanları özellikle gençleri motive etmesi için.

Söyleşi: MELİKE BİRGÖLGE

Çok yoğun bir dönemdeyiz. Açıkçası pandemi sürecinin başlarında böyle bir yoğunluk beklemiyorduk. Ancak gördük ki içeriğe olan ihtiyaç daha da arttı. Müthiş bir dizi ve film tüketimi var. Platform ve kanalların ciddi içerik ihtiyaçları var. Bu yüzden tam kapasite ve konsantrasyonla çalışıyoruz. Anlayacağınız bu aralar adrenalin ve stres düzeyimiz yüksek. (Gülümsüyor) Ama biz işimizi çok sevdiğimiz için bundan zevk almadığımızı söyleyemeyeceğim. Ortaklarım ve ekibimizle elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyoruz. Önümüzdeki seneler için büyük hayaller kurmayı da ihmal etmiyoruz. Yani bu işe ilk başladığım günde de olduğu gibi bugün de heyecanım tam gaz devam ediyor.

“ALDIĞIMIZ ÖDÜLÜN TADINI ÇIKARAMADIK!”

Öyle yoğun bir tempo ve rekabet var ki ödül aldıktan sonra kafamızı kaldırıp bunun tadını çıkaracak bir vakit ve psikoloji bırakmıyor. Tabii ki bu değerli kurumların, bizi bu ödüllere layık görmeleri çok çok onurlandırıcı. Fakat hadi bunun da tadını çıkarıp kutladınız mı derseniz kutlayamadık.

 “ÖDÜLLER, İNSANI ARKASINDAN KOVALIYOR!”

Önümüzde yapmamız gereken o kadar çok şey vardı ki… Belki ilerde geriye bakıp “Bu ödülleri de almışız ve ne güzel olmuş” diye daha çok keyfini çıkarırız. Ayrıca bu ödüller insana başka bir sorumluluk daha yüklüyor. Tamam bunu yaptık, bir ödül aldık ama bundan sonra daha iyisini nasıl yaparız, nasıl üstüne çıkarız diye insanı arkasından kovalamıyor da değil.

“VAHİDE HANIM’LA YENİ BİR PROJE ÜZERİNDE ÇALIŞIYORUZ!”

Açıkçası bunun bir kaç sebebi var. Bu iş için Vahide Hanım’la ilk konuştuğumuz zaman oynayacağı karakteri iki sezon olarak öngörmüştük. O da hayatını ona göre planlamıştı. Kendisinin kişisel sebeplerinden dolayı böyle bir sınır koymak istemişti. Sağ olsun bizimle birlikte iki sezondan fazla bir yolculuk yaptı. Şahane bir iş çıkarttığı için kendisine müteşekkiriz. Karaktere verdiği hayat ve projeye verdiği güç inkar edilemez derecede büyüktü. Fakat nihayetinde ‘Hünkar Yaman’ karakterinin yolculuğunun sonuna gelmiştik. Ama şunu söyleyebilirim; Vahide Hanım’la yeni bir proje üzerinde çalışıyoruz.

Covid dışında, içeriğe bağlı oluyor tabii. Hikayeye verilen yön seyirci tarafından kabul her zaman görmeyebiliyor. Yani temelde işin ana hikayesi ve nasıl realize edildiği ile ilgili sanırım.

“DEĞİŞMEYEN TEK ŞEY, İÇERİĞE OLAN İHTİYAÇ!”

Salgın ile birlikte tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de dizi ve sinema sektörü zorlu bir süreç yaşadı. Biz bu süreci özellikle yazarlarımız ve kreatif ekiplerimiz ile çok verimli kullanmaya gayret gösterdik. Arka planda pişirdiğimiz ulusal kanallara ve dijital platformlara yeni içeriklerimizi bu dönemde hazırladık. Bizim sektörümüzde üretim her zaman devam edecek, etmeli. Her daim önemli olan ekranda izlenebilir kaliteli içerikler üretmek, biz TIMS&B ve TAFF olarak gerekli önlemleri almaya hassasiyet göstererek pandemi sürecinde de içeriğin peşinde olduk. Zamanın ruhu çok hızlı değişiyor. Her ne şartta olursa olsun bu değişime ayak uydurmak zorundayız. Değişmeyen tek bir şey var ki o da içeriğe olan ihtiyaç. Bu süreçte de yeni projeler geliştirmeye devam ettik ve edeceğiz.

“MUHTEŞEM YÜZYIL’IN DÜNYADA KABUL GÖRMESİNİN SEBEBİ, OTANTİK BİR TARAFININ OLMASI!”

‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisi hepimiz için özel bir işti. Aynı zamanda Türkiye dizi endüstrisi için de bir mihenk taşı oldu. Ne mutlu ki bunu yapmak bize kısmet oldu. Muhteşem Yüzyıl’ın başarılı olmasının sebepleri çok fazla. Kabaca toparlamam gerekirse; ilk olarak gerçekten birinci sınıf bir takım tarafından hayata geçirildi. Oyuncusundan yönetmenine, yazarından ışıkçısına, müzisyenine, prodüksiyon ekibine kadar her türlü aşamasında gerçekten birinci sınıf insanları bir araya getirdim. Biz bunu tabii ki özenle planlayarak yaptık. Hikayemiz ve kurduğumuz dünya evrenseldi. Muhteşem Yüzyıl’da uluslararası başarı potansiyeli kağıt üstündeyken bile vardı. Dünyada bu kadar kabul görmesinin en büyük sebebi bence otantik bir tarafının olması. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu’nun en muhteşem padişahını anlatıyor olması ve onu bütün dünyanın tanıyor olmasıyla birlikte tarihte de büyük bir yerinin olması diyebiliriz. Ve tabii ki işin stilize bir dünya haline getirilmesi. Ki bu Türkiye’de ilk kez yapılarak sektöre de inovatif bir bakış açısı sağladı. Bizden sonra tüm diziler bizden bir şeyleri ya ilham aldılar ya da kopyaladılar. Yenilikçi, cesur ama aynı zamanda bir o kadar sade bir işti, ben buna bağlıyorum.

Açıkçası bir işin kağıt üstünde tutup tutmayacağı ile ilgili daha önceden kabaca bir fikrim oluyor. Ama her zaman da bunun yüzde yüz bir matematiği var diyemem. Çünkü başarı bir sürü etkene bağlı. Zamanlaması, aynı gün kaç diziyle ve hangi tür diziyle rekabet ettiği, aynı zamanda içeriğin özgün olup olmaması ya da içerik çok güzelken doğru realize edilememesi vs. bunların hepsi bir etken. Ama proje çekildikten sonra ilk izlediğim bir kaç sahne sonrası işin tutup tutmayacağı ile ilgili şiddetli bir fikrim oluyor.

E şıkkı, hepsi diyorum. (Gülmeler…) Her işin kendine özgün bir ruhu, bir kimliği oluyor. Bazı işlerde, seyirci kendisini karakterle çok özdeşleştirdiği için izliyor, bazı işler tamamen bir ütopya ya da tamamen kişilerin kendi hayatında karşılaşmadığı yeni bir deneyimi sundukları için seyircisini yakalıyor. Bazen de geçmişe duydukları merak ve otantik dünyadan hoşlandıkları için dönem dizilerini izliyor.

“DİZİDE KONSANTRASYONU SÜREKLİ TUTMAK İÇİN DAHA NET ÇİZGİLER BELİRLEMEK GEREK!”

Aslında böyle bir tespiti ulusal kanallar için yapabiliriz. Fakat daha alternatif mecralardaki işlere baktığımızda sadece o sert işlerin çalışmadığını görüyoruz. Örneğin son dönemde Netflix’te giren daha hafif, tüketilmesi kolay, çok ciddi meselelerinin olmadığı dizilerin de çok izlendiğini görüyoruz. Örneğin Netflix’teki ‘Emmily in Paris’ ve ‘Bridgerton’ gibi dizileri düşünürsek çok da ağır, sert hikayeler değil ama ciddi bir izlenme oranını yakalıyorlar. Bunun yanında Türkiye’deki ulusal televizyon kanallarında yayınlanan dizilerde daha sert, entrikalı ve büyük çatışmaları olan diziler daha çok rating alıyor. Çünkü televizyon izlerken başka şeylerle de ilgileniyorsunuz. Sadece televizyona odaklanmıyorsunuz. Evin içinde hep bir hareket oluyor, sinema gibi konsantre bir ortam değil ya da dijital işler gibi kısa süreli işler değil. Televizyonda seyircinin dikkatini çekmek ve dizide konsantrasyonunu sürekli tutmak için daha net çizgiler belirlemek gerekiyor.

“DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLAR, ORGANİK BİR DURUM ASLINDA!”

Ben yirmi seneden fazladır bu sektördeyim, daha bunun tam bir cevabını verebilecek durumda hissetmiyorum kendimi. (Gülümsüyor) Yani organik bir durum aslında. Bu dünya bu sektör sürekli değişkenlik, bir gelişme ve ilerleme gösteriyor. Gerçekten projeler de aynen bir insanın doğup büyüyüp yaşaması ve sonrasında ölmesi gibi. Ve hayatın, dünyanın, tüketim şeklinin değişmesi gibi bizim sektör de sürekli bir yön değiştiriyor. O yüzden buna verebileceğim cevap bu.

“SENARYO, ROMAN GİBİ! BİR ROMANI OKUYAN HERKES, O DÜNYAYI FARKLI ŞEKİLDE CANLANDIRIR!”

Bir kere cast ve senaryonun dışında; doğal olarak işin ilk sırada rejisi önemli ama en en başında bir iş meydana getirilirken üslubuna karar verilmesi gerekir. Yani bir senaryoyu roman gibi düşünün, bir romanı 20 kişiye okutun, herkes farklı şekilde gözünde dünyayı canlandırır. Bu bir ekip işi olduğu için en önemli tarafı üslubunun, ruhunun, kimliğinin ekipçe doğru ortak noktada buluşturulmasıdır. Tabii ki rejisi, sanat tasarımı ve müzikleri çok önemli.

Ergün Demir: ‘Cümleleri ezberlemek oyunculuk değil’

“İNANDIRICILIK DEYİNCE, İLLA Kİ YAŞAMIMIZDAKİ GERÇEKLERLE UYUŞMASI GEREKMİYOR!”

Ben en çok samimiyetine, inandırıcılığına dikkat ederim. Yani inandırıcılık deyince de yanlış anlaşılmasın; illa ki yaşamımızdaki gerçeklerle uyuşması gerekmiyor, sinema gerçekliğinden, dizinin kendi içerisindeki samimiyetinden bahsediyorum. Bence en önemli nokta bu, isterse fantastik iş olsun ama kendi dünyasına inandırması gerekiyor.

“MÜDAHALE ETMİŞ OLMAK İÇİN MÜDAHALE ETMEM. BÜYÜK RESME BAKARIM!”

Açıkçası ben işin yüzde yüz içerisindeyim. Yapımcı olarak ekibin lideriyim. Ama sırf müdahale etmiş olmak için de müdahale etmem. Ben büyük resme bakarım. Özellikle kreatif insanlarla doğru çalışma yöntemi onlara özgürlük vererek olur diye düşünüyorum. Ama bu özgürlüğün çerçevesini çizmek, alanını belirlemek önemli. İşte bu çerçeve çizilirken ben dahil oluyorum. Sonrasında gidişata göre temel unsurları korumak için gerçekten çok çalışıyorum

Tabii ki sıfırdan, özgün bir projeyi dizayn etmek ve yayına sürmek daha riskli. Çünkü özgün proje daha önce denenmemiştir. Ancak bu daha zevkli bir uğraş; biz genellikle özgün projeler üretmeyi tercih ediyoruz. Yurt dışından format almıyoruz, tam aksine kendi ürettiğimiz projeleri yurtdışına gönderiyoruz ve format satıyoruz. Bununla da gurur duyuyoruz.

“DUYGULARIMA, İÇGÜDÜLERİME GÖRE HAREKET EDERİM!”

İç duygularıma, içgüdülerime göre hareket edişim ve adalet duygum derim.

“EYLÜL-EKİM’DEN SONRA BÜTÜN FALLAR FALLANMIŞ OLUYOR!”

Her sezon gerçekten çok dişli geçiyor bizim sektörde. Hatta her yeni sezon daha da bir dişli geçecekmiş gibi bir psikoloji yaratıyor. (Gülümsüyor) Fakat Eylül-Ekim aylarını geçirdikten sonra bütün fallar fallanmış oluyor. Yani yayına başlayan dizilerimizin neticesini almış oluyoruz. Aralık ayına geldiğimizde yeni sezonun, taa bir sonraki Eylül’ün telaşına düşmüş oluyoruz bile.

Bence disiplinli olması, işine ve ekip arkadaşlarına saygılı olması, uyumluluk. Özel hayatında mutlu olmasını çok arzu ederim. (Gülümsüyor)

Sanıyorum amatörlerin dışındaki Türk oyuncuların tamamına yakınıyla çalıştım. Burada isim verirsem garip bir durum oluyor. Çünkü sevdiğim ve çalışmayı arzuladığım birden fazla oyuncu var, hepsi de birbirinden değerli. Ama mutlaka tanımadığım, bilmediğim çok değerlileri de vardır. O yüzden bu soruya cevap vermek çok zor.

Tabi böyle bir anda, ansızın yapılan finaller herkes için çok tatsız oluyor. En başta dizinin seyircisi, ekibi, yayıncısı ve yapımcısı için… Fakat bazen ne kadar emek verirseniz verin, istediğiniz kadar yatırım yapın bazı işlerin mayası tutmayabiliyor. Bazen çok net bir sebep de tespit edemiyoruz. Şeref Sözü de öyle işlerden biri oldu. Fakat biz yolumuza tam gaz devam ediyoruz. Çok şükür ki diğer projelerimiz başarıyla devam ediyor. Başarı ortalaması en yüksek şirketlerden biriyiz. Projelerimiz iyi ve uzun ömürlü oluyor.

Bence sadece bizim sektörümüz için geçerli bir kaide değil bu. Ülkemizde bu zorluklara rağmen bir sürü insan kendi mesleklerinde, bireysel girişimlerle müthiş işlere imza atıyor. Durumu, bizim endüstri açısından irdelemek gerekirse; bir standartının olmaması, medya sektörünün bir değişim içerisinde olması, dijital platformlara bir yöneliş olması, bunun ana ulusal kanallardan ve onların pazar paylarından bir şeyler eksiltmesi ama aynı zamanda da endüstrileşme açısından işin prensiplerinin henüz oturmamış olması sorunlarımızın kaynağını oluşturuyor. Özel televizyonculukta kurallar tam oturuyor derken de yeni bir dünya karşımıza çıkıyor. İnternet ve mobil tabanlı platformlar, IP TV, VOD vs. Medyanın entertainment tarafı için söylüyorum. Yine büyük bir değişim söz konusu. O yüzden de bu değişen ortama sürekli ayak uydurmak ve yeni yollar bulmak zorunda kalıyoruz. Bunun sebebi bu bence.

“ZORLUKLARIN BENİ YILDIRMAMASI, BENİ DURDURAMAMASI İLE İLGİLİ DUYGUYA FOKUS OLURDUM!”

Özellikle gençlere ve umutsuzlara ilham olsun diye; benim sıfırdan başladığımı ve müthiş bir hayalci olduğumu, hayallerimin peşinden koşma cesaretini gösterdiğimi anlatmak isterdim. Ve zorlukların beni yıldırmaması, engellerin beni durduramaması ile ilgili duyguya fokus olurdum. Her şeye rağmen hayalinizin peşinden koştuğunuzda, bazen çok üzüldüğünüz anların bile, aslında ileride ne kadar iyi ve hayırlı şeylere sebep olduğunu da görmek isterdim.

Hedef belirlemek yani hayal kurmak, çalışmaya başlamak, cesur olmak ve bir de en önemlisi şanslı olmak. (Gülümsüyor)

“DİJİTAL PLATFORMLAR YENİLİKÇİ OLSA DA, ULUSAL TELEVİZYON KANALLARINA YAPTIKLARIMIZ DAHA ÖNEMLİ VE DEĞERLİ!”

Bence mesleki tatmin açısından artıları var. Dijital platformlara yaptığımız dizilerde daha yenilikçi senaryolar ortaya koyabiliyoruz. Dizi sürelerinin makul olması da tabii şahane diyebiliriz. Yani öyle iki saati bulan süreler olmadığı için, içerik kalitesi açısından daha tatmin edici oluyor. Fakat ticari açıdan kesinlikle halen ulusal televizyon kanallarına yaptığımız diziler bizim için daha önemli ve değerli.

“YAZARLAR, BAZEN DE DİZİYİ ÇEKEN ARKADAŞLARIMIZ OTOSANSÜR PSİKOLOJİSİNDE!”

Dizi sektörü için bunu cevaplamam gerekirse bence sürelerin çok uzun olması en büyük sorunlardan biri. Ama bu çok kolay çözülebilecek bir sorun değil onu da biliyorum. Hem ekonomik hem de alışkanlıklarla ilgili bir takım ciddi nedenlerden dolayı kanallar bu duruma geldi. Sürelerin dışında ortaya çıkan sorunlar ise, geçmişte yaşanan bazı ayarı kaçan regülasyonlar ve cezalardan ötürü, özellikle yazarların, bazen de diziyi çeken arkadaşlarımızın otosansür psikolojisinde olmaları, teknoloji bu kadar gelişmişken hâlâ çok az sayıda örneklemeyle yapılan reyting ölçüm sistemini de unutmamak lazım. Sinemaların sorunları bambaşka boyutta tabii. Maalesef sinema film üretimi pandemiden ötürü neredeyse durmuş durumda.

“SUYA YAZI YAZMAMIŞIM!”

Açıkçası arkama baktığımda, geçmişte yaptığımız işler hâlâ izleniyor ve konuşuluyor olduğu için kıvançlıyım. Demek ki o kadar da suya yazı yazmamışız diyorum ve şükrediyorum. Ben her zaman umutluydum ve hâlâ da umutluyum. Yani bizim için hikayenin özü değişmeyecek. Biz content yani içerik üreticisiyiz. Her zaman hikaye anlatma aşkıyla dolu insanlarız. Yayın mecraları değişse de film ve dizi çekmeye devam edeceğiz. Hep yaptığımız gibi…

 (Şaşırıyor)

(Bu kez gülümsüyor.) Aaahhh evet… Üniversiteyi kazanmadan önce bir kere daha gelmiştim İstanbul’a. İlk görüşte aşk vardır ya, İstanbul da benim için öyle.

“İLKOKULDAYKEN TIR ŞÖFÖRÜ OLMAK İSTİYORDUM!”

Siz de Adanalısınız, ah ne güzel. (Gülümsüyor) Adana’yı çok seviyorum. Orada büyümüş olmamın mesleki hayatıma çok çok katkısı oldu. İlkokuldayken tır şöförü olmak istiyordum. (Gülüyor)

Sahiden de. (Kahkahalar)

“HAVALI GÖRÜNÜYOR DİYE İLK TERCİHLERE HUKUK YAZMIŞTIM!”

Lise yıllarıma geldiğimde tam olarak ne olmak istediğimi bilmiyordum. Malum, bizim eğitim sistemimizde de doğru bir yönlendirme pek yok. Türkçe-Matematik’çiydim, sosyalciydim; Fen okumayınca da yazabileceğim bölümler kısıtlıydı. İnsan öyle olunca da ne yazabilirim diye düşünüyor. Havalı görünüyor diye ilk tercihlere hukuk fakültesi yazmıştım. Yani çok da farkında olarak üniversite tercihi yapmadım, sonra zaten hukuk fakültesindeki eğitimimi tamamlayamadım.

“DÜĞÜNLERDEN EPEY PARA KAZANDIM!”

Aynen… Üniversitede ilk birkaç sene teyzemlerde kaldım. Geçinmek için garsonluk gibi işlerde çalıştım. Her genç gibi bir hayatım vardı.

Çalıştığım yerlerden birinde müziği çok sevdiğimi hissettim. DJ’le arkadaş oldum. Kafeden ayrılıp sabaha karşı kapanan yerlerde DJ’lik yapmaya başladım. Hatta bir dönem düğünlerden epey para kazandım.

Okula gerektiği kadar gidiyordum. Hayatımdaki dönüm noktalarından birini o kafede yaşadım. Hatta Meral’le (Okay) orada tanıştık.

“OKULU BIRAKIP VİYANA’YA GİDECEKTİM!”

Yok. O zaman daha bu işlerle pek alakam yoktu. Hukuk fakültesinde okumaktan da mutlu değildim. Bir gün sanat yönetmeni olan kuzenimin çekimine gittim. Platoda bir deterjan reklamı çekiyorlardı. Gecenin bir yarısı kriz çıktı. Kumaş boyası bulunması gerekiyor. “Bana araba verirseniz hallederim” dedim. Edip İplik diye bir fabrika varmış o taraflarda. Kapısına dayanıp gece bekçisine çok rica edip tekstil mühendisini buldum ve prodüksiyon çok başarılı geçti. Sonra, “Bizimle çalışır mısın?” dediler. DJ’lik yaptığım yerde Sony Music’ten burs teklifi aldım. Okulu bırakıp Viyana’ya gidecektim ama ailede kıyamet koptu. Gidemedim tabii. Şimdi iyi ki kalıp çalışmaya devam etmişim diye düşünüyorum.

“İKİNCİ BAHAR DİZİSİNDE ÇALIŞMAYI MECBUREN KABUL ETTİM!”

Bir kriz dönemi sonrası reklam sektörü durunca Türkan Şoray ve Şener Şen’in başrollerini paylaştığı İkinci Bahar dizisinde prodüksiyon amirliğini teklif ettiler. Zor bir dönemdeydim, mecburen kabul ettim.

Birkaç arkadaşımla ortak reklam prodüksiyon şirketi kurmaya karar verdik. Biz daha çok, iş gücümüzü koyduk. Bir sene işimiz yaver gitti. Dolarla ödemek zorunda olduğumuz bir iş sonrasında sıkıntılar yaşamaya başladık. Meşhur anayasa krizinin ertesi günü dolar fırlayınca mahvolduk. Şirkete hırsız girince iyice moralimiz bozuldu. Şirketi kapattık.

Televizyon sektöründe kimseyi tanımıyordum. Artık reklamda da çalışamazdım. 5-6 ay depresyon dönemi yaşadım. Bu dönemin ardından, aynı gün hem ANS’den hem de bir de sinema filmi için Uğur Yücel’in ekibinden aradılar. Görüşmeye gittim, para da fena değildi. Ama bir hafta sonra kovuldum. Hayatımın en kötü günüydü. ANS’deki işe de “Hayır” demiştim. Çok üzüldüm

“ABDULLAH OĞUZ’LA KARŞILAŞINCA HÂLÂ ‘PATRON’ DERİM!”

Sonra ANS’den tekrar aradılar. Nihayetinde Asmalı Konak gibi bir işin yapım koordinatörü oldum. Televizyon piyasası beni Asmalı Konak’la tanıdı. O yüzden Abdullah Oğuz’la karşılaşınca hâlâ ‘Patron’ derim. Üstümde emeği olduğuna inandığım birkaç adamdan biridir.

Aynen… ‘Haziran Gecesi’ dizisi bittikten TİMS Productions’ı kurdum. Çok komik, param yokken ilk sinema işim İlk Aşk filmi.

Evet… Beş kuruş parasız giriştim bu işe. Şansım yaver gitti. Ama zararına tabii ki. Arkadaşlarımdan, ailemden kredi aldım.

Başka şansım yoktu.

900 bin dolar civarında. Arkadaşlarımdan çıkardığım para 300 bin liraydı.

Verdiğim sözü tutarım. Kimse ikinci kez ‘Ne zaman ödeyeceksin’ diye sormadı bana.

Evet. İlk Aşk’la Adana Altın Koza Film Festivali’nde 5 dalda ödül aldık. Tam hatırlamıyorum ama 250 bin lira gibi de para aldık. Sağır Oda programını yapıyorduk, Kavak Yelleri dizisine başlamıştık.

Keşke dediğiniz gibi olsaydı. Tam ‘Kavak Yelleri’ dizisi 14-15. bölümlerde, umutlarım oturmuş, bir gün ‘Askere gitmek zorundasın’ kâğıdı geldi. Aynı zamanda askeri bir dava açılmış. Bu koşuşturmada iki kere daha askere çağrıldım ama birliğime teslim olmadım. Daha önce 8 kere üniversiteyi kazanıp ertelemiştim askerliği. İlkinde önemli bir şey oldu gitmedim, gerçekten çok önemli bir şeydi. İkincisinde karımın hamile olduğunu öğrendim, yine gitmedim. Daha sonra avukatım teslim olmazsam tutuklanacağımı söyledi. Hayatım karardı. Hiç hesapta yokken pazartesi askere gitmem gerekiyor. Bu arada kimseye de söylememişim.

“HER ŞEYİN BEDELİ VAR!”

Evet… Arkadaşlarımı organize ettim ve gittim.

Aynen, 15 ay… Her şeyin bedeli var.

Çarşı izinleri benim için değerliydi tabii. Hatta çarşıda bir de ofis yapmıştım. Full, her şeyin en hızlısı. İnternet, playstation’dan tutun, filmler vs… Tam bir ofis ortamı…

Aynen öyle. Tabii bir takım bahanelerle “Ah bugün ayağım ağrıyor” deyip hastane iznine çıkmalar falan… (Gülmeler)

Olmaz mı? Çok stratejik izinler kullandım. İstanbul’a geldiğimde tüm toplantılarımı hallediyordum, projeleri konuşuyordum. Senaryolarımı falan askerde okuyordum. Bir de hayatımda hiç bu kadar kitap okumadım. Asında fırsat olmuyor. Gerçekten olmuyordu. Fakat askerde inanılmaz sayıda kitap okudum.

“ASKERLİĞİ ERTELEMEK İÇİN 8 ÜNİVERSİTE KAZANDIM!”

Hayat gailesi içerisindeyken ve iş hayatında mesleki kariyerim için çalışırken, yeni şirket kurmuşken, askerliği ertelemek için defalarca kez üniversite sınavına girdim. Çünkü hukuk fakültesini terk ettikten sonra bir şekilde tecil ettirmem gerekiyordu. Askere gitmemek için değil ama ertelemek için 8 kere üniversite sınavına girdim. Kazandığım okula kayıt yaptırıyor ama okula gitmiyordum. Sınıfta kalacağım için de yeniden üniversite seçme sınavına giriyordum. Sonunda erteledim, erteledim ama günü geldiğinde de yaptık görevimizi.

 “İŞİNİZİ ÇOK İYİ YAPTIĞINIZDA EVREN SİZİ GÖRÜYOR!”

İlk başlangıç noktama gelirsek tabii ki yapımcı olabileceğimi hiç aklıma getiremiyordum. Gerçekten çalışmak ve geçinmek zorunda olan, daha doğrusu günü kurtarmaya çalışan gariban bir öğrenciydim. Sette asistanken yapımcı olmaya değil işimi çok iyi yapmaya odaklıydım. Yani hep adım adım ilerledim. Benim en önemli özelliğim ne iş yaparsam yapayım o kadar iyi yapmaya çalışırım ki; hani ben bugün yerleri süpürseydim yine büyük bir titizlikle en iyisini yapmaya çalışırdım. Ve insan hangi işi yaparsa yapsın, işini çok iyi yaptığında başarıyı ve mesleki mutluluğu yakalıyor. Mutlaka sizi birisi farkediyor, en kötü evren sizi görüyor.

“MERAL OKAY’IN EKSİKLİĞİ HÂLÂ DERİN BİR YARADIR BENDE!”

Meral Abla’dan çok şey öğrendim. Onu çok özlüyorum. İsmi geçtiğinde bile bir acayip oluyorum. Meral Hanım’dan ‘Bir insanın kalbine nasıl dokunulur’u öğrendim. Edebiyatla ilgili, hayatla ilgili çok şey öğrendim. Ama hayatta her şey, tüm dostluklar karşılıklı bir alışverişe dayanıyor. Tahminimce o da bendeki bazı tatlı şeyler gözlemlemiştir. Yapımcılık tecrübemle ilgili ise, Meral Hanım yapımcı olmadığı için ondan daha çok işin içerik tarafında bana yaptığı ablalık ve verdiği güven duygusu bana tarifsiz bir güç verdi. Tabii ki mesleğimde çok çok önemli bir yeri var. Bu arada yapımcılıkta bir sürü ustalarım oldu. O kadar çok yerde çıraklık ve kalfalık dönemi geçirdim ki, kişi ve şirket isimlerini saymakla bitmez, hepsinin faydası oldu. Ama Meral Abla hayatımda benim için büyük şans dönüm noktasıdır. Bizim sadece iş hayatında değil, özel hayatta bambaşka bir yolculuğumuz oldu. Eksikliği hâlâ derin bir yaradır bende.

Reha Özcan : “Gölge kahramanlar beni heyecanlandırır”

 “YAPIMCILIK SADECE PARAYLA İLGİLİ BİR ŞEY DEĞİL, HATTA HİÇ DEĞİL!”

Evet çok güzel bir soru bu. Yapımcılık sadece parayla ilgili olsaydı, herhalde daha fazla yapımcı olurdu. Sadece bir şey alıp satmak üzerine kurulu olan bir meslek değil bizimkisi. Yapımcılık sadece parayla ilgili bir şey değil, hatta hiç değil. Sadece parayla ilgili olan şey investor yani yatırımcı olmaktır. Bu yapımcılık demek değildir. Yapımcı bir projeyi gerçekleştirmeye karar vererek, o projeyi meydana getirmek için tüm şartları ve koşulları oluşturan kişidir. Filmi veya diziyi hayata geçirmek için her şeyi bir araya getirendir. Buna işin ekonomisini dizayn etmek de dahil tabii. Yapımcı dediğimiz kişi işin yazarına, yönetmenine, oyuncusuna, müzisyenine kısacası tüm ekibin oluşturulmasına ve projenin yayınlanacağı yere karar veren, organizasyonu yapan kişidir.

“ACILAR VE SORUNLAR YARIŞTIRILMAZ!”

Bugün geriye dönüp baktığımda başarılı bir çizgi görünüyor ama bunun bir bedeli varmış. Çok çok stresli bir hayat yaşadım. Bundan şikayetçi değilim. Cefası olmadan sefası olmuyor hiçbir şeyin. Yaptığım projeler, seneler önce yaptıklarım bile halen dünyada izleniyor. Bu beni çok mutlu ediyor. Ne şahane ki yaptığım şeyler çöpe gitmedi. Yıllar bana çok şey öğretmiş. En önemlisi her şey insanlar için ve asla kimseyi yargılama. Çünkü acılar ve sorunlar yarıştırılmaz. Her zorluğun her insana has bir tarafı oluyor.

“BURAK, BİR ORTAKTAN ÇOK, KARDEŞİM GİBİ!”

Şu ana kadar bir dezavantajını görmedim açıkçası, gayet iyi gidiyor. (Gülüyor) Tahtaya vurayım 3 kere… Burak’ta gördüğüm en önemli şey, çok acayip bir heyecanı var. Yani benim bu işe ilk başladığım günlerdeki gibi bir heyecanının olması çok güzel. Çünkü insan bir şeye alıştıkça, yürüdükçe ve yaşı büyüdükçe o çocuksu heyecanından birazcık kaybetmeye başlıyor. O yüzden bana harika bir enerji oldu. Çok güzel bir güç birliği oldu. Aramızda zaten çok ciddi bir iş paylaşımı da var. Özellikle operasyonun başında şu an Burak var. Onu bir ortaktan çok kardeşim gibi görüyorum. Hayatımdan gayet memnunum.

Açıkçası öyle bir tempodayım ki başka işleri uzun uzadıya izleme şansım pek olmuyor. Başlayan işlerin fragmanlarına ya da bölümlerine mutlaka bir göz atıyorum. Sadece işin türü ve nasıl bir proje olduğu hakkında kanaat getirmek için izliyorum. O yüzden şu anda buradaki televizyon kanallarında yayında olan rakiplerimden herhangi bir diziyi izlemiyorum. Birkaç tane kişisel beğenime dayalı; tarihi, komplo aksiyon, biyografi vs. türünde mini serileri izliyorum.

Eskiden bu soruya cevap veriyor olsaydım iş dışı saatleri bırakın 24 saat boyunca, isterse başka bir ülkede olayım hep işle yaşıyordum. Şimdi hobilerime de vakit ayırmaya çalışıyorum. Ortaklarım sayesinde üzerimdeki iş yükünü hafifletebildim. İyi bir iş paylaşımımız var. Bu yüzden hobilerimle ilgilenebiliyorum. Özellikle denizde olmayı çok seviyorum, yelken yapmayı seviyorum. Okumayı çok özlediğim kitapları hatta çocukluğumda ve lise yıllarımda okuduğum klasikleri tekrar okuyorum mesela. Bunlar çok hoşuma gidiyor. Bu arada hiç bahsetmedik ama bir de sadece sinema filmi yaptığımız TAFF isimli şirketimizdeki ortağım Cemal Okan’la da şahane bir işbirliğimiz var. Ortaklarım derken kastettiğim budur. (Gülümsüyor)

“SIRADAKİ PROJEMİZ, ULUSLARARASI ARENADA BİR MİHENK TAŞI OLACAK!”

Şu anda üzerine çalıştığımız detay veremeyeceğim bir projemiz var. Gerçek anlamda tamamen uluslararası arenada bir mihenk taşı olabileceğini düşünüyorum. O projeye kafa patlatıyorum, yani hayalimdeki şey o. Biraz uzun soluklu bir yolculuk ama neden olmasın, yaptım, yine yaparım.

Söyleşi: MELİKE BİRGÖLGE

Bağışıklık Sisteminiz Kışa Hazır Mı?

Exit mobile version